Dalâletten Çıkış ( III )

Dalâletten Çıkış ( III )

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Dalaletten çıkış yada bir başka deyişle fıtratımızın el verdiği ölçüde Hidayetin bizde açılımına  uzanan çizgide yaşanması gerekenleri konuşmaya devam ediyoruz. Kuşkusuz bunlar bizim kulluk acziyetimizi hissederek yapabileceklerimiz. Sonuç; hiç şüphesiz Allah’a ait. Çünkü O Hidayet etmedikçe bu kapasitenin bizim çalışmamızla bir ticaret gibi, şunu verip bunu almak şeklinde açılması olası değil. Bunu hatırımızdan hiç çıkarmayalım. Biz, sadece bize düşeni yapma sadedinde olayın bütününü değil belli başlı noktaları gündeme taşıyoruz

6-  Bakınca Ne Görüyorsun?..
 Her gün onlarca olayın içinde yer alıyorsunuz beşeriyetiniz gereği. Yüzlerce insanla muhatap oluyorsunuz yaşam kulvarlarında koşuştururken. Gördüklerinize bakışınız nasıl?..  Bakıştan önce, ne görüyorsunuz?… Önce isimler görünüyor değil mi?.. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma, Kedi, Köpek, Ot, Ağaç, Deniz… Sahi, hani Varlık Tekildi?.. Ne kadar da kalabalık şeyler görüyorsunuz siz!… “Ama isimleri bunlar” diyorsunuz… Ah ah, isim vermekle başlattık şirkimizi!… İsim verdikçe böldük, böldükçe isim verdik değil mi?…

İnsanı ırklarla, toprağı ülkelerle, mekanları evlerle, şehirleri cadde ve sokaklarla böldük… İnsan denen o ulvi yapıyı önce kadın- erkek, sonra dinli- dinsiz, sonra şuralı- buralı, sonra falan- filan kimse diye böldük… Şirk; isim vermekle başladı desek mi!?…

“Adem’e isimleri öğretti” der Kur’an… Bir başka açıdan da düşünün ayeti… Sahi niye “Muhammed’e İsimleri öğretti” demiyor?!…. İsim, Ademî boyutun hali demek ki. Muhammedi boyuta hitap ne?.. İsmi değil esmayı ihsâ etmek!… Yani, gördüğünün ismi ve resminin ardında açığa çıkmakta olan Allah Esmasını ve manasını seyretmek!… Sadece seyir mi?… İliklerine kadar hissedip titremek hatta… Sarı çiçeğe soracak kadar çiçekle çiçek olmak…

Bir zat yemeğe başlarken şöyle demiş misafirlerine: “Görüyorum da besmele çekip salladınız kaşıkları çorbaya. Teşekkür ettiniz mi?.. O çorbayı pişirene, onun hammaddesini yetiştiren çiftçiye ve o yemeğin kendisine… Teşekkür ettiniz mi? Konuştunuz mu onunla?..”

Hiç insanlara isimleri olarak değil temsil ettikleri Allah Esması olarak baktınız mı?… Hiç olaylara, taraf olmaksızın, “Burada ne oluyor, Allah ne diliyor?” diye düşünerek yaklaştınız mı?.. Bakınca gördüğünüz; şayet isim ve resim düzeyinde ise, suretlerden hala geçememişseniz, duvarın önünden ufukları yorumladığınızı sanıyorsunuz ki buna ancak gülünür ve acınır dostlar. İsimden esmaya, suretten sirete, resimden manaya sıçramadıkça sürecek dalalet bataklığında debelenişimiz…

7- Katık İster misin sofrana?
 Bayezidi Bistami (ks) bela yaşamadığı gün şöyle dermiş: “Rabbim, ekmek verdin ama hani katık?.. Az da bela versen de katık etsek!”

