Kulillâh, sümme zerhum…(II)

Kulillâh, sümme zerhum…(II)

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

….kulillahu sümme zerhüm fiy havdıhim yel’abun;
“Allâh” de, sonra bırak onları daldıklarında oynayıp dursunlar!
(En’am-91)

“ALLAH DE!” emriyle işaret olunan halin yaşamının bizde nasıl açığa çıkarılabileceğini konuşmaya devam ediyoruz. İlk bölümde temel zemin ve ön hazırlık olarak kuşanmamız, yaşantıya geçirmemiz gerekenleri 7 maddede özetlemiştik. Bu ikinci bölümde “ALLAH DE!” emrini yaşayanın değerlendirmelerindeki ana hareket noktalarını, baz alınan yaklaşım tarzını irdelemeye çalışacağız. Bunu yaparken de referansımız elbette yine Kur’an ve ayetin kendisi olacak.

Anladığımız kadarıyla ayetin “ALLAH DE!” kısmı; negatif algıları silme; SONRA  BIRAK… diye başlayan kısmı da pozitife açılma yolu olarak gözüküyor. Bir başka deyişle, yada ezberlediğimiz o tasavvuf kavramları ile söylemek gerekirse “ALLAH DE!” kısmı FENA aşamasını; “SONRA BIRAK…” diye gelişen kısım da BEKA açılımını mecaz unsurlarla ifade ediyor. Neyse, bizim ezbere kavram lakırdıları ile işimiz yok. Görebildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarı ile son veriler ışığında okumamıza devam edelim.

Yine maddeli gidelim ki kolay anlaşılsın… Ne konuşuyoruz?… “ALLAH DE!” halinin kuvveden fiile, düşünceden eyleme, zihinden yaşama çıkarılmasındaki en önemli noktayı konuşuyoruz.

1-Sonra Bırak Onları!… Kim kimi yada kimler kimleri bırakıyor?… “Canım, işte bizi üzenler, canımızı sıkanlar, zarar verenler var ya, onları bırak, ilgilenme, ne halleri varsa görsünler” denmek isteniyor… Öyle mi anlıyorsun?!… Sevsinler anlayışını senin!… Maşallah ne kadar da güzel bir tasavvuf anlayışın var!…

Biz 1. maddede “Her şey kendinden kendine işler, ilk fark edilmesi gereken budur” diyelim, sen de tut bırakmayı gizli öfke ve kinlerini kendi içinde konuşturmak diye anla, sonra bir de bu ayete yaslanarak kendini savun, öyle mi?… Ahhh dostum Ahhh… Bu din senin hırslarını ayet ve hadisle desteklemek için gelmedi.

Bırakılacak olan ne peki o halde?.. Her şey beyninin içinde yaşanıyor değil mi?.. Kavgalarını da hezeyanlarını da hırslarını da sevinçlerini de beyninde filmler ve enstantaneler halinde seyrediyor ve besliyorsun. Dışarıda kimseye bir şey olduğu yok!… Beyninde bazı resimlere öfke kusarak zebanilerini dürttüğünün, uyandırdığının sonra da cayır cayır yakacak kendi cehennemini kendi ellerinle tutuşturduğunun bilincindesin artık değil mi?… Beyninde bazı resimleri hoş görü ile seyredince meleklerini sahneye çağırıp bir cennet oluşturduğunun da farkındasın o halde!?.. Yani, cennetin de cehennemin de kafanın içindeymiş ha?… Ne diyordu merhum büyüğümüz Kenan Rıfai meşhur Nutk-u Şerifinde?

Dünyâ diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mîzân ü sırât’ı mutlaka orda mı sandın?..

Cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın?..

***

Filmler ve entantaneler ile bezeli bir kütüphane şu beyin. İster raftan bol acılı arabesk bir cd  çeker, salya sümük ağlarsın duygusallığı kutsayarak!… İster bol dramatize sahnelerle acı bedenini besler, belası çok olan kolay erer diye de avunursun!… İster rast gele seçtiğin filmi akıl- mantık ve bilim ekseninde okumaya çalışarak seyreder, zevk edersin!… Seçim senin!…

SONRA BIRAK ONLARI ne demekmiş o halde?… Hadi söyleyin, biz bu kadar işaret ettik. Efendim?!…

Sana acı veren, sıkıntı veren, kısacası uyuyan egonu uyandıran; cehennemini tutuşturan filmleri raftan ikide bir indirip durma!.. Bırak kalsınlar öylece yerli yerince, demekmiş değil mi?… Hele sorun kendinize… Rafa konan günü geçmiş filmleri, resimleri (eski yaşanmışlıkları) iki de bir çeker de acı ve hüzün tazeleriz, öfke ve kırıklık büyütürüz kabak tadı verircesine bıkmadan usanmadan, öyle değil mi?…

