Konsültasyon

Konsültasyon

Çeşitli branşlardan kıdemli hekimler ve hastanın durumu ile yakından alakalı terapist, psikolog, pedagog ve gelişim rehberlerinden oluşan uzman kadro konsültasyon için merkezin geniş toplantı salonunda yerini aldı. İki hafta boyunca check-up uygulanan hastanın durumu enine boyuna ele alınacaktı. Teşhis koymazdan önce yapılan bu toplantılar birer ilmî sempozyuma dönüşür, adeta uzman hocalar bilgi tazeler, staj aşamasındaki akademisyenlerin ufku genişlerdi.

12 kişilik konsültasyon heyeti, bölüm başkanı emektar Profesörün girişi ile toparlandı. Tabii onlarla birlikte arka tarafa edeple sıralanan stajyer gençler de.

Bölüm Başkanı önündeki dosyaya hafiften bir göz atarken iki doçent kendi aralarında fısıldaşıyordu:

- Ordinaryüslük kalkmasa, çoktan ordinaryüstü. Maşallah, saçı ağardı, yüzünde benekler çoğaldı ama sanki o bedende gezen o değil. Bir çocuk gibi neşeli, bir delikanlı gibi ateşli, ama hep enerjik hep dinamik.

- Enerjisine hastayım azizim, geçenlerde bir ara günde 18 saat çalıştığı konuşuluyordu. Ne zaman uyur ne zaman dinlenir bu adam?..

Yazı gözlüklerinin üzerinden bakan profesör onları duymuşçasına; “ Görüntüyle işimiz yok. Dünyada bırakacaklarımız da umurumuz değil. İnsan yanımıza yoğunlaşarak araştırıyor, deneyimliyor ve sorguluyoruz biliyorsunuz.” dedi ve ekledi: “İşte önümüzde yeni bir hasta ve işte raporlar. Önce hastamızdan birinci derecede sorumlu rehber arkadaşımızın sunumunu izleyelim, sonra görüşlerinizi alacağım”

Bu işaretle hastayı birebir takip eden genç hekim kürsüye geçti. Barkovizyon çalıştı ve dosyalar dev ekrana yansıtılarak sunum başladı. Önce hastanın merkeze gelişi ve ön hikâyesi kısa film eşliğinde takdim edildi.

Buna göre; hasta bir sabah şehirden açık araziye doğru yürüyüşe çıkmış, her nasılsa yolu orman içlerinde pek az insanın bildiği saklı koruya düşmüş, soluk soluğa kendini bu merkezde bulmuştu. “Huzur arıyorum” diyerek ne istediğini görevlilere iletince merkezin güler yüzlü ekibi seferber olmuş, kendisi hemen süit konforunda bir odaya alınmıştı.

“Beşerden İnsana; Kaostan Huzura, Yenilenme ve Açılım Merkezi” çevrede bir huzur evi zannedilse de ondan çok öte işlevlere hizmet amacı ile kurulmuştu. Düşük Frekanslılar nezdinde geçerli olan şeylerin hemen hemen hiç biri burada geçmiyordu. Örneğin tüm hizmetler parasızdı. Paylaşım esastı. Hasta, 15 günlük seansa alınırken gördüğü ikram, ilgi ve lüks hizmet karşısında telaşa kapılmış, ilk günler acaba ne fatura çıkarırlar korkusunu dillendirmişti hizmetlilere. Burada fatura olmadığına onu ikna etmek bile zaman almıştı.

Bu sürede hastanın çalışma, dinlenme, eğlenme alışkanlıkları gözlenmiş; okuma, ilgi, gözlem anlayışları tetkik edilmiş, hayata bakış açısı somut maddeler halinde not edilmiş, çocukluğundan şu anına kadar yaşam süreçleri en ince detaylarına varıncaya kadar raporlara geçirilmişti. Sunumun giriş kısmı tamamlandığında Heyet Başkanı:

- Evet, onu ve hikâyesini biraz tanımış olduk. Şimdi şikâyetlerini izleyelim, dedi.

Genç Doktor bu kısımda çarpıcı cümlelerle konuyu paragraf paragraf irdeliyor, heyette bulunan uzmanlar kendi sahalarına uygun noktalarda teşhislerini not ediyorlardı.

