Mağaralardan Geç de Gel !… (1)

Mağaralardan Geç de Gel !… (1)

Mademki onlardan ve Allah`tan ayrı olarak taptıklarından uzaklaştınız,  o hâlde o mağaraya sığının ki, Rabbiniz Rahmetinden size yaysın ve  yaptığınızda sizin için yararlı bir şey oluştursun. (Kehf-16)

Dostum;

Marifet Yolculuğunda yaşayacağın bazı seyirleri sana gönül mektuplarıyla yazmak geldi içimden. Bu uzun soluklu Hakikat Maratonunda sen ve ben dışarıdan bakanlara göre iki ayrı yapı görünsek de birliğin, tekliğin, muhabbetin âlâsını iç dünyamızda zevk ederken; paylaşımlarımız senden bana, benden sana değil, bizden bize olacak.

Gördüklerimi, düşündüklerimi, konakladığım istasyonları, geçtiğim vadileri anlatacağım sana bir sevda mektubunu kelime kelime, çiçek çiçek, ilmek ilmek kalbine dokurcasına. Satırlarım bazen yüreğine değerek içini titretecek, bazen aklını sarsarak idrak depremleri yaşatacak, bazen de kimselere söyleyemediğin sırlarınla, sessizce, kendinle yüzleşmene yardımcı olacak.

İnsanoğlu nedense gizemli olana, derinlere saklanana, herkesçe bilinmeyene özel bir merak ve iştiyakla yöneliyor. Hele hele sıradanlığı aşmak isteyenler için, define misali saklı idraklere yönelmek, derin kuyularda elmas aramak kadar heyecanlı, ab-ı hayat fışkırsın diye artezyen kazmak kadar da bereketli…

Gizem deyince aklıma mağaralar gelir. “Billur sular, derin ve karanlık mağaralardan doğar”, demiş Aşkın Sultanı Hz. Mevlana.

Özündeki bengisuya ulaşmak için, mağaralara uğrayacak, oralarda bir süre konaklayacak, kimselerin bilmediği lezzetleri yudumlayarak yeni manalara açılacaksın.

Benim sevdam; Kur’an ikliminde Hz. Muhammed Mustafa (sav) aşkı, biliyorsun!

Dönem dönem, suret suret, ayna ayna onu aradım insan gölgelerinde. Aradığım, kendimden içre kendimmiş de dışarıda oyalanmışım nedense. Bana benden şefkatli, bana benden yakın, bana benden hassas sadece O imiş. Ateşlere atılmak istedikçe gömleğimden çekiştiren, uçurumlara koştukça belimden sarmalayıp kuvvetle tutan, hiç bırakmayan hep O imiş!…

Canım;

Mağaralara uğrayacaksın Marifet Seferinde. Bugün seni hayat akışın içinde yolunun bir şekilde düşeceği mağaralara götüreceğim bir gönül seyahati ile. Gelirsin değil mi?.. Tamam öyleyse, çıkıyoruz yola…

HİRA

Mekke’de Cebel-i Nur’un zirvesinde bir kaya kovuğu… Bir insanın içinde dikileceği kadar değil, uzanıp yatacağı kadar hiç değil, sadece kıvrılıp büzüleceği kadar bir mağara Hira. Sert rüzgârlara da, sağanak yağmurlara da bağrı açık Hira. Ebedi özlemin olan Kabe’ni henüz uzaktan seyredeceğin, gece yıldızlar ve kamerle muhabbet edeceğin Hira!

Muhammedî Sefere çıkanların kalbinde bir Hira saklı, biliyor musun?…

Kendini, hayatı, insanları, evreni sorgulamaya başladığında Hira’na sığınacak; uzlet  yaşayacaksın bir süre.

Dışa dönük yanında henüz şirkten çıkamamış müşrik kuvvelerinin boğuşması, sapıklığı, gafleti devam ederken sen; iç dünyanda hakikati sorgulayan süreçlere sığınacaksın Hira’nda. Uzaktan gönül Kabe’ne bakarak, onu sarmalayan şirk düşüncesini kaldıracağın günlerin özlemi ile hüzünleneceksin bir süre…

Aramanın zevki, ama henüz bulamamanın ıstırabı ile kalbinde yanan muhabbet ateşi gün be gün beşeriyetini kavuracak, kaynatacak da, eriyişin nazenin işaretleri damlalar süzülecek gözlerinden seccadene!

