Kulillâh, sümme zerhum….

Kulillâh, sümme zerhum….

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

….kulillahu sümme zerhüm fiy havdıhim yel’abun;
“Allâh” de, sonra bırak onları daldıklarında oynayıp dursunlar!
(En’am-91)

Bütün bilgi ve düşünce disiplinlerinde olduğu gibi Tasavvuf sahasında da bazı vecize ve düsturlar paylaşanların dilinde slogan ve klişe olmaktan kendisini kurtaramamıştır. Büyük işaretlerin klişeleşerek dahi olsa gündemde kalması bir yönüyle iyi gibi gözükse de, sloganlaşan her gerçek gibi içinin boşaltılması, asıl hakikatlerinin örtülmesi de sık görülen bir durumdur ki; insanı asıl yönelişten alıkoyar. Tabiri caizse, klişeleşeye dönüşen hakikat anahtarı; çocuklar elinde oyuncak olup lay lay lom seanslarına malzeme olur ama bir türlü hazine odasının açılması akledilemez.

“Hak Gör, Hoş Gör” “Varlık Tek” vb cümleler sakız gibi çiğnenirken, onların yaşamı nasıl ortaya konur, doğrusu pek detaylı düşündüğümüz söylenemez. İşte o tür cümlelerden birini ele alıyoruz şimdi: “ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK!..”

Konu Tevekkül ve Teslimiyetse, konu Belaya Sabır ise hemen gündeme çekilen bir ayettir bu. Ve yukarıda bahsettiğimiz talihsizlik sonucu “ALLAH DE!” emri, her bireyde bir başka yorumlanır… Kimileri bunu, “Düşmanlara meydan okumak” diye alırken, kimileri “Hiçbir şey yapmadan işlevsiz kalarak –güya- tevekkül etmek”, kimileri de “Dışarıda bir Yüce Güce olayı havale etmek” şeklinde anlamaya devam ederler.

Hepinizin malumu olan bu emri, nasıl ve hangi düşünce- çalışma aşamalarından sonra kendimizde açarız, zannediyoruz asıl konuşulması gereken budur.

Kur’an-ı Kerimde “KUL” kalıbı ile gelen ve genelde “DE Kİ” şeklinde yüzeysel tercüme edilen kavram; SÖYLEMEK- DİLE DÖKMEKten ziyade BİR HALİN YAŞAMINI ORTAYA KOYMAK diye ele alınmalıdır. Bu nedenle; “ALLAH DE!” emrinin sözle “Allah kelamını söyle” değil; “ALLAH İSMİYLE İŞARET EDİLENİN BAKIŞIYLA OLAYI DEĞERLENDİR, BUNU KENDİNDE YAŞAMA GEÇİR” demek olduğunu hatırlatalım…

Bu bizde nasıl açığa çıkar?…
Neler yaşanmalı ki ALLAH’ÇA DEĞERLENDİRME haline geçebilelim?…

Hemen şunu söyleyelim ki ayetteki akışta da zikredildiği gibi insan, genellikle bunalım halinde, sabrı gerektiren durumlarda, bela tabir olunan imtihan sahnelerinde güçlü sığınak arayışı ve kurtarıcı beklentisi içine girer. Beşerin doğal bir halidir bu. Kınanası da değildir. O güçlü el ve kudretin nerede, nasıl vücut bulacağı işin püf noktası. Dilerseniz bunları aşama aşama maddeler halinde konuşalım.

Başınızda sıkıntı gördüğünüz bir durum var ve siz kilitlendiğiniz noktayı açmak, kalıbınızı kırmak, geçemediğiniz seti yıkmak, kısacası çözemediğinizi okumak istiyorsunuz. Adeta karanlık bir tünelde ışık bekliyor, ilk huzme sızıntısında nura koşmak istiyorsunuz. Olayı tefekküre ve fiile geçirmeye nereden başlayalım?…

1- Kendinden Kendineliği Fark Etmek: “Senin dünyanda ne yaşanıyorsa sendendir” dostum. Her an, halimizle, düşüncemizle, bakış açımızla, fiillerimizle evrene dalga yaydığımız gibi, aynı zamanda dalga çekmekteyiz. Yani beynimizle, bazen çekme bazen itme uyguluyoruz evrensel dalga okyanusuna… Yani, çekerek üstüne alan da, iterek kendinden uzaklaştıran da biziz. Başkaları değil… “Tohumu senin toprağında olmayan bitki senin bahçende açmaz!” Her ne ki senin dünyana girmiştir, kökü sendedir. Sende olmayan dışarıdan sana gelmez. Gelse de göremezsin zaten, çünkü sende onu algılayacak ve değerlendirecek veritabanı yoktur!