Sen nasıl bakıyorsun dostum belalara?.. Acılara?… Başına gelen sınav sahnelerini değerlendirişin?… “Filanca yaptı, filanca etti” türünden suçlama kokan değerlendirmeler içinde isen yada kendini aradan sıyırarak “Allah bela yolluyor” söylemiyle topu taca atıyorsan yada “Has insanlara zaten bela çok gelir” cümlesine sığınıp, ellerinle yaptıklarının sonuçlarını almandan ibaret olan sistem gerçeğine sırt dönerek benliğine acıdan bile prim çıkaracak kadar ukala bir kibir düşkünü isen; doğrusu dalalet halini seninle nasıl tahlil ederiz bilemiyorum.

Bu yolun ulularından zat, “Katık” demiş belaya. Sen bunu “Acıdan zevk almak” diye anlıyorsan gene anlamıyorsun azizim. Çünkü zevk kavramı da egona aittir.

Belayı gıdası, rızkı saymış!… Varlık nedeni saymış!… Belanın kendinde mevcut idrakin tetiklenerek açığa çıkışında güçlü bir mekanizma olduğunu görmüş de katık yolla, diye yalvarmış!… İmtihanın, kişiye dışarıdan değil, özünden geldiğini, ilmini ne kadar yaşadığını bizzat görsün diye oluşan bir işleyişle açığa çıktığını görmüş de imtihan istemiş… İmtihanın, fitnenin, birileri tarafından yapılmadığını, aksine talip olduğu idrakin bir startı olarak kendinden çıktığını anlamış da daha çok istemiş!…

Dostum, sence İbrahim (as) oğlunu kurban etme sahnesine, yada ateşe atılmasına şaşırmış mıdır?… Yada üzülmüş müdür bir nebze?… Yoksa, ben bir idrake talip oldum, onun stajı geldi çok şükür mü demiştir?… Düşünülesi… İmtihan denen sahnelerin hakikatini kendi özünde çözümleyemedikçe fark edilesi değil bu gerçek…

8- Seviyor musun cidden?…
 Sevginin çarşı pazara düştüğü bir ortamda seviyorum lakırdısının sakıza dönüşmesi de şaşılası değil… Ne kadar seviyorsun yaratılanları?… Irk, din, dil, renk, çeşit ayrımı gözetir misin mesela?.. Gözetmezsin değil mi?… Hadi basit bir test yapalım, bakalım gözetiyor musun, gözetmiyor musun?

Çinli, lokantada yemek yiyor iştahla… Uzaktan ne de güzel yiyor dersin. Yaklaşalım… Bir tas dolusu böcek ve solucan!… Durmadan atıştırıyor Çinli…

Afganlı, çadırında Buhara Pilavına yumulmuş. Epeyce acıktı besbelli. Çok da lezizdir ha. Gel oturalım yanına. O da ne? Pilavı elleriyle yiyor Afganlı… Sofrada kaşık çatal da yok, iyi mi?… Nasıl katılırız sofraya?…

Uzağa gitmeyelim, tiner tüpleriyle gezen sokak çocuklarına bakarken, kendi çocuklarını onlardan korurken neler hissediyorsun?..

Kedi, fareyi indirdi midesine… Kediye kızar, fareye acır mısın?..

İnsanlara lanet okur, sitem eder misin mesela?… Dışından değil içinden olanı soruyorum. Her insan günde en az 200 ila 2000 kelime arasında kendisi ile konuşurmuş biliyor musun?.. Bilimsel tespit bu… Kendinle konuşman dahi bir didişme aslında, farkında mısın?.. Kim bilir kimlere sitemler savuruyor, nelere beddua ediyor, volkandan lav akıtırcasına kim bilir ne lanetler püskürüyorsun?..