- Hastamız, gelenek ve göreneklerin baskın olduğu bir toplumdan geliyor. Bu nedenle algısına yerleşen değer ve kurallar oldukça güçlü. Hatta diyebilirim ki bir beton gibi sert bunların bazıları. Yurtdışına hiç çıkmamış, bu yaşına kadar kendi memleketinde yaşamış. Hayatı da eviyle işi arasında geçmiş. Eğitimi iyi ama. Kendisi üniversite mezunu.

Sosyal Terapist önündeki kağıda not aldı: “Tipik bir beşer numunesi. Hayvandan farksız. Hayvanlar da ahırları ile meraları arasında gider- gelirler.”

Uzman Psikiyatr; “İlkel cahiliye toplumlarının kutsal gelenekleri!… Uğruna kan akıtılan uğruna ömür hebâ edilen kurallar, yargılar, şartlanmalar. Okul ve yüksek öğrenimle dahi değişmeyen, hatta perçinlenen değerler.”

Pedagog ise şunu karalıyordu; “Okul… Şartlanmaların kitaplar ve ödevlerle dikte edildiği yer!…”

Görevli sessizce çayları servis ederken sunumun ikinci bölümüne geçilmişti:

- Hastamızda nostaljik yaklaşımlar ağırlıkla kendini gösteriyor. Eskiden ülkenin daha iyi olduğuna, zaman geçtikçe bozulmanın, ahlaksızlığın arttığına inanıyor. Eğlenirken eski müzik parçalarını dinliyor. Yeşilçam Filmleri en gözde eğlencesi. Sık sık okul günlerinden ilk gençliğinin hareketli dönemlerinden bahsediyor. İleriye dönük ise pek iyimser değil. Genelde huzursuz ve sevinçleri geçici. Nefretleri ise kendini çok yakıyor.

AN kavramı üzerine eserleri bulunan Gelişim Hocası kocaman harflerle yazdı ajandasına: “Ahhh şu nostalji… Deccalin elma şekeri, şeytanın renkli balonu nostalji…”

Sonra şunları mırıldandı: “Beşer için tarih var. Beşer için geçmiş- gelecek var. Oysa İnsan için?!.. Keşke bilseydi!”

Sıra hastanın yeme- içme davranışlarını değerlendirmeye gelmişti:

- Ekmek başlıca gıdası. Ekmeksiz pilav bile yemiyor. Kocaman parçalar koparıp sulu yemeklere banmak en büyük zevki. İçeceklerde sınırı yok. Kahve, çay, gazoz ne bulursa. 24 saat alıyor. Arada atıştırdığı sözde çerezlere değinmeme lüzum yok sanırım. Gece yarısı kalkıp kendine sahanda yumurta yaptığını da görmüş nöbetçi intörnler. Ha unutmadan, uyku dengesi sıfır. Bazen sabahlara kadar oturuyor, bazen gün boyu uykudan kalkmıyor

Diyet Uzmanı kendi kendine hayıflandı: “İşimiz zor. Bırak yeme alışkanlığını değiştirmek, ekmeği azaltmak bile ona ağır gelir şimdi. Haydi hayırlısı…”

Hastanın ruhsal ve düşünsel dünyasını tetkike sıra geldiğinde bir dizi albüm yansıdı ekrana:

- Bu onun annesi. Bu babası. Şurada görülen ise sevip de kavuşamadığı yari. Hala ondan bahsediyor balkondaki çiçeklere konuşurken. Genç yaşta abisini bir trafik kazasında kaybetmiş. Ne zaman aklına gelse gözyaşlarına boğuluyor. Kızları ve oğullarına karşı tutumu da tuhaf. Bir kısmını çok seviyor, hayatını adamış onlara. Bir kısmına da kırgınlık ve hüzün dolu. Büyüklüğünü takdir etmemişler. Ona sırt dönmüşler. İşinde “haksızlık” diye nitelediği uygulamalara maruz kaldığını dertlene dertlene anlatıyor. Kuyusunu mu kazmamışlar, ona iftira mı atmamışlar, hakkında dedi kodu mu etmemişler, neler olmuş neler…

Arkada oturan stajerlerden biri dayanamadı: “Dünya bizimkinin üstüne yıkılmış desenize hocam.”

