Dalâletten Çıkış ( II )

Dalâletten Çıkış ( II )

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Haziran ayının son günleri. Lise 2. sınıftayız. Hocalar öğrencileri kendi haline bırakmış masada notları işliyorlar fişlere. Biz de arkada kaynatıyoruz. Serde gençlik de var, boyumuzdan büyük memleket mevzuları bizi bekliyor. Komplo teorileri de insanı cezbediyor hani. Mevzu biraz da vatan olunca iyice derine dalıyor, hükümet kurup bakan tayin ediyor, ülkemizin doğal zenginliklerini kullanamadığından, hatta dış güçlerin bunları kullandırtmadığından dem vuruyor, hararetle tartışıyoruz. İşte bu esnada fizik hocamız yerinden kalkıp bize yöneliyor. Toparlanıyoruz, yanlış bir laf mı ettik tedirginliği içindeyken hoca söze giriyor:

- Saklı bir gerçeği de ben söyleyeyim çocuklar. Bursa’daki Uludağımızın altı tamamen uranyumdur biliyor musunuz?…

Vaaayyy!.. Hocanın söyledikleri hepimizi bastırıyor. Biz işin esprisinde güle oynaya sohbet ederken gözleri nemleniyor Nur Hanımın ve devam ediyor:

- O uranyumu bir çıkarsak, ne baraj lazım, ne termik santral. Kimse tutamaz bizi çocuklar. Ama gelin görün ki bunu bilen süper güçler, henüz Türkiye’de otomobil sayısı dahi azken, yollarımız genelde şose iken Uludağa teleferik kurdular bilir misiniz?.. Kurma işlemini kendileri üstlendiler, bizi de turizme teşvik ettiler. Uyanıp altını fark etmeyelim diye. Hoş, fark etsek de o yıllarda o teknolojimiz yoktu ki uranyum çıkaralım…. İşte öyle çocuklar, hadi devam edin siz…

Hoca uzaklaşırken dersi kaynatma adına yaptığımız sohbetin geldiği boyutla derin bir suskunluğa kendimizi bırakıyorduk…
***

Dalâlet kavramına şimdiye kadar verilen anlamların hakikati yansıtmadığına değinen geçen haftaki giriş kısmından sonra bu hafta sizlerle yine aynı konunun bu defa çözüm kısmını konuşmak üzere birlikteyiz. “Özündeki Hakikati açığa çıkaramamak”, diye özetleyebileceğimiz dalalete dair önceki açıklamalar doğrultusunda asr-ı saadet ve Kur’an’dan yansıyanlarla tefekkürümüze  devam edeceğiz.

Ha, baştaki Uludağ ve Uranyum da neyin nesi, ne alaka diye soranlar için cevabı en sona bırakalım olur mu?…

Özümüzdeki hakikati nasıl açığa çıkaracağız, sorusunun cevabını da yine maddeler halinde serelim. Bakalım, neler dall’den hâl’e, hidayete bizi taşıyacak?.. Bu defa sadece yapmamız gerekenleri değil uzak durmamız elzem olan hususları ve fark etmemiz gereken ince ve keskin noktaları da ele alacağız.

1- İnsandaki Yaratma Mekanizması;
 Dua:   Ne acı ki sadece Müslümanlar değil hemen hemen insanlığın kahir ekseriyetinin kullanmaktan perdelendiği harika bir ilahi armağan ve lütuftur dua!… Dalâletten Hidayete yönelişimizde de elbette evvel emirde yoğunlukla o mekanizmayı kullanmamız gerekiyor. Çünkü hedefe varmanın en kolay, en kestirme, en risksiz yoludur; dua. Kimseye muhtaç olmadan elde etmenin biricik anahtarıdır; dua.

Dua gerçeği konusunda sözü burada Ehline bırakıyoruz. Umarız bu mekanizmanın hakikatini fark eder de layıkıyla değerlendirenlerden oluruz.

