Pilavdan Bir Kaşık

Pilavdan Bir Kaşık

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Şirin bir Anadolu kasabasında imamlık yapıyorum. Halk içinde öylesine basit mevzulardan ayrılık gayrılıklar var ki, yan yana iki cami inşa edilmiş, her ikisine de farklı gruplar devam ediyor. İşe camileri birleştirmekle başlamak gerektiğini görüyordum.

Yaşlılar ve ileri gelenlerle istişare ettim. Genel kanı; “Olmaz Hoca, senelerdir böyle bu, biz de isteriz ama olmaz, ikna edemezsin kimseyi.”

Olacak, diyordum olacak. “Benim Dinim İslam’ın anlamı BARIŞ ise, benim Rasülüm (sav) Medine’de bir dizi kabileyi bir araya getiren dünyanın ilk toplumsal barış sözleşmesi Medine Vesikasını icraya koymuş ise, ufacık bir kasabada birlik olmayacak öyle mi?.. O zaman benim burada imamlık etmemin anlamı ne?… Olacak, illa olacak.”

Elime beyaz bir dosya kâğıdı aldım ve tek tek evleri dolaşarak imza toplamaya başladım. Kimini kahvede, kimini tarlada, kimini bağ- bahçede yakaladım insanların. Üç kişi hariç hepsinden imza aldım. O akşam imzaları önüme alıp niyaz ettim Rabbime:

-    Benden bu kadar! Bak olanca gayretimi koydum ortaya. Çoğunu ikna ettim. Üç kişiye gücüm yetmedi. Onlar da sana emanet! Sen işini bilirsin.

Sabah Namazı için uyandığımda kapım vuruluyordu. İmza atmayanlardan biri; “Aman Hoca ver şu kâğıdını imzalayayım. Gece kâbuslardan uyuyamadım” diyerek attı imzasını. Gün doğarken de diğer ikisi geldi camii lojmanına.

Bir toplantı yaparak imzaları muhtarla birlikte icraya koyduk. Artık iki ayrı camide iki ayrı ezan okunmayacak, iki ayrı Cuma kılınmayacaktı.

***
Bahar ayları ile birlikte göçebeler gelir Anadolu kasabalarına. Yamaçlara, köy yakınlarına çadır kurarlar. 10-15 çadırlık bir oba gelip yerleşmişti o bahar. Muhtara; “Gel şunlara bir ziyaret yapalım, hal- hatır edelim, ne de olsa misafirimizdirler” dediğimde göçebe- çingene tabir edilen bu kesime karşı o bildik ön yargılar dile dökülüyordu:

-    Aman Hocam, onlara yanaşmaya gelmez. Gene geldiler işte. Tavuğumuzu, keçimizi, çiftimizi çubuğumuzu korumak lazım. Hepsi hırsız, uğursuz bunların. Satışlarını yapıp giderler bir iki haftaya. İlişmeye gelmez, boş ver hoca.

Hiç umurum olmadı muhtarın sözleri. Cemaatimden iki hacı amcayı ve muhtarı alarak zorla da olsa bir ikindi sonrası çadırların olduğu yere doğru gezintiye çıktık.

Çadır önünde oturan bir aileye selam verdik. Selam aldılar ve derhal kalkarak buyur ettiler. Onlar, “Soframıza buyurun” diyemezlerdi. Bilirlerdi ki; köyden kasabadan kimse onların değil sofrasına oturmak, ellerinden çay bile içmez, şeker dahi almazdı. Utangaç, çekingen, ezik bir halde buyurun dediler, minder açtılar.

Yer sofrasının ortasına konan koca bir sahanda pilav yiyorlardı. Sümüğü ağzına aka aka pilav yiyen ufak bir oğlan çocuğunun yanına oturdum. Onun kaşığı ile başladım pilav yemeye.