Ne demeye çalışıyoruz? Yaşadığı sıkıntılı sahnelere; “Haksızlığa uğradım.” ”Filanca bana zulmetti”, “İnsanlar beni anlamıyor”, “Çalıştığım halde her şey ters gidiyor”, türünden değerlendirmelerle yaklaşanlar, kesinlikle “ALLAH DE!” emrinin gereği olan huzur ve eminliği yakalayamazlar! Çünkü öteden, uzaktan, başkası ve gayrısı bataklığından bakarak olayı okumaktadırlar ki, bu tür bir okuma şirkin; azabın ta kendisidir. Şirk olan yerde iman barınamayacağı için “ALLAH DE!” halinin burada açılması imkânsızdır.

O halde 1. şart “Yaşam tamamıyla senden açığa çıkanların sana dönüşünden ibarettir. (AH)” prensibinde ifade edildiği üzere sebep ve nedenleri kendimizde aramak ve bulmaktır!… Bunlar bu şekli ile tespit edildikten sonra yola devam edilebilir ancak.

“Ellerimizle ürettiklerimizin sonuçlarını yaşarız” daima. Buradaki “eller” tabirini sadece “fiillerimizin sonuçlarını almak” diye okumak da yetersizdir. Düşünceler, fiillerin hammaddesi olduğuna göre kişinin düşünsel ve duygusal boyutta ürettiği ve sürekli beslediği hırslar, hasetler, tepkiler, öfkeler, tutkular, takıntılar, aşırılıklar vb de “eller” kapsamı içindedir ve biz bunların da bedelini öderiz, ödemekteyiz an be an…. Kaçırılan en önemli nokta da burasıdır aslında. “Fiilim düzgün, yanlışım yok ama bu başıma niye geldi?” diyen insana şu sorulmalıdır: “Kafan düzgün mü?” “İçin düzgün mü?…” İçin kurt kaynarken, kafan karmakarışık dalga anaforları içinde çalkalanırken fiilin düzgün olmuş neye yarar?…

2- Tevbe ve İstiğfar Geçidi: Dışarıyı suçlamaksızın, topu taca atmadan olayı okuduktan sonra yapılacak ilk iş; Tevbedir. Tevbe, o fiilin bir daha kendinden açığa çıkmaması yönünde gayret talebidir özünden. Bir daha işlememe yönünde kendini kodlamaktır. Tabii ki bu sadece “Yapmayacağım bir daha” diye lafla olayı konuşmak değil, yapmama yönünde küçük fiillerle adeta kendinde oluşan yerleşik algıyı değiştirme çabasıdır.

Mesela savurganlığı yüzünden maddi açıdan batan ve hacizle karşı karşıya kalan biri mali disiplinini düzenlemeksizin hala aynı harcama tarzına devam ediyorsa, evinde ve işyerinde tutumluluk tedbirleri almıyor, yaşam standardı ne yapabilirim ki diyerek avunuyor ama mali durumundaki yanlış gidişin düzelmesini de istiyorsa ne tevbe etmiştir, ne de değişme sözü vermiştir. O sadece kendini kandırmaktadır.

İnsanlar arasında dedikodu, haset ve iftiraya uğrayıp türlü fitnelerle başına çorap örülen biri, çevre- arkadaş değişikliği, ev değişikliği, iş değişikliği hatta semt- şehir değişikliği gibi radikal kararları hayata geçirememiş ve hala eski çevresi ile duygusal bağların neticesi olan beraberlikler içinde ise, tevbe etse ne olur ki?…

Tevbe, işlenen yanlışı fiili bazda düzelmek üzere gene fiile ve dış hayata dönük uygulamaları yaşama geçirmek diye kısaca geçelim burada. Daha geniş tevbe tahlillerine girecek değiliz.

