Oyuncak Düşmanı

Oyuncak Düşmanı

Misketlerim vardı. Camdan kürelerim. Arkadaşlarla kasaba meydanlığında mini çukurlar açar, yere diz koyup, ellerimizi toprağa bulayarak gün batana kadar vuruştururduk onları. Kim daha çok misket yuvarlarsa oyuğa, onun torbası dolardı ışıltılı küreciklerle.

Bir gün geldin ve minik oyuğa ayak koydun meşin çizmelerinle. “Misket oynamak yok bundan böyle. Haydi evinize!” dedin. Yerde kalan üç beş taneyi topladım ve soluk soluğa eve kaçtım. Ayağının altındakileri istemeye ise hiç cesaretim olmadı. Gitti caaaanım misketlerim.

Topacım oldu sonra. Misketlerimi almıştın ama topacıma el koyamazdın. Çamura da bulanmıyordum artık. Bulduğum beton zeminlerde çevirip duruyordum kendi halimde. Kurallar, kaideler, fetvalar, geleneklerden yonta yonta yapılan topacım. Onu çevirmek için yere bağlanmalı, yerden kopmamalı, sağlam basmalıydım. Dönüşüne bayılırdım. Döner, döner, döner sanki sema ederdi. Semayı, aşkı sevişim taaa o günlere uzanırmış meğer.

Gene geldin, dönen topacı kaptığın gibi bir hamlede fırlattın taaaa arka bahçelere. “Geçti, bunların günü geçtiiiii, daha ciddi şeylerle meşgul ol” dedin de bahçelere koşmama dahi izin vermedin. “Gidemezsin, gidemezsin gerinin, eskinin nostalji bahçelerine, ileri yürü, çık sokaklardan, açık araziye çık” dedin. Kasaba çarşısının orta yerinde yapayalnız kalıyordum. Artık topacım da yoktu.

Evlerin dışına, yamaçlara koştum arkadaşlarla. Hiç olmazsa uçurtma uçururdum. Oraya da gelemezdin ya!

Uçurtmalarım oldu rengârenk esmalardan. Tefekkür ipine bağlamıştım onları. Mertebeler, makamlar, semboller ve mecazlardan bukleli kuyruklar yapar da eklerdim peş peşe. Güneş açınca seyir ufuklarımda, salardım boşluğa. Düşünce rüzgârlarına savururdum. Havalandıkça gökyüzünde, bizim çocuklar alkış tutardı. Uçurtması en yükseğe çıkana, ipi en uzun olana hayran olurdu arkadaşlarım. Zevkten ayaklarımız yerden kesilir, adeta göklere uçardık bozkır yamaçlarında.

Çeşit çeşit uçurtmalar saldım bahar rüzgârlarına. Kıssalardan, gizemlerden, sırlardan uçurtmalar. Bir gün yaşıtlarımın arasına girdin hışımla. İpleri kestin çakıyla, uçurtmaları yırttın, paramparça ettin hepsini. Sonra sistem dediğin alevli ateşe verdin. Nasıl da ağlamıştık. “Büyüyün artık”, dedin sırtını dönüp giderken. “Gaddar”, diye mırıldandılar ardından. Oysa ben, seni hiç gaddar bilmemiştim. Kızan yanıma nispetle içimde bir ses, seni sevdiğimi, hatta senin de beni sevdiğini söylemekten hiç vazgeçmedi. Ama çocuk benliğim sindiremiyordu yaptıklarını. Misketleri ezmen, topacı atman, uçurtmamı yırtman, bilmem ki sinmiyordu işte içime. Seven, böyle mi yapardı?..

Yakalanmamak için sana, kasaba dışına kaçtım bir dönem. Çember çevirdim yollarda. Hani bilir misin, küçük gazyağı varillerinin baş taraflarından keserdi çemberleri nalbant amca. Bir de ağzı kıvrık demir bir çubuk büker verirdi elimize. O çubuğa çemberi takar, peşinden sokak sokak koşardık.

Uçurtmam yoktu. Topacım da. Artık çemberimle koşuyordum. Peşinden yetişemezdin nasılsa.  Koşuyordum hızla. Hem kasabadan da çıkmıştım. Öylesine mutlu, öylesine özgür, öylesine rahat koşuyor, koşuyor, koşuyordum…

cember-cevirmek_96801

Bir gün dereye paralel patikada ilerliyordum ki ansızın yolumu biçtin!… İşte yine karşımda duruyordun öylece. Ve tuttun çemberimi de çubuğumu da attın dereye.

