Onunla Onu Yaşamak

Onunla Onu Yaşamak

Özüne ayna olan, Dosttur!..
Ancak ve sadece, gerçeğe erenler “ayna” olabilirler!.
(AH)

Nişan merasimleri mütevazı bir katılımla yapılıyordu. İkisinin de yüzünde güller açmıştı yüzükler takılırken… Sıra, hatıra fotoğrafı çektirmeye gelince çiftin yanına geçen davetliler biraz eğilmek zorunda kalıyordu… İkisi de tekerlekli sandalyedeydi çünkü!

Misafirler mutluluk dilerken, içlerinde o çözümsüz soruyu sakladıkları gözden kaçmıyordu: “Nasıl yürür bu evlilik?.. İkisi de tekerlekli sandalyede. Hani biri az daha sağlam olsa!..”

Birkaç ay sonra ayrıldığı işyerine geldi. Davetiyeleri verecekti. Çay içerlerken etrafındaki yakın mesai arkadaşlarına nasıl bir gelinlik hazırlattığını, neler planladığını, evlilikten ne beklediğini anlatıyordu heyecanla ve ışıldayan gözlerle… Dinleyen üç beş dost, onun samimi ümitlerini izlerken şuur altlarında yine o soru vardı: “Nasıl yürür bu iş, olmayacak şey!

Yakın arkadaşı gözlerine baktı uzun uzun. Kelimeler susmuş, kalpler konuşmaya başlamıştı. Gelin adayı sözü açtı: “Biliyorum, çoğunluk bu iş olmaz diye geçiriyor içinden. Ama ben de insanım, ben de gelinlik giyme hayali ile büyüdüm her genç kız gibi… Niçin çok görürler?… Biliyorum zor, biliyorum güç ama, kısa süreli de olsa, bunu yaşamak hakkım değil mi?..”

Bunu söylediği arkadaşı da herkesin sorusunu uzun uzadıya sormuş, hatta içinden az da kınamıştı onu. Ama bu sözlerle öyle bir sarsıldı ki, bir an onun yerine geçiverdi. Engelli bayan gelinlik giyemez miydi?.. Engelli, mutlu olmamalı mıydı?.. Her şey, acı- soğuk gerçek miydi?..

Bunları düşünürken çözüldü ve iki damla yaş süzüldü gözlerinden… Gelin adayı ile beraberce ağlaştılar. Onu sandalyesinden sürerek asansöre uğurlarken mutluluk diledi: “Kusura bakma, ben de kınadım seni, affet, çok mutlu olmanı dilerim”

Karşılıklı gülümsediler. İnsan, karşıdakinin yerine geçince çözemediği neleri okuyor, neleri kavrıyordu!

***
Belediye ekipleri gecenin bir yarısı sokakları geziyor, başıboş köpekler, işin kolaycılığına başvurularak zehirli iğne ile öldürülüyordu. Sabah mahalleli uyandığında köpeğin başında ağlayan bir hanım gördüler. Öylesine çırpınıyor öylesine yanıyordu ki; hıçkırıklarına engel olamıyordu. Çocuklar onunla üzülürken, geçip giden büyükler: “Bu kadarı da fazla, sanki evladı ölmüş, hıh !” diye mırıldanıyorlardı.

Hayvan sevgisi ruhuna uğramamış insan, onun acısını ne bilsindi?… Ne bilsindi, mahlukatı sevmenin hazzını tatmayan, köpeğin acısının aynıyla o hanımın yüreğine dokunduğunu!…

***
Varlıklı bir ailenin biricik kızı olarak çok iyi bir sosyal çevrede ve geniş imkânlarla büyümüştü. Kuralar çekildiğinde Doğunun ücra bir kasabasına öğretmen olarak atanmıştı. Uzun bir yolculuktan sonra köye ulaştı. Muhtarla tanışıp lojmana geçerken, çeşme başlarında, kahvede konuşulanlar aynıydı:

“Her gelen öyle oldu. Bu da okulla lojman arası gider gelir. Dönüp bizimle samimi olacak değil ya! Okumuş insan, o kiiiimmmm biz kimmmm!…”

Zaman, köylünün yanıldığını göstermekte gecikmedi. Mesai bitip de eve geldiğinde tayyörü çıkarıyor, makyajını temizleyip şalvar ve yemeni ile köy kadınları arasına karışıyordu. Onlara dil kırmıyor, onların dilince hitap ediyordu. Kısa sürede köylü ile kaynaştı.

Bir cumartesi sabahı komşunun kızı Elif, fırında yufka açtıklarını, katılırsa sevineceklerini söyledi. Hemen koştu. Yaşlı teyzeler takıldılar: “Muallim hanım, sen yufka açmayı da bilmezsindir!…”

“He yaaa, hiç açmadım, öğretin hadi” dedi.. Tevazuu öyle bir can kattı ki fırın önündekilere, hep birlikte ona yardımcı oldular… O artık onlardan biriydi…

Tayini çıkıp ayrılırken, bütün köy yoluna dizilmiş, ilçeye giden minibüs gözden kaybolana dek el sallamıştı yediden yetmişe herkes…

***
Olacak ya, köye gelen ebe hanıma tutulmuştu çoban Hasan… Görünürde imkânsız nice şeyi olduran aşk, onları nikâh masasına kadar taşıdı. Okuma yazma bilmeyen Hasan ve ebe hanım.

