Dalgalar Sahili Döverken

Dalgalar Sahili Döverken

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Diyanet İşleri Eski Başkanı Ali Bardakoğlu bir röportajda; “Nüfus kâğıtlarından din hanesi kaldırılmalı”, dedikten sonra devam ediyor: “Nüfustaki din hanesinde yazan şeyle insanın dini belirlenmiş olmaz. Nüfus cüzdanlarında din ve mezhebin belirtilmesinin toplumdaki ayrışmayı ve kimlik belirlenmesini arttırdığını düşünüyorum. Bu önemli ve ilk defa söylüyorum” diyor.

İlahiyatçı- Yazar İhsan Eliaçık din anlayışımıza karışan kültürel öğeler ile geleneksel ritüelleri sorguladığı mülakatta kurbana dair şunları söylüyor:

“Kuran-ı Kerim’e baktığımızda kurban ile ilgili konulara hac ayetlerinin geçtiği yerlerde değiniliyor. Hacılar Peygamberimiz’ den öncesinden beri, Kâbe’ye gelince oraya hediye edilmek üzere kurban keserlerdi. Kuran-ı Kerim bu kültürden bahsediyor. Kuran’da kurban hac ile ilgilidir, hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek yok, zaten kurban bayramı da hac bayramıdır. Hacılar toplanıp Kâbe’nin etrafını tavaf edip, kurbanlar keserken biz de buradan, bulunduğumuz yerden onların bu büyük hac bayramına katılmış oluyoruz. Bu daha sonra bazı mezheplerce geliştirilmiş, “Hacca gitmeyenlerin de kurban kesmesi gerekir” denilmiş ve hacca gitmeyenler de kurban kesmeye başlamış. Ama İslam Dünyasına baktığımızda en çok Türkiye’de hacca gitmeyenlerin kurban kestiğini görüyoruz. Arap Dünyası’nda, İran Dünyası’nda kurban bu kadar yaygın değil.”

Ülkemizin yetiştirdiği İslam Âlimlerinden Prof. Dr. Süleyman Ateş kurban konusunu biraz daha cesur ele alıyor gazetesindeki köşesinde:

“Kurban farz değil, Peygamberimizin açık ifadesiyle Hz. İbrahim’in sünnetidir. Kurbanın farz olduğunu söylemek hayvan katliamına yol açar. Hac Suresi’nde kurban kesmek emredilmez. İslâm’dan önceki cahiliye dönemi Arapları da hacda kurban keserlerdi. Ancak onlar, kurbanı putlarının adlarını anarak keserlerdi. Yani ibadete şirk karıştırırlardı. Tevhide aykırı olan bu durumun düzeltilmesi için kurbanlık hayvanlar boğazlanırken yalnız Allah adının anılması emredilmektedir. Emredilen kurban kesmek değil, hayvan keserken sadece Allah’ın adı anılarak kesilmesidir. Hayvan üretimi ve et ürünleri konusunda sıkıntılı geçen bu yıl, kurban kesme sünneti yerine, Kur’ân’ın vurgulu emirlerinden olan sadakaya ağırlık verilmesinin, kurbana verilecek miktarda veya daha fazla bir paranın yoksullara dağıtılmasının, dinin ruhuna ve amacına daha uygun olacağını düşünüyorum.”

Zülfü Livaneli Londra izlenimlerini kaleme alırken evrensele dönük kent yapılanmasına vurgu yaparak: “Zaten dünyadaki en çekici şehirler, bir kültür zenginliğinin boylar soylar karmaşasının yaşandığı yerler. Tek ırkın, tek kültürün, tek dilin baskın olduğu şehirler çok itici ve sevimsiz geliyor bana. “ dedikten sonra İstanbul’un da eski çok kültürlü hüviyetine dönmekte olduğundan memnuniyetle bahsediyor.

Beşir Ayvazoğlu Zaman’da oldukça edebi ve sanatsal bir dille mevcut kıssadan hareketle sorguluyor kurbandan asıl muradın ne olması gerektiğini:

“Sen de İbrahim gibi kendi İsmail’ini getirmelisin Mina’ya. Senin İsmail’in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim’in İsmail’i sevdiği kadar sevdiğin bir şey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmen…i engelleyen, seni eğlendiren, hakikati duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah’a yaklaşmak istiyorsan, İsmail’i Mina’da kurban etmen gerek. İsmail’in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail’in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır.”

Radikal’de Eyüp Can, bayram temennilerini Kurbanın Kurbiyet anlamı çerçevesinde sunuyor:

“Hayat bir alış veriş. Kurbansa ne tek başına kan dökme ne el etek öpme ne de deliler gibi tüketme. Almadan vermek Allah’a mahsus… Madem bugün almadan verme günü… Yaklaşın, yakınlaşın… Çünkü kurban sadece yakınlaşma… Bayramınız yakın olsun.”