Ben sümüklü kaşıktan pilav yerken muhtar ve hacı amcalar da yarı istekli yarı isteksiz oturdu sofraya. Aile şaşkındı ama o an yerleşik ön yargılar kırılmış saniyeler içinde bir dönüşüm yaşanmıştı.

Sonra diğer çadıra, sonra ötekine derken tüm obayı dolaştık. “İşte köyün imamı, işte muhtarı, işte ileri gelenler. Sizler misafirimizsiniz, ne ihtiyacınız olursa haberimiz olsun” dedik ve ayrıldık…

O bahar, köyde kimsenin tavuğu çalınmadı. Göçebeler, halkla güzel diyaloglar kurdu. Ve ilk kez ucuz alış- veriş ortamı oluştu.

………
…………..
Bunları anlatan, Kur’an sohbetlerinde beraber olmakla şereflendiğim Osman Hoca. İşlediğimiz Mümtehıne Suresinin 10. ayetindeki “haram olan kadınları mihirlerini vererek nikahlama” konusunun bâtınını, özde mesajını anlayamamıştık. Ayeti konuşurken bunları sıraladı ve buradaki haram olan kadından kastın; bize o güne kadar açılmamış, kendimize haram saydığımız idrak biçimleri olduğunu, onları elde etmenin ise vereceğimiz mihire, yani bizi zorlayacak bir ödüne bağlı olduğunu pek bir güzel anlattıktan sonra konuyu düğümlerken ekledi:

 

-    Gerek içte ve gerekse dış dünyanızda büyük dönüşümler yaşamanız; sizin için zor görünen, hatta herkes için zor olan bir fiili cesaretle uygulamanıza bağlıdır! Köylünün göçebelerle ilişkisini yeniden düzenlemede kilit nokta; sümüklü kaşıktan pilav yememdi!.. İşte o an, her şey değişti!…
Derin düşüncelere dalıyorum.
Camileri birleştirmek için imza toplardım belki ama o kaşıktan pilav yiyebilir miydim?…
Çingeneler, diğer halklar, alışık olmadığım yaşamlar karşısında duruşum nasıldı?…

Ve taaa Asr-ı Saadete uzandı yolum… Mariye (r.a) annemizi andım… Rasulullah (sav) in gönlünde taht kuran o engin gönlü, o Mısırlı Kıpti hanımefendiyi…“Müminlerin Annesi” şerefine nail olan bir hanımın ırkı Hane-i Saadete girerken, ben hala o ırkın çocuklarının pilav kaşığına takılıyor, onları gönlüme alamıyorum öyle mi?…

Ve Medine’de imzalanan Kardeşlik Sözleşmesi…
Ülkemiz ve dünya milletleri terörle, iç huzursuzluklarla boğuşurken 1400 yıl öncesinde güçlü kabileleri, üstüne üstlük alabildiğine cahil ve ırkçı insanları bir arada tutan o meşhur sözleşme…

Ve akşam televizyon ekranlarına yansıyan bir görüntü; Roman ırkı ile kucaklaşma töreni…
Bir cafede izliyorum programı… Alabildiğine şenlik havası esiyor kapalı spor salonunda. Davullar zurnalar çalıyor, halaylar çekiliyor… Her şeye rağmen hayatı pür neşe, dolu dolu yaşayan bu insanlara imreniyorum…

Yan masadan biri espri ile karışık laf atıyor:
“Binlerce insanı toplamışlar, orasını şimdi kesif bir koku kaplamıştır kardeşim!”

Hemen sokağa atıyorum kendimi. Kesif koku öyle mi?… Allah’ım bu nasıl bir ön yargıdır böyle?!…Yan yana gelmek şöyle dursun, ekranda dahi kokuyu gündem eden insanlar neredeeeee, o kaşıktan pilav yiyen cesur hocalar nerdeeeee?!…

Karmakarışık duygular içinde selamlıyorum kardeşlik öncüleri cesur insanları…
Selam olsun Osman Hocalara!…
Selam olsun Mariye Annemize!…
Ve Selam olsun Alemlerin Efendisine!…