- Dua, insana verilmiş yaratma sırrıdır… İnsan dua ettikçe, Allah onunla yaratır!..
- DUA, kişinin kendindeki ilâhî güçler eşliğinde isteklerini gerçekleştirme faâliyetidir!
- DUA, insanın varlığındaki ilâhî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir!.
- Bil ki dostum, SENDE, dünyanın en güçlü silâhı olan DUA ve ZİKİR cihazı mevcûttur.
- DUA ve ZİKİR mekânizmasını kullanmaz, paslandırıp, bir kenara terkedersin; ki, bunun cezasını da sonsuza dek çekersin!..( A.H)

Öyleyse bundan böyle 24 saate yayacağımız dualardan biri de Dalaletten çıkmak olacak.

ALLAHIM!.. TEZ ZAMANDA, ACİLEN, TÜMÜYLE ŞİRKTEN KURTULMAK İÇİN, AHİRET YAŞAMINA ŞİRKSİZ, TAKLİT EHLİ DEĞİL TAHKİK EHLİ OLARAK GEÇMEK İÇİN, DALALETTEN HİDAYETE ERİŞMEK İÇİN BİZE YARDIM EYLE, BUNU HAZMIYLA BİZE KOLAYLAŞTIR!

Buna çok yoğun biçimde ağırlık vereceğiz…

2- Gündemin; Perden veya Işığın: “Ne var ne yok?” sorusu ile başlayan sohbetlerin ileri aşamasında söz genellikle dünyevi meşgalelere dönüp odaklandığında insan, kendini kandırmak için dini kullanmayı seçer. Oldukça tuhaf bu durumu çoğunlukla yaparız biliyor musunuz?.. Dünyevi her şeye dini bir dayanak ekleyerek rahatlatırız kendimizi… İşte birkaç konuşma örneği..

-    Nasılsın?..
-    İşte iş güç be kardeşim. Malum, çoluk çocuğun helal rızkı için koşturuyoruz!
-    Başka?..
-    İşe verdik kendimizi. Maişetin de hakkını vermek lazım hani?..
-    Daha başka?..
-    Oğlanı dersaneye yazdırdık. Kız da sınavı kazandı, bir memur olsa, evladına vazifesini yapmış bir baba huzuru yaşayacağım. Malum, evlat yetiştirmek dinimizce çok önemli.
-    Gündeminde neler var?..
-    Aklım karışık az. Şu seçim… Ne oy atacağım karar veremedim. Bakalım Allah Kerim.
-    …

Günlük bir konuşma. Konuşanların gündemini gördünüz… Gündelik işler. Sahi, Kur’an’da sık geçen bir “HEVA VE HEVES” tabiri vardı değil mi?.. Kimlerdi heva ve hevese uyanlar?.. Kafirler demeyin sakın. Kur’an şu an bize hitap ediyor. Heva heves dedikleri şu gündelik uğraşlarımız olmasın?… Neyse… Geçelim…

Gündeminiz ve tek uğraşınız ebedi yaşam boyutuna geçiş noktasında dalaletten kurtulmak değilse, diğer gündemlerin sizi hiçbir zaman kurtarmayacağını yeniden hatırlatalım. Elbette diğer işlere boş verin demiyoruz. Onların hakkı verilecek ama zihin, idrak, akıl ve gayret daimi surette Halife boyutumuzu açma yönünde yoğunlaşacak.

İyi bilelim ki; perdemiz de ışığımız da gündemimizdir!… Gündemi Kur’an, gündemi Rasülullah, gündemi İlim, gündemi kendi gerçeğini araştırmak olanlar; perdeyi aralayıp ışığı görecekler inşaAllah.

3- Payeler ve Tanımlar:  “Kendinize paye verir misiniz?” desek alacağımız cevap “Hayır, asla” olacaktır. Riyadan uzak olduğunuzu, etiket sevmediğinizi de söylersiniz. Bir bakalım mı ne tür payeleri seviyor ve hemen kendimizi onlarla tanımlıyoruz.?

-    Şekerim, senin şu hamaratlığına hayranım!
-    Ayy çok teşekkür ederim, malum temizlik imandan!