Yanlış gördüğün, çirkin gördüğün, kötü bulduğun, bu kadar da olmaz dediğin ne kadar şey var?… Ooooo tonla değil mi?… Hani seviyordun?…

Çinlinin yemek sahnesi kendi ailenin yemek sofrası kadar sana doğal gelmedikçe!…. Afganlının eliyle pilav yemesini kaşıkla yemek kadar normal görmedikçe… Sokak çocuklarına şefkatin, onların anneleri imişsin düzeyine gelmedikçe… Kedi- Fare, Aslan- Ceylan ikilisinde, yiyen- yenen, kazanan- kaybeden görmekten çıkıp “RAZZAK BİLİR İŞİNİ” demedikçe… Olayları, insanları suçlamaktan vazgeçip yorumsuz kalmadıkça… SEVMEK lafını ağzına alma dostum. İmanın kıyısına bile yaklaşamadığını bil ama bu halinle…

Unutma ki sevemedikçe; imanın kemaline eremeyeceğiz!…  Ben demiyorum, Allah Rasülü, Alemler Efendisi (sav) öyle buyuruyor çünkü.

9- İtiraf Edebilir misin?… Yargılarsın insanları değil mi?.. Yanlış yapanları Allah adına yargılar, ardından bir de “Canım tabii ki böyle olmasını istemeyiz ama o da düzgün davranmamış hani”, demeyi de ihmal etmezsin. Sanki her varlık kendi başına davranıyormuş gibi. Sanki iradelerini, programlarını sen düzenliyormuşsun gibi.

Başkalarını bırak, kendi vicdan mahkemene çıkabilir misin?… Dışarıya bir itiraftan bahsetmiyoruz. Kendine dönük olarak, torpil geçmeden, kendi gerçeğini, kendi halini kendine itiraf edebilir misin?..

Yanlışları, günahları itiraf mı söylemek istediğim?.. Hayır. O işin en asgari boyutu. Günahı değil, sende günah açığa çıkışına neden olan düşünme biçiminin yanlışlığını itiraf edebilir misin kendine?.. Görebildin mi yaklaşım tarzının yanlışlığını?… Mesela idealize ettiğin hayallerinle ördüğün amaçlarının, yönelişlerinin, çalışmalarının aslında akıntıya kürek çekmek olduğunu görebilir de, geri dönme gayretine girişebilir misin?… Fiili görmek kolay. Ya fiili doğuran düşünceyi, bilincine ördüğün tuğlaları görmek ve yıkmak!?…

83 yıllık ömrünün 80 yılını dinin zahirine dair çözümlemelere adanarak geçiren İmam-ı Azam, 82. yılda algıladığı gerçek karşısında “HAYATIMIN SON İKİ YILI OLMASA HELAK OLMUŞTUM” diyebilmiştir.

Geriye doğru şöyle bir bakıp, ömrümüzün geçmiş kısmında yürüdüğümüz düşünce şeridinin, yaşam alanının yanlışlıklarını görebilir de, “Helak olacakmışım” farkındalığına erebilir miyiz?…

Onca yılı, onca birikimi silerek, hepsi de yanlışmış diyecek kadar cesaretimiz var mı?… Bilelim ki; itiraf istiğfara, istiğfar mağfirete, mağfiret kulluğun engin acziyetine taşıyacak bizi… İtiraf edebilirsek olacak bunların hepsi…

10- Güçlü Benden Aciz Kula:  Hep bir şey olmak ister insan, biliyor musun?… Meslek sahibi, itibar sahibi, makam sahibi, para sahibi, çevre sahibi… Hep bir şeylere sahip olmayı, insan olmanın ön şartı sayar insan…

Bu satırları neden okuyorsun?… Tasavvufla neden ilgilisin?… “Efendim, hakikatime varmak için!…” Kandırma kendini… Veli olmak istemiyor musun?… Seçilmiş bir kul olma arzun yok mu?… Cennete ermek mesela?… Bilgili olmak?… İlmi ve yaşamı ile öne çıkmak?… İstiyorsun!…

Ego- benlik hep ister zaten… İsteksiz olmak, beklentisiz olmak, karşılıksız değerlendirmek nasıldır acaba?..

Sahi, bilimsel alanda büyük icatlara imza atanlar, acaba, ismimiz asırlarca yaşasın, marka olsun diye mi çalışmışlardır?… Edison mesela?.. Ampül için yüzleri binleri bulan deneylerle didinirken, “Bir gün adın dillerden düşmeyecek” demiş midir, kendi kendine?..