Karşılıklı beyanlar alındıktan sonra sıra imzalara gelmişti. Hasan az sonra parmak basacak, gelin imza atacaktı. Uzanan kalemi reddetti gelin. Istampayı istedi. Mürekkebe parmak batırıp gösterilen yere bastırdı. Az sonra Hasan parmak basarken göz göze geldiler.

Gelin hanım şimdiden onunla bir olduğunu, uçurum gibi görünenlerin sanal abartılar olduğunu hem sevdiğine hem de tüm davetlilere göstermişti…

***
Eşkıya başı ve adamları dağlık arazide bir merkebi yularından tutarak hırpalıyorlardı. Hayvanın ayakları, sırtı, boynu yara bere içinde kalmıştı. Acımasızca sopalanan hayvan, çaresizlik içinde kıvranırken oradan geçen bir derviş ve şeyhi, durumu izlemeye koyuldular.

Müdahale edeceklerdi ama adamlar kalabalık ve de zalimdi. Şeyh Efendi durduk yerde ağlamaya kıvranmaya başlamıştı. Hıçkırıklar yükselince eşkıyaların dikkatini çekti ve ona doğru geldiler:
- Hey babalık sana noluyor?.. Biz merkebi sopalıyoruz, sana noluyor heyyyy!..

Çeteden biri, reise heyecanla yaklaşıp:
- Ayaklarına bak ayaklarına bak, şalvarından kan sızıyor, dedi…

Reis iyice yaklaşıp şeyhin dizlerini sıyırınca dehşet bir manzara ile karşılaştı. Hayvanın bacakları nasıl kanıyorsa şeyhin de öylece kanıyordu. Noluyor diye sormadan edemedi.

Şeyh susmuştu. Derviş usulca söyledi:
- Şeyhim cem halinde.

Reis bu da ne demek dediğinde derviş devam etti:
- Mahlûkat ile bir olmak, aynı olmak demek. Merkebe ne yaptı iseniz iliklerine kadar şeyhim de aynı sızıyı duyuyor şimdi!..

Bu aynileşme karşısında çete toptan tevbe ediyor, eşkıyalıktan kulluğa yol açılıyordu…
***

Tarihi tekkede gündüz yoğun eğitime tabi tutulan gençler, akşam cami avlusunu çevreleyen derviş hücrelerine çekiliyor, iki kişilik mütevazı odalarda kendilerine has yöntemlerle hem dinleniyor hem de gündüzün tekrarını yapıyorlardı.

Dersten çok yoruldukları bir an oyuna daldılar. Arkadaşının köpek taklidine diğeri aynı türden karşılık vermeye başlayınca avluda bir havlama sesidir gidiyor, gecenin sessizliğine muhabbetin şen kahkahaları karışıyordu… Sesleri duyan ihtiyar şeyh, cübbesini giyinerek o yöne yürüdü.

Gençlerin hücre kapısına gelip bir süre dinledikten sonra muhabbetlerine hayran oldu. Havlamalar sürerken kapıdan tiz bir sesle o da onlara katıldı. Gecenin bir yarısı, dışarıdan gelen sesle ile irkilen gençler heyecanla bağırdılar:
- Kim var orada? Sen de kimsiiin?..

İhtiyar müderris içeri seslendi:
- Açın yavrularım, büyük çoban köpeği geldi, açın!
………….
…………………..
Ne anlatmaya çalıştım size?…
İnsanlık hali bu, zaman zaman birbirimizi ayrı- gayrı görür, uzak düşeriz. Küseriz, kırılırız, başımızı alıp gider, irtibatı keseriz. Çoğu kere haklıyızdır, biz yapmamışızdır, mutlaka o yapmıştır!..

Peki, o dediğimiz kim?… “Karşıdakiler” dediklerimiz neyin yansıması?..
“Ben ve O!…” Şirkin dik alası!….
Biz demek, hepiniz bensiniz, ben de sizim demek çok mu zor?…

Engelli hanımın hissiyatını bir engelli nazarıyla duymak!…
Öldürülen masum hayvanın acısını hissetmek!…
Köylü ile köylü, okumuşla okumuş,avamla avam olmak!..
Eşimiz- dostumuz dediklerimizle, sanal duvarları kaldırarak bir olmak!..
Ve ıstırabı, sancıyı, sevinci, kendimiz yaşıyorcasına paylaşmak!…
Çok mu zor?!…

Vahdet edebiyatı öyle mi?… Ben, sen, o, öteki, beriki, bizimki, sizinki sürerken birlik telkini!…
Hz. Mevlana demiş ya: “Dilin tatlıdan bahsediyor ama ağzından soğan kokusu gelmede!

Dil vahdette, kalp ayrılıklarla paramparça… Şimdiden tezi yok, uzak düştüklerinize bir de ONUNLA O, OLARAK BAKIN… Kendi yaşadıklarınızı, çektiğiniz sıkıntıları koyun kenara. Karşıya geçin, karşıdan, onların penceresinden bakın bir de!… Bakalım neler göreceksiniz?!…

Şirkten çıkmayı niyete alanlara selam olsun!…

Mehmet DOĞRAMACI
21.10.2008

dogramacimehmet@gmail.com