Kalabalıklar arasında kalmak yerine, günü kendi yalnızlığında Hira’nda geçirmeyi seveceksin… İnsanlar sıkacak seni. Kesret kalabalığı yoracak seni. İşte o anlarda hep Hira’na koşacaksın emin bir sığınak olarak.

Beşeriyetin yandıkça, kalıpların yıkıldıkça, değerlerin parçalandıkça, vazgeçilmezim dediklerini ateşe verdikçe yeni idraklere hamile kalacaksın Hira’nda…

Azizim;

İkra kelimesinin sadece OKU değil, DOĞUR anlamına da geldiğini sözlükten okuduğumda hem şaşırmış, hem de sevinçten havalara uçmuştum.

Tefekkürlerle olgunlaştırdığın hamilelik süreçleri kemale erdiğinde sancılı, sıkmalı, ürperten ve hatta korkutan bir idrak doğumu yaşayacaksın Hira’nda. Yalnız, kimsesiz, sadece kendinle, sadece kendinden kendine yaşadığın bir doğum.

Bu doğumla bireysel akıldan evrensele, nefsani değerlendirmeden Allah’ça bakışa, esfelden ahsene sıçrayacaksın!…

İdrak doğumun gerçekleştiğinde Hira sürecin de bitmiş olacak! Kapandığın odalardan, sığındığın yalnızlıklardan gene şehre, kesrete, hayata, insan kalabalıklarına döneceksin!…

Sen artık eski sen değilsin. Gözlerinden anlayacaklar değişimini. Halinden bilecekler, onlar arasında onlar gibi, ama hiç de onlardan olmadığını…

Nurum;

Halini herkes kabul etmeyecek! Yaşadığın yeni idrakle, sen kimseye tavır almasan da karşında geniş bir cephe bulacaksın. “Buna da ne olmuş böyle?!” diyerek en yakınların tavır alacak sana. Dost ve akraba bildiklerinden bazılarının nasıl bir canavara dönüştüğünü seyredeceksin gün be gün.

“Kimsem yok”, dediğin zamanlarda, önceleri hiç de yanında yörende olmayan, ama birden bire ışığa üşüşen pervaneler misali sana koşan can dostlar göreceksin… Ruh kardeşliğinin kan kardeşliğinden, Allah için yakınlığın, sülale yakınlığından ileri olduğunu işte o zaman seyredeceksin sana gülümseyen dost çehrelerde…

Şirkten kurtulamamış kuvvelerinin içsel baskısı yoğunlaşacak bu süreçte… Beden sarayında yoğun bir baskı ve işkence start alacak.

Gönül tahtını bir bebeğin ele geçirmesine razı olmayacak nefsin dizginlerini elinde tutan gaflet süvarileri…

Yeni doğumla büyütmeye çalıştığın şuur bebeği, henüz korunmaya, beslenmeye muhtaç. Yardımcı kuvvelerini yavaş yavaş yanında bulmaya başlasan da “ötekiler”e, “başkaları”na karşı koyacak güçte değilsin henüz.

Baskı, boykot, zulüm süreçlerini hem yakın çevrende sana alınan tavırlarla, hem de iç dünyanda bir türlü çözemediğin fikir çatışmaları ile yoğun biçimde yaşadığın bu süreçten bir an evvel çıkmayı niyete alacaksın bir gün.

SEVR

Niyetin duana dönüştüğünde her ne pahasına olursa olsun radikal bir çıkışın, cesur bir kopuşun vakti geldiğini hissedecek ve o kudreti bulacaksın kendinde. Bağlı olduklarını bırakmak gibi zor bir karar bu. Yerini- yurdunu, evini- barkını, bağını- bahçeni bırakmanın kararı.

İnsanın gözünü açtığı mekandan da, hayata bakışını çizen fikir evinden de ayrılması kolay değildir… Hira’da yaşadığın doğum kadar ağır, belki ondan da zor bir açılım bu…

Bu karar sende olgunlaştığında bir başka mağara ile başlayacak HİCRET sürecine adım atacaksın…

Bu defa uğrayacağın mağara Hira’dan az daha geniş. Verdiğin nefs mücadelesi ile yaşadığın ilk açılımla senin de gönlün genişledi zaten. Belki de onun genişliğini buluyorsun önünde. Sevr diye sembolize edilen yeni sığınağın, henüz kıyam edecek, dikilecek kadar yüksek olmasa da, uzanıp dinlenecek kadar geniş, dost sohbeti edebilecek kadar ferah…

Sevre çıkma kararı aldığında sana dost ve yardımcı bir mahal arayacaksın.