-    Azizim senin şu disiplin ve otoritene bayılıyorum doğrusu.
-    İş hayatı bunu gerektiriyor. Sağol.

-    Kızımız çok edepli maşallah, Allah nazardan korusun.
-    Devir kötü amcası, biz onu ahlaklı yetiştirmeye çalıştık.

-    Herkesin sevdiği biri o. Topluma mal olmuş bir kişilik. Helal olsun.
-    Öyle gerçekten. Hem de oldukça dürüst.

Bu kadar örnek yeter. Okuduğunuz tespitlerde belki de paye görmediniz siz. “Gayet doğal ve güzel huylar, hepimizde olması gerekenler” dediniz değil mi?.. Bir yönü kaçırmayalım. Kim veriyor bu etiketleri?… Toplum… Çevre… Yani siz çevreye göre iyi, çevreye göre ahlaklı yada dürüstsünüz. Bu kavramların dahi göreceli olduğunu, toplumlara göre değişiklik arz ettiğini düşündünüz mü hiç?…

Misal… Tayvanlı bir baba, kızı 8 yaşına gelince sevinçle eşine gülümsüyor. “Sermaye hazır hatun. Yetişti kızımız. Geneleve satar, parasıyla geçinir gideriz…” Tayvanlı anne baba için çok doğal bu… Çünkü ailelerin çoğu böyle yapıyor.

Kenya’da her ailenin aylık gelirinin 1/3 ünün resmi makamlara ödenen rüşvete gittiğini duydunuz değil mi?… Kenya’da rüşvet gayri ahlaki midir acaba?.. Alan memuru dürüst mü sayarsınız ahlaksız mı?..

Türkiye’de bekaret önemsenirken, Yunanlı bir adamın, eşi kız çıktı diye boşandığını, “Tecrübesiz biriyle yaşayamam” dediğini gazetelerde okuduğunuzda hiddetlenip adama saydırdınız mı içinizden?…

Kenya’da, Tayvan’da, Yunanistan’da doğsanız, şimdiki inanç ve değerlendirmeler içinde olur muydunuz?…

Hangi ahlak? Hangi dürüstlük? Hangi edep? Oldukça göreceli bunlar değil mi?…

Peki, toplumdan topluma, insandan insana bu derece uçurumlar arz eden değerler (!) anlayışının neticesi olan payeler, size hakikatinizi gösterebilir mi?… Kendinizi İYİ İNSAN olarak değerlendirmenize kâfi gelebilir mi?…

“Şuurlu insan payelerin üstündeki insandır. Aklı olan ne paye verir birilerine, ne de paye kabul eder kendine” diyen neyi fark ettirmek istedi dersiniz?…

Biliyorum, yukarıda zikrettiğim misallerden en çok dürüstlüğe taktınız. Yani emin, güvenilir bir kişilik taşımaya… Bu,  hakikatimizi fark etmeye niçin yetmiyor, şimdiki maddede görelim…


4- Yakın Çevrede Emin, Hakikatte Ehli Dalâl:
 Efendimize vahyin kesilme sürecinde inzal olan Duha Suresinde “Seni dalaletten hidayete erdirmedi mi?” ayetini hatırlıyorsunuz. Ayetin Efendimize “Dalalet Ehli” dediği dönem ne zaman biliyor musunuz? Henüz açık tebliğe başlamadığı, yani kendi hakikatini ortaya koyamadığı dönem. Yani, müşriklerin onu MUHAMMEDÜL EMİN “Güvenilir Muhammed” diye tanımladığı taltif ettiği dönem… Toplum nazarında hakem O… Dürüst O… Herkes parasını ona emanet ediyor, geliyor ona danışıyor, bireysel ve toplumsal mevzularda etrafa ışık oluyor…