Filmlerinizi seyredin, sonra koyun yerine… Bırakın lütfen, ellemeyin arşivde uyusunlar…

2- Daldıklarında Oynayıp Dursunlar: Dalınan yer olarak ayette geçen ifade HAVD… Yani Türkçemize de geçen HAVUZ var ya, işte o kelime… Havuz nedir peki?… Kısaca; belirli- sınırlı bir alan içerisine hapsedilmiş su birikintisi… Doğru mu?… Kabaca öyle…

Şu halde karşımızda bizi üzen, geren, korkutan, ağlatan, hayata kahrettiren acılar, bunalımlar yada olaylar dediklerimizin alanı ne kadarmış?.. Ancak bir havuzun içi kadar. Gücü ne kadarmış?… Havuzdaki su kadar… Hacmi ne kadarmış?.. Havuzun kapasitesi kadar!…

Lamba yandı mı?… Üzüldüğünüz, gerildiğiniz, belki günlerce uykusuz kaldığınız olayların hepsi ama istisnasız hepsi, DÜNYA denen kısıtlı FREKANS HAVUZUNDA OLUP BİTİYOR!…. Ehlinin yeni ifadesi ile; DÜŞÜK FREKANS alanında geçiyor hepsi….

Oysa sen üzülüyorsun. Hasta oluyorsun. Korkuyor, panikliyorsun. Neden?… Çünkü bilmiyorsun ki beyin ismi ile işaret edilenin potansiyeli sonsuz- sınırsızdır!… Bilmiyorsun ki Frontol Lobtan Seyir kayda girmez; olaylar ve sancılar dediklerin Amigdala ve Cerebellum arasında yaşanan gelgitlerdir!.. Ve bilmiyorsun ki frontal lob ve epifiz bezi devreye girdiğinde amigdala ve cerebellum teslim olurlar!….

Çok mu beyinsel, pardon bilimsel oldu?.. Hem teslim olacakları garanti mi?… Hadi gene ezberinizdekilerle anlatalım…

İnnehu leyse lehu sultanun alelleziyne amenu ve alâ Rabbihim yetevekkelun;
Gerçektir ki, onun (şeytanın) iman eden ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir sultası (gücü) yoktur! (Nahl Suresi, 99)

Amigdala ve Cerebellumdan açığa çıkan düşük frekansın, dünyevi oluşumların, fiiller dünyasının, senin beynindeki filmlerin gücü ne imiş?… İman ve Tevekkül karşısında koca bir hiç!… Anladın, sadece hiç…

Nasıl gücü olabilir ki?… Havuza mahkum olan timsah olsa ne yazar, yılan olsa ne yazar, bir dolu su olsa ne yazar, sonuçta havuzda işte!…

Havuzun denize ve ırmağa açılımı da akma imkanı nasıl yoksa; filler düzeyinde önüne gelen olayların, sende mevcut sonsuz sınırsız potansiyele uzanması, seni ele geçirmesi de aslında o kadar imkansız!… Ama seni kendinden habersiz olduğun için gönüllü teslimsin sanala azaba o başka.

“Oynama” ve “Oyun” kavramları da Kur’an’da sıkça geçen temel kavramlar… Bunlara uzun uzun girecek değiliz. Ama şu kadarını bilelim ki yaşam dediğimiz, uğruna paralanıp ömür heba ettiğimiz bu boyut; bir oyun ve eğlenceden ibaret… Kimlerdir oyuna dalanlar?.. Ya çocuklar, ya günü gün etme sevdasındaki bilinçsiz yapılar, yada aklını uyuşturan beden- havyanlık düşkünleri… Hepsi de gerçekten kaçışın anlık, sanal mutluluğu için dalarlar oyunlarına…

Öyleyse, yaşadıklarınız bir oyunsa insan alt tarafı bir oyun için bunca kavgaya bunca savaşa bunca gerilime niye düşsün ki?!… Bir oyun için insan neden kendini yıpratsın ki?…

Tüm bunları fark edebilmek, böyle seyredebilmek için ALLAH DEme halini ortaya koyacak esas faktörü neredeyse unutuyorduk. Ayette örtülü olarak işaret edilen o noktayı da 3. maddede ele alıp konu bohçamızı fazla dağıtmadan toparlayalım inşaAllah.