İstiğfar ise; yaşanana pişmanlık ve yanma ile değil şükürle, hamdle ortaya konacak bir haldir. Tevbeden istiğfara geçen kimse “Rabbim bu verdiğine de şükürler olsun. Dersimi ve ibretimi aldım, bundan böyle yoluma daha sağlam adımlarla yürüyeceğim” diyerek adeta yanmasını sona erdirmekte ve yeni ufuklara açılmayı talep etmektedir. İstiğfar kavramının çeşitli boyutlarına da girmeden kısaca geçiyoruz.

İstiğfar ve tevbe edenin bir gerçeği daha görmesi elzemdir Allah diyebilmesi için.

3- Cehennem; Rahmettir: İmtihan ve bela sahneleri ile yanmak Rahmettir. Yani kişinin arınmasına vesiledir. Şükredilesidir. Siz, size acı veren bir olay yaşadınız öyle mi? Önce elhamdülillah deyiniz. Şükür ki, beyninizde ürettiğiniz, beslediğiniz bir yanlış erkence açığa çıktı da önünüze geldi… Şükür ki dünyada önünüze geldi… Şükür ki; fark edin diye çıplak biçimde gözler önüne serildi…

Sorarım size, içinde büyük bir urla, kanser olduğundan habersiz olarak senelerce gezip, ur metastas yaptıktan sonra fark etmek mi iyidir, yoksa erken teşhisle bir an evvel haber almak mı?… Önümüze gelen bela ve acı sahnelerinin erken teşhis olduğunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmayalım. Teşhis erken yapılmış ise tedavi imkânı çok daha geniş ve zengin olacaktır. İşte buna şükredilir… İşte bu noktada çektiğiniz acı, yaşadığınız sıkıntı, rahmettir, lehinizedir. Çünkü size yanlış bir fiil ve düşünceden arınma imkânı bahşetmektedir…

Bunu fark ettiğinizde yaşanan acının sizi yakması son bulmuştur artık. Çünkü isyan ve tereddüt içinde değil, şükür ve eminlik içindesinizdir artık.

4- İlim Ukalalığı İle Egoya Prim Vermemek: Bazı dini ve tasavvufi bilgiler dahi egoyu besler biliyor musunuz?… İşte onlardan bir kısmı; “Allah belayı sevdiğine verir…” “ Belası çok olanın derecesi yükselir”…”Hem, nebiler, rasüller, veliler de çok imtihan çekmiştir”..

Hayır efendim. Biz, gerçek de olsa “ALLAH DE” emrine yol aldığımız bu aşamada bu sözlerin dillendirilmesine karşıyız…

Sen, adam gibi davranma, sen, önüne geldiği gibi yaşa, sen, içinde bin bir karmaşık duygunun ve şartlanmanın oluşturduğu girdapla kendini yakacak sahnelere sebep ol, sonra da de ki; “Allah belayı sevdiğine verir”…. Hayır efendim, hayır… Yok öyle üç kuruşa beş köfte… Önce adam olacağız… Önce haddimizi, edebimizi bileceğiz… Önce, kendim ettim kendim buldum, diyeceğiz…

Tasavvufi kavramlar sizin egonuzu beslemek için var değil!.. Özür dilemesini, helallik almasını, gerçeği kabullenme babayiğitliğini göstermeyeceksin, ama Allah belayı sevdiğine verir cümlesinin ardına saklanacaksın öyle mi?… Sistem yutmaz kardeşim… Sistem affetmez kardeşim… Ukalalık; ödenecek bedelleri çok daha artırır, haberin olsun!… Onun için lütfen edeb, illa edeb, illa edeb!…

İlim ukalalığının lüzumu yok. “Belası çok olanın derece yükselmesi” de, “İdraki açılacak olanlara çok bela gelmesi” de bir sistem gerçeğidir ama şimdilik senin bunlarla işin yok. Anlaştık?!..

5- Korkuyu Yenmek: Korkan; egodur! Sahiplenen; egodur… Kaybetmek istemeyen; egodur… Sahiplikleriniz ne kadar çoksa korkunuz o oranda fazlalaşır… Ve korku, hiçbir açılıma izin vermeden kişiyi olduğu yere kilitler. Korkular aşılmadan, benlik yenilemez.