Bu durumdaki kuluna ne diyor Allah?… “Sen Dalalettesin!” İlginç mi?… İşte yukarıda belki de sizi ikna edemediğimiz hususun Kur’anca açık beyanıdır bu. Yani, kişinin hidayete ermesinin ölçütü; kesinlikle toplumun ona verdiği payeler ve tanımlar değildir!!!!! Öyle olsa idi halk nazarında emin olan Muhammed’e Kur’an dalalet ehli idin demezdi…

Biz ne anladık buradan?… İki şey…
Birincisi; adı ister dürüstlük, ister ahlaklılık, ister sevilmek- sayılmak olsun, dışarıdan verilen hiçbir paye bizi kurtaramaz, dalalet halinden!… Aksine belki de özde açılması gereken asıl hidayetin önündeki perdeler bunlardır dahi diyebiliriz…

İkinci maddeyi söylemeden Efendimizin hayatından ilgili kesite devam edelim. Vahyin tebliğinden önce Ona Muhammedül Emin diyenler, vahiy zikredilmeye başlanınca ve O kudretini, inancını korkusuzca ortaya koymaya başlayınca ne dediler? SAPIK- MECNUN- DELİ…

Vahiyden önce EMİN, vahiyle birlikte DELİ…
Peki toplumun DELİ dediği kula Allah ne diyor?…

-NECM SURESİ
2-) Ma dalle sahıbuküm ve ma ğava; Arkadaşınız ne saptı ne de azdı!
3-) Ve ma yentıku anil heva;(O), hevâsından (hayalî şeyleri) konuşmaz!
4-) İn huve illâ vahyun yuha;O yalnızca vahyolunan bir vahiydir

Toplum nazarında EMİN denirken Allah nazarında DALALETte…
Toplum nazarında DELİ VE SAPIK denirken Allah nazarında HİDAYETTE!..
Düşünenler, buradan hisselerini alacaktır…

Şimdi ikinci maddeye dokunalım. Nasıl bir sistem işleyişi çıktı?… Şöyle diyebilir miyiz?..

<Siz toplumsal ve genel kabül gören değerler çerçevesine uygun bir hayat sürdüğünüzde size yakın olanlarca yüksek ahlak sahibi ve dürüst şeklinde nitelenirken; hakikati fark edip, bu iş bilindiği gibi değil diyerek gerçeğe odaklandığınızda deli, sapık yada alçak oluyorsunuz!…>

Bu bir işleyiş mi?.. Bu bir sistem gerçeği mi?… Evet… Düşünenler, bundan da kendilerine ne ders çıkarmaları gerektiğini anlayacaklardır!…


5- Gece Hayatın Var mı Oğul?..
 Tasavvufla ilgilenmeye başladığım ilk dönemler ziyaret ettiğim oldukça yaşlı, nurani bir zat böyle sormuştu: “Gece Hayatın var mı oğul?…”

Gece Hayatı… Gece Namazı… Gece Kur’an kıraati… Gece Zikri… “Bunlar bize şart mı?” diyenler, fıkıh ilminin tanımladığı doğrultuda “Nasılsa nafile, bize farz değil bu Efendimize farz” diye olaya yaklaşıyorlarsa hemen söyleyelim, hitabımız onlara değil zaten.

Duha Suresinin inzal olduğu, yani Allah Rasülüne kalk artık hidayete yönel, dalaletten çık dendiği dönemde gelen iki sure (Müzzemmil ve Müddessir) GECE İBADETİ konusunda oldukça düşündürücü emirler içerir.

http://www.ahmedhulusi.org/kuran/073_muzzemmil_a.htm

http://www.ahmedhulusi.org/kuran/074_muddessir_a.htm
Kur’an’a sadece Rasülullah değil, hepimiz muhatap olduğumuza göre!?… Gece hayatı olmadan dalaletten çıkış beklemek, ekmeden biçmeyi düşlemektir…
***

Maddelere devam edeceğiz. Epeyce konuştuk.  Bu haftalık da bu kadar yetsin.

Selam Olsun Özüne Dönenlere!
Selam Olsun Özüne Dönenleri hiç ama hiç yalnız bırakmayan Allah Ehline!