Bir kahkahadır koptu. Emektar profesör dahi gülmüştü fark ettirmek istemeye istemeye. Uzmanlardan biri söz istedi:

- İnanç insan hayatında çok mühim malum. Dini inançları, ibadeti nasıl?..

Kürsüdeki hekim:

- Tam da oraya gelmiştim hocam. Ömrünüze bereket. Hastamız iyi bir din terbiyesi almış. İbadetlerine sık sıkıya bağlı. Akşamları kutsal kitaptan pasajlar okumadan uyumuyor. Ne var ki din anlayışında kıssalar, cengaverlikler, başka din mensuplarını alt eden kahramanlar, zafer kazanan kumandanlar ve idolleşmiş eski alimler ön planda.
– Sorgulama yok yani?..
– Evet dini değerlerin sorgulanamayacağına, sadece iman edileceğine inanmış.

Din Sosyolojisi Hocası notlarını sıralıyordu:
– “Din” ve “değer” kelimesinin yan yana geldiği klasik din anlayışı….
– Kıssa ve Hikaye perdesi….
– Sorma, iman et diye pompalanan sözde edep algısı…
– Tanrılaştırılan bilgeler ve kurumsallaşan ekoller girdabı…

Bunları yazdıktan sonra ellerini tarak yaparcasına saçlarının içine doğru gömdü hoca. Bir yandan da söyleniyordu: “İşimiz var!”

Profesör havanın sıcaklığını da göz önüne alarak:

- Dilerseniz bir ara verelim arkadaşlar, dediyse de sunumun ikinci kısmının daha kısa olduğu ve öğle yemeği arasının da yaklaştığı söylenince, devam öyleyse, dedi.

Hastanın günlük yaşamından anekdotlar yansıdı slayta. Sabah koşuları, kitap okumaları, yemek salonundaki halleri, gazete ve televizyonlara ilgisi sahne sahne gözlendi. Yağlı göbeği ve yaşının verdiği olgunlukla da kalınlaşan ensesi dikkatlerden kaçmamıştı. Stajerlerden biri diğerine öze erenlerden birinin sözünü fısıldadı:

“Göbek ve ense varsa birinde, çok uzaktır Rabbine!…”

Diğer stajyer; “Bunu ona fark ettirmek için erken. Nasıl söyleyebilirsin ki?…Farklı yollardan anlatılmalı bunun zararı. Yoksa kaybederiz. Zaten duygusal, iyice yıkılır.”

Konu kitaplara gelince düşünsel dünyasını da masaya yatırmak gerekiyordu:

- Hastamız ezberlediği belli kavramlarla konuşuyor ve düşünüyor. Bunlar ona öylesine büyüleyici öylesine zevkli gelmiş ki; hayatın gerçeklerinden kopuk çıkarımlar çözümlemeler yaptığının farkında değil. Onu içinde olduğu beşer dünyasından insan evrenine yükseltmek istiyorsak mutlaka kavramlarını değiştirmeliyiz. Çünkü kavramlar değişmedikçe düşünce, düşünce değişmedikçe algı, algı değişmedikçe değerlendirme değişmez.

Profesör ilk kez sunumu keserek gürledi:

- Ne değiştirmesi dostum?.. Kökten sileceksin!… Kavramlarını, kitaplarını, defterlerini atın gitsin çöpe!…

Kısa bir sessizlikten sonra hastanın hayalleri ve değer verdiği görüntülerine geçildi:

- Keramet ve Mucize tarzı şeyleri çok önemsiyor. Gördüğü, şahit olduğu her halin her hareketin altında bir sır, bir keramet, bir harikuladelik arıyor hemen. Ruhani alemden bazı yüksek zatlarla birlikte olduğuna dair öyle sahneler anlatıyor ki; görüntünün hayal, hayalin çok boyutlu hologram olduğunu bilmesek kapılıp gideceğiz inanın. Hele rüyaları. Sormayın, ben bu kadar rüya görenine ilk kez rastladım. Her sabah anlatacak tonla rüyası oluyor…

Beyin Uzmanı derin derin baktı rehber hekime. Ve notlarına şunu yazdı:

