Dolduruşa Geliyoruz

Dolduruşa Geliyoruz

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Gün geçtikçe çalışma sistemi farklı boyutları ile gün yüzüne çıkarılan beynimizin farkında varmadığımız özelliklerinden biri de; boşluk kabul etmeyerek boş gördüğü her alanı bir şekilde tamamlamasıdır.  Bunun tipik örneklerini sinema filmleri ve dizilerde görebilirsiniz.

Bir aile yaşamı yansıtılırken önce apartman gösterilir, sonra oraya yönelen fertler ve aniden geçilen salon sahnesi!… Beyin, aradaki boşluğu tamamlar ve hiç de gerçek olmadığı halde “Apartmanın içindeki salon” hükmünü verir.

Polisiye dizilerin geçiş sahnelerinde Emniyet Müdürlüğünün ana girişi sık sık gösterilir ki olayın orada geçtiği görüşü iyice pekişsin. Oysa polis memurlarını oynayanların kullandığı mekan da ailenin yaşam alanı da gösterilen binalar değil; başka başka yerlerdeki film stüdyolarıdır!…

Beynin bu özelliği, sinematografinin de esası olmuştur. Ekran karşısına kendimizi kandırmak, senaristin kurduğu hikâyeye kapılmak için oturmamız, pek de tuhaf gelmez sorgulamadığımız, farklı açıdan değerlendirmediğimiz sürece…

“Konunun tasavvufla alakası ne ki?”, diye düşündüğünüzü biliyorum. Ona geliyoruz.

Beynin, hiç de gerçek olmadığı halde boşluk tamamlama özelliği ile gerçek gibi hüküm vermesinin İslami Literatürdeki adı; ZANN…

İşte bu özelliğe işaretle ayette şu vurgu yapılır: Ey iman edenler! Zannın çoğundan (doğruluğundan emin olmadığınız konuda fikir yürütmekten) kaçının! Muhakkak ki bazı zanlar suçtur (şirk veya şirke yol açar)! (Hücurat-12)

Sadece filmlerde değil, günlük yaşamda da bu özellik çoğumuzu tesiri altına almıştır.

Bir kadınla bir erkek zaman zaman görüşüyor mu?.. Boşluk dolduran beyin, “Gizli İlişki”den tutun da “Zina”ya varana dek bir dizi hikaye uydurmakta hiç gecikmez!…

Siyasetçi, toplumsal barışa yönelik görüşler mi dillendiriyor?.. Boşluk; “Ülke elden gidiyor” feryadı ile doldurulur çoğu beyinlerde!..

“Evrensele açılmak”, “İnsanlığı bir aile olarak sevmek ve kucaklamak” vurgulandığında ani bir refleksle “Milli değerlere sırt dönme” yaftası yapıştırılır gene boşluk affetmeyen beyinlerce!…

Beynin bu özelliği toplum yığınlarınca o derece kanıksanmış, o derece içselleştirilmiştir ki ata sözleri ve deyişler dahi buna göre şekil alır. İşte iki örnek:

- ATEŞ OLMAYAN YERDEN DUMAN ÇIKMAZ!
- ŞUYUU VUKUUNDAN BETER..

Birinci sözde beynin boşluk dolduruşu; gerçeğin farklı boyutlarının olabileceği ihtimalinin önünü kesecek biçimde tek nedene bağlanarak kesin yargıyla dondurulurken; ikincide boşluk tamamlama sonucu varılan hüküm, olayın gerçeğinden daha üstün tutularak hakikatlin bilinçli olarak örtülmesi normalleşmektedir…

Her iki durumun da ne derece feci bir değerlendirme ve perde olduğunu düşünen beyinlerin takdirlerine bırakıyoruz.

 

Beynin boşluk tamamlama özelliği sonucu ağırlıkla negativite (şeytaniyet) etkisi altında açığa çıkan “olumsuz hüküm koyma” tavrının adı da SUİ ZANNdır ki; “Ölü kardeşinin etini yemek” olarak tasvir edilmiştir yukarıdaki ayetin devamında.Tecessüs etmeyin (merakla başkalarının özel yaşantısını araştırmayın)! Kiminiz de kiminizin gıybetini yapmasın! Biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bundan tiksindiniz! Allâh’tan korunun! Muhakkak ki Allâh Tevvab’dır, Rahîm’dir.(Hücurat-12)

Konuyu bir de Rasülullah’(sav)ın gözlerinden görmeye çalışalım mı?…

Acaba O Muhteşem Beyin, O Muazzam Gönül, boşluk tamamlamaya karşı nasıl bir yaklaşım ortaya koymuştur?.. Öyle ya, beynin genel bir işleyişi bu ise, Rasülullah da şüphesiz bir beyinden bu alemi seyretmiş ise, acaba nasıl davranmış, bu özelliğe karşı nasıl bir duruş geliştirmiştir?..