Değişim ve dönüşüm için hicret de lazımdır, yıkım da lazımdır, temizlik de lazımdır. Evden işe işten eve, her şey süt liman tıkırında yürüyecek, hiçbir kalen yıkılmayacak, hiçbir duvarına kurşun sıkılmayacak, camına taş atılmayacak da ehh bir de Allah’a erivereceksin!… Keşke o kadar ucuz olsaydı!…

Özüne doğru yola çıkmışsan, göze alacaksın dostum… Yeri geldiğinde terk etmeyi, yeri geldiğinde ayrılmayı, yeri geldiğinde uzaklaşmayı, yeri geldiğinde ne pahasına olursa olsun en kutlu değerini yere serip üstünden yürüyerek geçip gitmeyi…

6- Zikir Ehline Danışınız! “Fes’eluuu ehlezzikri “ ayetinin bir başka anlam boyutu da KONULARI UZMAN KİMSELERE GÖTÜRMEK VE İSTİŞARE ETMEKTİR. Zikir Ehli, bir başka açıdan tecrübe ve bilgisine vakıf olduğu alanın uzmanı-ehli kimselerdir.

Sizin sağlık probleminiz var ama doktora gitmiyorsunuz! Hukuki sorununuz var avukata sormuyorsunuz. Teknik sorununuz var mühendise uğramıyorsunuz. Napıyorsunuz peki?..

Ya kara düzen metotlarla olayı çözmeye çabalıyorsunuz, yada ben bilirim mantığı içinde vehimlerinizle kurduğunuz dünyada yaşamaya devam ediyorsunuz…. Siz kesinlikle Allah diyemezsiniz dostum!…. Siz korku ve vehmi de aşamazsınız. Siz huzura da çıkamazsınız… Çünkü çok biliyorsunuz. Çok bilene, hiç kimse bir şey öğretemez…. Çünkü dolu kap su almaz. Kapağı dolu imişçesine kapanmış kaba da kimse gelip su dökmez… Kendini ehil zatların tecrübe ve bilgisine kapatan; çölde kafasını kum gömen devekuşundan farksızdır… Ne ileriyi görebilir, ne adım atabilir!

Korkuyu; dost aşırtır!… Seni uçurumlardan kanatlandıracak gene dosttur. Ehil bir dostun varsa korkun kalmaz kardeşim… O nedenle yaşadığın problem ne olursa olsun illa ehline müracaat şarttır.

7- İman ve Eminlik: İmanın bir anlamı da eminliktir. Efendimiz (sav) için söylenen MUHAMMEDÜL EMİN kavramı tarihi nakillerde zikredildiği üzere sadece toplumsal açıdan güvenilir olmak demek değil; neye, niçin inandığının ve gayesinin ne olduğunun eminliği içinde olmak demektir… Yani günümüz tabiri ile ÖZGÜVEN duymaktır.

Özgüven, korku aşılmadan açılmaz. Özgüven duyamayan kimse de kendisi için hayatî atılımlar ve idrak sıçramaları yapamaz. Dolap beygiri gibi belli bir öğreti ve algı çerçevesinde döner durur yol alıyorum, ilerliyorum zannı içerisinde.

Özgüven duyamayanda kudret, kudreti bulamayanda da Allah Deme duruşu açılmaz. O nedenle kişi neye niçin ve nasıl yöneldiğinin her an farkında ve sorgulaması içinde olmak durumundadır.

***

“ALLAH DE!” emrinin bizde açığa çıkması için önemli ve başlıca aşamaları kısaca konuştuk sizlerle…

Ama yine de şunu sormakta olduğunuzu duyar gibiyim;
- İyi de ALLAH DEMEK nasıl bir hal?… Ön hazırlıkları açtınız da, şimdide yaşanacak hali açmadınız…. Allah Diyenin hali, duruşu nasıl olur?… Bu, ona ne kazandırır?…

Allah diyenin, yani Allah Bakışı, Allah Seyri ile değerlendirenin halini çok az da olsa ayetin ikinci kısmı; “ÖTESİNİ BIRAK, DALDIKLARINDA OYNAYIP DURSUNLAR” diyerek açıyor… Asıl mühim nokta da o kısım zaten…

Müsaadeniz olursa o kısmı da haftaya konuşalım olur mu?…

Selam; yaşamımız olsun!..