“Sen, nelere kadirsin ey beyin?… Her kafada farklı filmler çevirir, hayallere gerçek dedirtirsin. Sen ne yaramaz organsın beyin!…”

İzleyenler ve konsültasyon heyetinden saatine bakanlar vardı. Öğle yemeği vakti gelmişti çoktan. Başkan bir işaretle sunumu durdurdu ve ilk bölümün kısa bir değerlendirmesini yapmak için söze girdi:

- Sanırım hastamızın durumunu hepiniz kendi sahanızdan değerlendirdiniz dostlar. Teşhis kısmı tamam diyebilir miyiz?…

Hep birlikte onaylayan baş hareketlerinden aldığı güçle devam etti Başkan:

- Öğle tatilini biraz uzun tutalım. Teşhislerinizi maddeleyip rehber arkadaşımızın kompütürüne aktarın. Yanı sıra tedavi önerilerinizi de… Yemek sonrası özetler, değerlendirir, karar veririz.

***

m

Yemekten dönüldüğünde teşhis notları birleştirilmiş ana başlıklar özetlenerek sunulmaya başlamıştı.

TEŞHİS: Kendini Beden Sanmak!

BELİRTİLERİ: Nostalji- Romantizm- Tutku- Hırs- Ezber Bilgiler Yaşamı- Kalıcı Olmayan Sevinçler ve Yakıcı İsyanlarla Çalkalanan İç Alem- Kuvvetli Toplumsal ve Ailevi Bağlar- Etraf ve Çevre Perdeleriyle Işığı Kesilen Dışsallık Yaşamı- Alışılmış Algılar- Ritüelleşen İbadetler- Yoğun Görüntülerle Örülü Hayaller- Dengesiz Beslenme- Dengesiz Beden Yapısı- Yağlı Vücut- İdealizm ve Adanmışlık Hisleri- Dahasını İsteyen Alma Kültürüne ve Kazanmaya Endeksli İş Yaşamı- Kalabalık Akrabaları Olduğu Zannı.

TEDAVİ: Ona kim olduğu hatırlatılacak, bir program ve periyot içinde.

TEDAVİ SÜRECİ: En az 7 ay.

***

Heyettekiler bu merkezde 7 ay kalmanın imkânsızlığını biliyordu. Zor bir hastaydı karşılarındaki. Başkan, birden moral düzeyi düşen uzmanlara seslendi:

- Evet Dostlar. Manzara ortada. Çare?… Teşhis tamam da ya tedavi?..

Biri söz aldı:

- Bu değişim çok zaman alır. Biz gene kalan 15 günde en elzem olan uygulamaları yapıp taburcu edelim…

Profesörün çaresizlik içinde söylenmiş bu öneriye aklının yatmadığı yüzünün değişen çizgilerinden belliydi.

- Başka?…

Sevgi ve İnsanlık seminerleriyle öne çıkan uzman söz aldı:

- Evet Hocam, sizin ve arkadaşların da takdir edeceği gibi, bir dizi bedeni ve düşünsel reçetenin tatbiki uzun zaman alacak. Bunun için imkanlarımız da ekipmanımız da kısıtlı. Çünkü sırada yüzlercesi var ve beşeriyetten çıkış için kalan süremiz de çok uzun değil. Ben, bütün süreçleri hızlandıran, 7 aylık yolu 7 günde aldıran bir yöntem biliyorum ama, bu bizim istememizle açığa çıkacak bir durum değil. Kendiliğinden tetiklenen güçlü bir etki.

- Lafı geveleme dostum sadede gel, dedi Başkan.
– Düşük Frekanstan Yüksek Frekansa sıçramada füze hızıyla yol aldıran tek unsur; AŞK!…

Birden salonu bıçak gibi kesen bir sessizlik kapladı. Uzman devam etti:
– Hastamız aşkı bir tatsa, tahmin edemeyeceğimiz ne değişimler olur hocam.

Başkan gülümseyerek:
– İyi de bu aşk dediğin “Niyet ettim aşık olmaya” diyerek başlayan bir şey değil ki, uygulayıversek.

Bütün salon, niyet ettim aşık olmaya cümlesini mırıldanmış, adete bukle bukle sevgi haleleri ve gülücükler saçılmıştı her yana. Uzman:

- Hakkınız var. Ama müsadeniz olursa toplantı bitince önerimi size birebir iletmek isterim.