Usame Bin Zeyd (r.a), savaşta bir müşriği yere yıkıyor. Müşrik o an Kelime-i Şehadet getiriyor. Fakat Üsame “Nasılsa bu, can korkusu ile bunu söyledi” diyerek itibar etmiyor ve kılıcını indirerek adamı öldürüyor.

Savaş sonunda durum Efendimize (sav) arz ediliyor. Efendimiz; “Demek sen, La ilahe illallah diyeni öldürdün ha Üsame?” deyince Üsame; “Ama Ya Rasülallah o samimi değildi, can korkusu ile bunu söyledi” deyince Efendimiz; “Kalbini mi yardın Üsame?” diyerek Celalleniyor…

Savaş dönüşü Medine’ye girene dek Allah Rasülü ikide bir Üsame’ye dönerek hüzünlü bir ses tonuyla: “Demek sen La İlahe illallah diyeni öldürdün ha Üsame?” diye o kadar tekrarlıyor ki Üsame (ra) o gün şöyle diyor: “Böyle bir günahı yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdim. Keşke ben daha önce değil de bu savaştan sonra Müslüman olaydım da üzerimde böyle bir günah taşımasaydım!…”

Boşluk tamamlayan beyin, Üsame’nin zihninde “Nasılsa can korkusu ile söylüyor, samimi değil, öldür!” vehmini uyandırırken Rasülullah, olayın göründüğü gibi olmayabileceği gerçeğini görerek “Kalbini mi yardın?” sorusunu yöneltiyor…

Bu sahnede, karşımızdakinin sözünü- fiilini değerlendirirken beynin dolduruşuna gelmemek üzere vehme prim vermemenin önemini gördük Asr-ı Saadet ufkundan…

Boşluk tamamlamaya karşımızdaki cihetinden kendimizde prim vermemek ne kadar mühimse, karşıdaki insanların bu özellikle günaha düşmesine sebep olmamak da bir o kadar önemli…

Şimdi bir başka Asr- ı Saadet sahnesinde de bunu seyredelim…

Efendimiz Medine’ye akşam karanlığının çökmeye başladığı saatlerde yanında eşlerinden Safiye Annemiz olduğu halde evinden bir yere doğru çıkıyor. Yürürlerken sokak başında sohbet eden iki genci fark eden Efendimiz hemen onların yanına giderek şöyle diyor:
-    Yanımdaki bu hanım, nikâhlı eşim Safiye’dir gençler!

Gençler:
-    Aman Ya Rasülallah! Biz sizden nasıl şüphe ederiz?.. Ne demek? Lütfen buyurunuz, deseler de Alemlerin Efendisi aynı cümleyi tekrar edip ilave ediyor: “Yine de bilin istedim!…”

İşte bu da, dışımızdakilerin beynindeki boşluk tamamlama özelliğine karşı alınmış bir tedbir
ve duyarlılıktır…

Beynin, -güya- birlik ve bütünlük adına boşluk tamamlama oyununun ne acı neticeler doğuracağını Üsame’ye Celallenerek fark ettiren Efendimiz, diğer insanların bu özellikle günaha girmelerine de set çekmek, beynin, dolduruşuna gelmemek adına yanındaki eşi hakkında, hiç de mecbur olmadığı halde açıklama yapıyor.

***

Aslında beyin bunu bize pusu kurma yada kötülüğe çekme adına da yapmıyor, biliyor musunuz?.. Dürüstlüğünden yapıyor. Hile nedir, bilmiyor beyin!… Görünenin, göründüğü gibi olmayabileceğini aklına dahi getirmiyor!…

Oysa hem dünyevi hem de evrensel işleyişte gerçek o kadar farklı ki, görünen ve algılanandan!.. Bunu ancak farklı yerden de bakabilmeyi, başka açılardan da seyredebilmeyi, genelin hatırına gelmeyen boyutlardan da değerlendirebilmeyi akledenler sezecekler…

Görünen; bazen o derece yanıltıcı olabilir ki, gerçek o an hayalinizin çok çok ötesindedir…

Bunu çoğunuzun bildiği bir hikâyede izleyerek konuyu toparlayalım.
Çok dikkatle okuyunuz lütfen. Bakalım nasıl dolduruşa geliyormuşuz?..