İlahiyat hocalarından Tefsir sahibi Prof. Bayraktar Bayraklı, geleneksel- zahirî yorumların dışına çıkarak Musa’nın asası hakkında nakil tefsirciliğinin aksine yeni şeyler söylüyor:

“Ayetlerde yer alan “asa” kavramı “benliği” ifade etmektedir. Yüce Allah, benliğin neye yaradığını Hz. Musa’ya sormuş, o da faydalarını sıralamıştır. Yüce Allah, Hz. Musa’ya daha başka faydaları olabileceğini ifade etmektedir. Yüce Allah, benliğinden sıyrılmayı ifade eden “Yere at” emrini ona verdi. Atınca, yılana dönüştü. Böylece, benliğin insanı zehirleyen ejderha olduğunun farkına vardı. Böylece, benliğin insanı zehirleyen ejderha olduğunun farkına vardı. Hz. Musa ejderhadan kaçtı. Bu kaçış bize, insanlar benliklerini öne çıkarırsa diğerlerinin onlardan kaçacağını ifade etmektedir. Yüce Allah, ejderhayı almasını ve onu eski haline dönüştüreceğini söylemiştir. “Eline almak” benliğe sahip çıkmak, kendisini benliğinin emrine değil, benliğini kendi emrine alması ve disipline etmesi demektir. Disiplin ve hâkimiyet, ejderhayı asaya çevirir. Ayetlerde yer alan bütün bu değişimler, benlikten sıyrılmanın önemini göstermektedir.”

* * *
Bayrama doğru okuduklarım bunlardı. Paylaşmadan duramadığım için internet ortamlarında ve ikili sohbetlerde de bunları gündeme taşıdım.

Açığa çıkan görüşlere katılanlar olduğu kadar hayıflananlar, “Emperyalist güçlerin ülkemiz ve dinimiz üzerine oynadıkları oyunlara gelmek”ten dem vuranlar, “Her gün din konusunda yeni bir şeyler çıkıyor, bu işin sonu nereye varır?” diyerek dini koruma (!) kaygısı taşıyanlar, bilineni- alışılmışı- yerleşik olanı sorgulamak zor geldiği için olsa gerek hakaret edenler, yafta yapıştıranlar da oldu hani…

Gündeme gelenlerin hepsinin verdiği işaret; kuşkusuz Yenilenme Dalgalarının iyiden iyiye şiddetini artırdığı idi. İnsanlık Ailesinin 2012 dönemecine; düşünsel, bilimsel, sosyal, bireysel dönüşümlerin hız kazanacağı yeni devreye yaklaştığı bugünlerde oldukça keskin son  virajda savrulmak da vardı kontrolü elde tutarak kolaylıkla geçmek de…

Konuları paylaştığım ortamlarda şahit olduklarım mı?..
Dile getirilenler karşısında orta yaşlıların yüzlerinde hafif bir tedirginlik ve altına gizlenmiş “Doğru söylüyor ama alıştık be birader bunlara. Nasıl değiştirebiliriz ki alışkanlığı? Toplumun, çevrenin tepkisini nasıl göğüsleriz? Yeni şeyler söyleyenler taşlanıyor, dışlanıyor. Risk almak kolay değil” ikilemi okunuyordu. Ama anlaşılan o ki; gelişen ve değişen şartlar altında onlar da yenilenmenin gerekliliğine -en azından- iç dünyalarında ikna olmuşlardı. Kilit; ikna olduklarının yaşamına geçme konusunda cesaret edememek ve biraz da yalnız kalmaktan ürkmekti!

Yerel- Kültürel Değerleri güçlü olanlar ile medyatik gündem odaklı düşünen ve değerlendirenler ise önce sert bir tepki verip peşinden; “İyi ama ne gerek var kardeşim?… Bin yıllık şeyleri değiştirmek mi lazım entel olmak için?.. Şöyle prensiplere uyarak yazıp konuşsanız kıyamet mi kopar?.. “ demekten kendilerini alamadılar. Onlara göre yazarlar, düşünürler, âlimler gerçeğe ulaşmak için değil, öne çıkmak, şöhret olmak, gündemde hep önde kalmak için bunları söylüyordu.

Konular biraz daha içlerine dokunanlar ise; “Bunları ortalık yerde değil de seninle şöyle baş başa bir değerlendirelim” diyorlardı…

Ziyaretinde bulunduğum aile büyüğüm – doğrusu onun ne düşündüğünü de içten içe çok merak ettiğim halde- sohbetlerde yorum yapmazken geri dönüş yolunda gece yarısı cebime çektiği mesajında; “Yorumsuz paylaşımlarına aynen devam et. Bil ki ben çok keyif alıyor ve seni destekliyorum” diyordu… Benim için en anlamlı yaklaşım da buydu.