Profesör bunu onayladı ve Tedavi Reçetesine geçilmesini istedi. Tedavi maddeleri sıralandı bir bir:
1-  Ekmek yemesi önlenecek. Ekmek alışkanlığı makarna ve pilavla giderilecek bir süre.
2-  Ağırlıkla vitamin tabletleri ve mineraller alacak. Genelde sebze yemekleri yenecek. Eti haftada iki günden çok yemeyecek.
3-  Hamur işi ve kızartmalardan uzak durulacak.
4-  Yalan, aldatma, kendini savunma, hüzün, öfke, nefret ve aşırı sevinçlerin düşük frekansa çektiği öğretilecek.
5-  Dua etme teknikleri verilecek.
6-  Az konuşup düzenli uyuyacak.
7-  Film izleme seanslarında bilimsel işaretler taşıyan yapımlar seyrettirilecek.
8- Her sabah uyanınca aynada kendi kendine “BEN BU BEDEN DEĞİLİM. BEN GEÇİCİ OLARAK BUNU KULLANIYORUM, BEN İNSANIM” demesi önerilecek.
9-  Kanaat ve Şükür içeren telkinler verilecek.
10- Geçmişiyle Yüzleşerek Barışması Sağlanıp Geleceğe Değil ANa Odaklanması sağlanacak.
11- Kullandığı kavram ve tanımlar daha cazip yenileri ile değiştirilecek.
12- Hayvanlardan farklı yanının KİM OLDUĞUNU SORGULAMA olduğundan hareketle sorgulama mekanizmasını açıcı dinletiler ve seanslar uygulanacak.

Heyetin büyük çoğunluğu, bunların bu kadar kısa sürede oluşmasının mümkün olmadığı bilinci ile donuk bir görüntü veriyordu. 15 günde bu değişim?… Zordu cidden. Toplantı bitiminde salonda kalan uzman, Başkanın kulağına eğildi:

-  Hocam, sunumu yapan rehber arkadaşımız var ya?..
–  Var, kör değiliz, saatlerdir onu izledik, nolmuş?…
–  Bana kalırsa o, hastamıza çoktan aşık olmuş…
–  Deme Ya Huuuu…
–  Hocam anlatımındaki heyecanı, onca olumsuz tabloyu bize yansıtırken gözlerindeki ışığı görmemiş olamazsınız…
–  Tabii yaaaa, nasıl da anlamadım…
–  Eeeee önerin ne?..
–  Hocam tedavi bir üst katta yapılacak malum. Hastamızın rehberi de odası da değişecek… Ağırlığınızı koyun, ayırmayın bunları… Tedavi bu bölümde ve yine bu rehberle sürsün. Görün bak, arkadaşların zor ve ağır dediği reçete bir haftada şifa vermezse ben ne olayım?…

Profesör aşkın alasını bilirdi. Kitabını yazmıştı aşkın. Hatta bir seminerde “Nedir aşk?” sorusuna “Aşk, seni düşük frekanslı yaşamdan kurtarıp, yüksek frekanslı seyre taşıyan güçlü etkidir” demişti.

Profesör, uzmanı da gönderdikten sonra rehberi ve hastayı odasına çağırdı. İkisinin de gözlerini süzdü uzun uzun. Bu kadar kısa sürede sanki ikisinin de yüzü değişmiş, ikisi de birbirinin rengini, ışığını almış, frekansları birbirine karışmıştı. Aşk buydu işte. Hastaya dönerek:

- Aradığın huzuru bulmak için sana oldukça detaylı bir reçete tatbik edilecek, uyabilecek misin?
– Gayret ederim efendim.
–  Rehberin de seninle kalmaya devam edecek. Haydi, hayırlı olsun.

“Rehberin de seninle” deyince ikisinin de yüzü cennete dönüşmüştü. Hasta ve rehber kol kola odalarına yönelirken Profesör günlüğüne not düştü:

-    ŞÜKÜRLER OLSUN!… BİRİ DAHA İNSAN OLDUĞUNU FARK EDİYOR! BİRİ DAHA BEŞERİN-HAYVANIN ALEMİNDEN İNSANIN EVRENİNE AÇILIYOR!!!!