Dağ köyünde yalnız yaşayan bir hanım ormanda bulduğu yaralı gelinciği eve alıp bir süre beslemeye devam etmiş… Hayvanın bebeğe yaklaşmamasına da azami dikkat ediyormuş… Komşuya gittiği bir gün, dönüşte gördüğü manzara karşısında dehşetle irkilmiş. Çünkü gelinciğin ağzı kanlar içinde imiş.

Derhal aklına; “Bu hayvan bebeğimi öldürdü” fikri geldiği için çılgına dönen hanım, eline aldığı bir sopa ile hayvancığı oracıkta öldürmüş… Nice sonra içeriden bebeğin ağlama sesi gelip de beşiğe yöneldiğinde korkunç gerçeği fark etmiş.

Yerde ölü bir yılan parçalanmış vaziyette uzanıyormuş. Meğer, bebeğe saldırmak isteyen yılana o gelincik karşı durarak bebeği korumuş!… (…)

Kur’an’da şu mealde ayetler de var değil mi?…

Ne oluyor size! Nasıl hüküm veriyorsunuz? (Kalem-36)
Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz? (Saffat- 154)
Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Yunus- 35)

Olup bitenler hakkında hüküm Allah`a aittir. ( Fatır-4)
Değerlendirmeyi (Ulûhiyet hükümlerine göre) adaletle yaşayın ve mîzanı dengelemede yanlış yaparak hüsranı yaşamayın! (Rahman- 9)
Hüküm, Âliyy, Kebîr olan (açığa çıkan kuvvelerinin hükmediciliğini reddedemeyeceğiniz) Allah`ındır! (Mü’min- 12)

***

Boşluk sevmiyor beyin. Boş bulduğu yeri dolduruyor. Bunu bütünlük ve birliği sağlamak üzere yapıyor hem de… Ne garip değil mi, birlik ve bütünlük adına gerçekten perdelenmek!!! Birleştirmek adına bölünmüşlüğün en sefil halini yaşamak…

Ehli Zatlar, genele dönük hitaplarında boşluk tamamlamayı hiç olmazsa iyi yönde kodlamak için HÜSNÜ ZANNı; yani görünen ne olursa olsun pozitif ve hayır yönünde değerlendirmeyi önermişler insanlara…

Daha bilinçli, daha düşünen ve daha farkında olmak isteyenlere önerilense HİÇ HÜKÜM VERMEDEN YORUMSUZ SEYRETMEK; GÖZLEMCİ OLMAK!…

Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda beynin dolduruşuna gelerek yaptığımız değerlendirmeler karşısında derin bir pişmanlık ve acı duymamak elde değil… Olan oldu, geçen geçti, sonuçlar olduğu anda kayda girdi zaten… Geçmişin telafisi yok sistemde.

Ya fark ettikten sonrasını düzenlemek? Ya ileriyi programlamak?…

İşte onun çaresi yine beynin programlanabilme özelliğinde saklı…
Format atarcasına programlanabilmesi, elimizdeki en büyük avantaj…

Yeni programı yüklemeden önce eski dosyaları düşünce sistemimizden de fiillerimizden de kaldırmalı; tevbe ve istiğfar etmeliyiz… “Yorumsuz Seyir” ve “Her Anımıza Hakim Olacak Farkındalık” talebi ile dua etmeliyiz!…

Ya Rabbel Alemiyn!

Beynimizin vehimle doldurduğu boşluklar da, onlara göre değerlendirmelerimiz de senin  bizde dilediğin Gaflet Tecellin idi. Dileyen sadece sensin, bizim varlığımız yoktur yanında.

Gaflet Tecellinden Yakiyn Seyrine, Dalalet karanlığından Hidayet aydınlığına, Beşerce Hüküm vermekten İlahi Hükmüne yöneliyor, senden sana sığınıyoruz!….

Dileyen sensin!… Dilediğini oluşturan da sensin!.. Vermeyeceğini istetmez, istetmediğini vermezsin!… Şükredende artırdığını, nankörde kilitlediğini bilerek şükretmeyi diliyor, nankörlükten sana sığınıyoruz!

Bizi, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa nefsimizin pardon zihnimizin eline bırakma!… Gözle değerlendirenlerden değil, gözde göreni fark ederek seyredenlerden eyle bizi! Kalbimizi sevginle doldur ki, dolduruşa gelmeyelim…

Selam Olsun Özüne Yönelenlere.
Selam Olsun Özüne Yönelenleri hiç ama hiç yalnız bırakmayarak paha biçilmez gerçeklerle yüzleştiren Allah Ehline…