Seni en az sen kadar seven, hiçbir halini, hiçbir düşünceni, hiçbir niyetini kınamayan, yargılamayan, senden açığa çıkanları sorgulama- araştırma ihtiyacı duymaksızın kabul eden bir mahal…

Alemlerin Efendisinin “Ben ve Ebubekir at başı giderdik” dediği tarz, hedef, gaye ve yaşam birliğini doyasıya yaşadığın bir mahal… İşte öylesi bir mahale içinde duyduğun özlem; dışında bir candost olarak gelecek karşına… “Her halükarda seninleyim, ölümüne yoluna baş koydum, her şeyim sensin, her şeyim senin” diyecek bir dost…

O dostu refik seçerek yürüyeceksin yeni sürece.

Ve bir mağarada konaklayacaksınız üç gün.

Esma- Sıfat- Zat aşamalarını bir film şeridi gibi baş başa seyrettiğin; lisansız, harfsiz, kelimesiz, sessiz gözden öze gönül sohbetleri ettiğin bir dost!…

Gönlünden doğan kitabın İKİNİN İKİNCİSİ diye vasıflayacağı kadar senle sen olmuş bir dost!

Ona YÂR-İ ĞÂR diyeceksin… MAĞARA ARKADAŞI koyacaksın adını… En özel sevgili, en özel dost, en yakın arkadaş olacak o sana.

Geride bıraktığın; değer- şartlanma- gelenek ve vehimlerin ayak sesleri gönül kapına kadar yaklaştığında içindeki ürpertiyi aynıyla duyacak Yâr-i Ğârin ve nemli gözlerle: GELİYORLAR, YAKLAŞTILAR diye hayıflanacak acıyla…

Sen, gönül perdesini aralayarak, yârine ileride İLAHİ LÜTUF RIHTIMINDA HİÇLİK OKYANUSUNA YELKEN AÇMAK ÜZERE BEKLEYEN MELEKİ BOYUTA AİT GEMİLERİN EMİNLİĞİNİ göstereceksin…

O seyir başladığında mağaranız ummanlar kadar genişleyecek, zaman duracak, dünyada bir cennetin ilk ışıltıları, Adn ırmaklarının serin çağıltıları, Firdevs bahçelerinin yediveren kokuları hücrelerinize kadar işleyecek…

Ve sen, bu seyirle ikinizden doğan yeni müjdeyi dillendireceksin: ÜZÜLME, ALLAH BİZİMLEDİR!!!!

Hakikat seferinde Yâr-i Gârini bulabilenler bu sesi duyacaklar beraberliklerinde her daim. ÜZÜLME, ALLAH BİZİMLE…

Ve sen bir sırrı fısıldayacaksın kendi kendine; “Şirki benden düşürecek dost gönlü bulduğumda üzüntü kalkıyor, üçüncümüz Allah oluyor!…”

“İki dost, gönül hanesinde birlik zevkine; vuslata erdiğinde üçüncüsü Allah olur” ne demek, iyice düşün, olur mu ?!… Sen bilirsin, bunu da bilecek ve anlayacaksın!

Sevr sonrasında da yolun uzun. Celalin sert etkilerinden refikin, can dostun, sıddıykinle Cemal iklimine yürüyeceksin. O boyutta seni artık işkence ve boykot olmasa da bir dizi savaş bekliyor. Ama eminsin artık. Şirk kuvvelerini geride bıraktın sahipliklerine veda etmekle. Ensar yanın, meleki kuvvelerin koruyacak misafir edecek seni.

Hele ki YÂR-İ ĞÂRin; mağara arkadaşın, dostun seninle ya, ne gam!

***

Cancağızım;

Bir üçüncü mağaraya; KEHF’e de gideceğiz seninle. Ama yoruldun bugün. Hem bak, gün sararıyor karşı yamaçlarda. Denizle ufuk birleşiyor gri tonlarda.

Oraya da yarın gidelim olur mu?…

(Sürecek)

Mehmet DOĞRAMACI

06.10.2009

dogramacimehmet@gmail.com