“Bela mısın beee!..” diye mırıldana mırıldana sulara atladım. Çemberim çoktan yosunlu taşlara çarpa çarpa gitmişti aşağılara. Demir çubuğu dikenli çalılar arasından almam zaten imkânsızdı. Hatta boğulma tehlikesi de atlattım çember peşine yüzerken. Üstüm başım sırılsıklam, ellerim dere yatağındaki taşlardan kesik, yaralı ve yorgun olarak güç bela kıyıya çıktığımda titriyordum.

Umurun bile değildi üzüntüm. Kızdım, perişan oldum ama gene de gaddar diyemedim sana.

Yamaçta, dalları dereye rüku eden, yaprakları suları öpen salkım söğüdün dibinde bekliyordun öylece. Kulübenin önünde muzip muzip gülüyor, ikindi sıcağında söğüt gölgesinde yatan koyunların başında ufku seyrediyordun.

Kulübene çağırdın sonra. “Gel, üşüteceksin, ısın biraz” dedin.

Bana kalsa gelmezdim. Ama tir tir titriyordum. İstemeye istemeye gittim yalnız adamın köşkü dedikleri o kulübeye.

Ocak başında ısınırken havlular verdin. Kurulandım. Sıcak çorba ve taze süt ikram ettin. Kaymak ve bal da vardı en halisinden. İçine şeker karışmamış saf kara kovan balı.

“Bırak beni! Nolur bırak!… Yetmedi mi? Misketlerimi, topacımı, uçurtmamı aldın… Şimdi de çemberim gitti… Derdin ne senin? Gaddar desem değilsin. Şefkatli desem, bu nasıl şefkat? Anlamıyorum, nesin sen, derdin ne ha, nolur söyle, derdin ne?” dedim…

Derin derin baktın kahverengi gözlerinden çakmak çakmak nur huzmeleriyle.

“Beni bırak, derdin ne, her nereye gitsem karşımdasın, niye taktın bana ha, niye?” dedim.

Sustun uzun uzun. Nice sonra; “Hiç” dedin.

Önümdeki bakır tasa ballı süt koyarken gene umurun değildi yaşadıklarım. Yanındaydım ama derdin ben de değildi senin. O halde neden hep karşılaşıyorduk, neden?…

“HİÇ” dedin gene “HİÇ…”

“Oyuncaklarımla derdin ne ?” dedim üsteleye üsteleye!…

- Oynamak için yaratılmadın. Burası oyun yeri değil, dedin kendinden gayet emin bir eda ile.

Oysa ben çektirdiğin onca şeye, elimden aldıklarına, kaybettirdiklerine karşı biraz okşamanı, belki birkaç süslü lafla gönlümü almanı beklemiştim. Oralı bile değildin.

Kalkarken de umursamazlığın sürüyordu. “Az daha otur” bile demedin. “Ya, sana ne, hem benim çobanım mısın sen?” diyecektim ama diyemedim. Bunca ikram, bunca ilgi, ne denirdi, bilmem ki…

Çıkarken son kez sordum:
“Tamam, oyuncak yok. Oyun da oynamam, sonra ne olacak? Eline ne geçecek senin?”

Biraz evvel aklımdan geçenleri okumuşçasına konuştun:

- Hayvanlara, koyunlara çobanlık edilir. Sen İnsansın!”

Sustum, pes ettim artık.
Kapıdan çıkarken gayri ihtiyari tekrar baktım gözlerine. “Güle güle, yine gel” demeni beklemiyordum zaten ama yine gürledin:

- Dilediğin yere git. İstediğin kadar gez- dolaş. Umurum değilsin! Ama bir şeyi hatırla!”

Neyi, dedim iştiyakla. Ne de olsa cevap veriyor, nice sonra bir açıklama sunuyordun.

-    İnsan olduğunu hatırla!!!! Hatırla ki sen bir İnsansın!!!

…………
………………

Tekrar kasabanın yolunu tutarken içimde cevap arayan sorular yankılanıyordu beynimde:

“Her defasında oyunumun bozulması, oyuncaklarımın alınması insan olduğumu hatırlatmak için miydi!?

Hayat, oyun ve oyuncaksız yaşanırsa mı gerçek hayat oluyordu?!…”