Yunus, 40 sene Taptuk Dergahına kapılanırken, “Üzülme be oğlum, ektiğini o biçim biçeceksin, yedi yüz yıl peşinden gelecekler, şiirlerin ölmeyecek” diye hiç geçirmiş midir içinden?.. Mevlana, Şems’in zorlu ve benlik çökerten isteklerine aşk meşalesi olup nesilden nesile yanmak için mi katlanmıştır dersiniz?.. Vatana adanan asker ve kumandanlar, destan kahramanı olmayı akıllarından geçirmişler midir dersiniz?…

Hayır, değil mi? Ya senle ben dostum?.. Farkında mısın hep bir şey olma derdindeyiz… “Dini yaşamak istiyoruz” derken dahi bu gözden kaçmıyor…

“Veli olmayı isteyen dahi benliğindir” demişti sevgili bir dost. “Acziyetini hisset. Zaten yoksun ki bir şey olasın” diye de eklemişti.

Nasıl hissedilecek o acziyet?…
Geceleri her rekatı, her rükünü, her suresi ve duası tefekkür edile edile kılınan namazlarla… Fatihanın asıl hakikatini düşünmekten erimeye yüz tutan benliğinle, çözülen dizlerinle, titreyen ellerinle alnının secdeye geldiği saatlerde, gözyaşları içinde kendini Rabbine katıksız, riyasız, örtüsüz itiraflarla takdim ettiğinde…  Ve biricik silah, biricik sermaye duaya sığınarak… Bir şey elde etmek için değil, “Acziyetimi hissettir” niyazıyla sarılarak…

Bu işin zahir yönü…

Günlük hayatımızın da bir dua olduğunu, hallerimizle düşüncelerimizle negatif yada pozitif üretimlerimizle oluşumları çekmekte yada itmekte olduğumuzu fark etmek!…  Ya secdenin hakikati?… Sadece alnı yere koymak mı?…

Eskiler şöyle dermişler selamlaşmanın ardından: “HAKİKATİNİZE SECDE EDERİM EFENDİM!….”

Karşıdakinin hakikatini görerek secde edebilir miyiz halimiz, fiilimiz ve duruşumuzla?… “Aranızda en cahil, en aciz, en fakir, en günahkar benim” sözünü, bir kibarlık seremonisi yada tevazua benzer kibirle değil, gerçekten içtenlikle söyleyebilir miyiz muhataplarımıza?…

Kısacası; Allah’ı insanda görebilir miyiz?…

***

Dalaletten çıkış!… Hidayeti talep ve bu uğurda gayrete gelmek!… Bir şeyler söylemeye çalıştık işte… Ha, şu Uludağın altındaki Uranyumu unutuyorduk.

Uludağın altında ne var, pek önemli  değil dostum ama senin ulu dağdan daha ulu benliğinin altında büyüklüğü ve sınırları ölçüye sığmayacak bir şuursal kapasite, bir meleki potansiyel yatıyor bilesin!…

Nasıl mı çıkarırsın o madeni?… Ona senin gücün yetmez dostum!… Daha doğrusu, sen senliğinle onu çıkaramazsın!…  O halde senliğinden geçmeyi konuşalım diyorsun öyle mi son kelam olarak?… Zaten onu konuştuk seri boyunca ama madem istedin son birkaç cümle daha edelim.

Uludağın potansiyelini örten neydi? Üzerinde kayak, tatil, eğlence, teleferik…

Benlik Tepelerinde şımarıkça kayarak eğlenmeyi, Bilinç Semasında zeka teleferiğine binerek zihin tellerinde sallanmayı, Beşer Otelinde sabahlara kadar kafa çekerek Beden Yatağına sızmayı bırakabilir misin?…

Bunları bırak, gerisine karışma dostum!… Dağın örtüsünü şöyle bir çek ötesini merak etme!.. Allah bilir işini vesselam!…

Selam Olsun Özüne Yönelenlere!
Selam Olsun Özüne Yönelenleri hiç, ama hiç yalnız bırakmayan Allah Ehline!…