Görülen o ki Risalet Irmağının çağıltıları bir şekilde gönül bahçelerini serinletiyor ama yüzme bilmeme sıkıntısı, evleri su basma korkusu, ürünlerin telef olma endişesi bir kısım insanı kararsız bırakıyordu. Bayramın sohbet ve ziyaretlerle yaşanan düşünsel gündemi böyle geçti.

Günlük hayata dönük olarak yaşadıklarım mı?… Bayrama yakın bizim çocukların kedi özlemi yeniden nüksetti. Senelerce dillendirdikleri şeyi hijyenik kaygılar öne sürerek reddetmiştim. Ne var ki, asıl sorun bu değil, bende eksik olan hayvan sevgisiydi. Daha doğrusu hayvana dokunamamak gibi bir korku ile maluldüm.

Nasıl oldu ise ısrarlara dayanamadım. İnternet ortamından tanıştığımız bir hayvan severle randevulaştık. Çocukların siteden seçtiği kediyi almak üzere gittiğimde henüz 3 aylık tekiri bana teslim edecek dostun gözlerinde, seyahat öncesi çocuğunu yakın akrabasına vermek zorunda kalan anne tedirginliğini görüyordum. Minik oğlanı alırken kediciğin onda kalmak üzere hamlesi, onun sevgi sözleri ile hayvancığı teskin çabası beni derinden etkiliyordu. Hele ayrılırken gözyaşlarını saklamaya çalışması!… Hayvan sevgisinin farklı bir boyutu ile tanışıyordum. Oysa oldum olası bu kadarını hep abartılı bulurdum.

Eve getirdiğimiz kediciğin ortama alışması çok sürmemişti. Ne var ki ikinci günün akşamından itibaren başlayan durgunluğu; “Yenidir, alışma sürecidir, geçer” yaklaşımı içinde biraz beklemeyi seçmemiz pahalıya mal oluyordu. Üçüncü günün seherinde iyice halsizleşen tekir 5-10 dakika içinde gözlerimizin önünde ölüyordu. İmsak vaktinde yaşadığımız bu şeyin ne kadar acı olduğu daha önceden anlatılsa inanamazdım. Bizim en küçük evlat hıçkırıklarını koyuveriyor, eşim gözyaşlarını çocuklardan saklamak üzere ayrı bir odaya çekiliyor, bense alacakaranlıkta kediciği evin yanındaki parkta ayak basmayan bir ağaç altına defnediyordum. Bütün bunlar olurken yaşadıklarıma ve hissettiklerime hala inanamıyordum.

Hayvanlara dokunamayan ben, iki gün içinde bir kedicikle hemhâl oluyor üçüncü gün onun kaybının derin acısıyla sarsılıyordum.

Arife akşamı çocuklarla mahalle camiinden çıkarken hüznü sevince dönüştürecek bir bayram hediyesi alıyorduk. Akşam karanlığında el kadar minik bir kedi, yol boyundaki fundalıklar arasından çıkarak dün hıçkırıklara boğulan oğlumun ayaklarına dolanıyordu.  Çocuğun heyecanla, “Baba, duamdı bu benim, bak ayağımıza geldi, alalım n’olur” talebi karşısında direnemiyordum. Oysa evcil hayvan beslemek için aşı, temizlik, veteriner gözetimi şartlarında ısrar eden ben, şimdi nedense kolayca teslim oluyordum akışa… İlk kontrol ve aşılarını hemen yaptırıyor, ailemize katılan “Yumak”ı bağrımıza basıyorduk.

* * *
Evet Dostlar, Yenilenme Dalgaları sahildeki kayalıkları dövmekle kalmıyor, kalıpları kırıyor, takıntıları törpülüyor, vazgeçilmezleri bir bir alt ederek değişmezleri sorgulatıyor, yıkılmazların zeminini çatırdatıyor… Kısacası zamanın hızla “Besmele Yılları” (*) diye işaret olunan sürecin kemaline doğru akışı karşısında hiçbir şey olduğu yerde tutunamıyor, karşı koyamıyor…

Bayram geçti dediysem de insan yenilenme atmosferi içinde yaşanan bayram zevkinin her an devam etmesini istiyor. Bu düşünceler içinde iken Ehlinin müjdeler içeren duası ve Yenilenme sorgulamalarıyla açılan sürecin daha başlarında olduğumuza, bunun artarak devam edeceğine dair işaretleri geliyor: “Allah daimi BAYRAMI yaşatsın bizlere!… Daha bu başlangıç!… Bu ilme şükredenlerden olmayı nasip etsin.”  (Amin)
—————