Râinâ – Unzurnâ

Râinâ – Unzurnâ

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

İman edenlerin Rasülullaha (sav) hitap biçimlerini düzenleyen bir ayet-i kerime ile karşı karşıyayız. Konunun detaylı değerlendirmesine geçmeden önce, ayeti sağlam doğrultuda değerlendirmenin ön şartı olan nüzul sebebine kısaca göz atalım.

Ya eyyühelleziyne amenu la tekulu ra’ına ve kulunzurna vesme’u ve lilkâfiriyne azabüneliym;

Ey iman edenler, (Rasûlullah’a) “raina” değil (bizi gözet, bize dikkat et anlamında. Yahudiler raina kelimesini aksan ve vurgulama ile “ahmak” anlamına gelecek şekilde kullanıp hakaret ettikleri için bu uyarı yapılmıştı) “unzurna” deyin ve dinleyin. Kâfirler (hakikati inkâr edenler) için feci bir azap vardır.(BAKARA 104)

Sahabeden bir kısım insan, Efendimize seslenirken “Râinâ” hitabını kullanıyor. “Bize Bak, Bizi Gözet, Bize Dikkat Et” anlamlarına gelen “Râinâ” ile yapılan bu hitap, Yahudilerin alay malzemesi oluyor. Onlar vurgulama ve tonlama ile bu kelimeyi “Ahmak” biçiminde kullanarak akılları sıra Efendimize hakarete yelteniyorlar. Bunun üzerine “Râinâ” kullanılmaması; “Unzurnâ” kullanılması emr-i ilahi ile ikaz ediliyor. Konunun, nüzul sebebi özetle böyle.

Zahiren ele alındığında “Râinâ” ile “Unzurnâ” arasında çok bir fark yok! İkisi de görülmeye dair talepler içeren kelimeler. Ne var ki, olayı sadece bir hitap düzenlemesi olarak görmek, hele hele “Geçmişte Yahudiler böyle yapmış da böyle olmuş” diye ele almak içimize sinmiyor!… Çünkü; Kur’an; Esatıyrul Evveliyn (Öncekilerin Hikayesi) değil!… Risalet; geçmişte düğümlenmiş bir bohça, dürülmüş bir defter değil!… Kur’an; mümin, kafir, yahudi, müşrik vb kalabalık yığınları anlatıyor değil!… Kur’an; tek bir insanı ve hallerini anlatıyor!

Ayeti ŞİMDİ, KENDİMİZDE, BİZDEN BİZE okuyamazsak; asıl mesajın çok uzağına düşmek gibi bir perde çekilecek idrakimize. Elimizdeki doneleri sererek başlayalım:

-          Arapçada bir kaide; iki kelime arasında yazılış farkı varsa, mutlaka anlam farkı vardır.

-          Râinâ; alaya sebep olmuş ise; Unzurnâ düzeltmesi sadece lisanî bir düzeltme değil, anlam ve söylemin hatta algının da yeniden düzenlenmesi demek!

-          Ayetin kâfirlere elim azap uyarısı ile sona ermesi; Râinâ ve Unzurnâ arasındaki farkın hiç de basit olmadığının işareti!

-          İki hitap sonrasında kâfirlerden bahsedilmesi; “Perde çeken” ile “Perde açan” hitap farkına da göz kırpıyor gibi.

-          “De ki” şeklinde gelen hitapların Kur’anda yaşama dönük olduğunu biliyoruz. Burada da “Deyin” – “Demeyin” şeklinde iki ayrı ifade gelişi “Yaşanacak olan” ile “Yaşanmaması gereken” halin dışa vurumu!

 

Şimdi tekrar dönelim ayete, dönelim o iki kelimeye… Râinâ ve Unzurnâ hitabı kime söyleniyor? Rasülullaha. Olayı şimdide ele alırsak Rasülullaha yönelme; kişinin kendi hakikatine yönelmesi… Hitap şekilleri ise bu yönelişin farklı algılama ve değerlendirme biçimleri!.. Risalet Bilgisini ve o bilgiyi bize ulaştıran mahalleri değerlendirmede öne çıkan iki hal ortaya konuyor!.. Böyle okursak, ilk çözümlememiz şu; Ey Hakikat Bilgisini Okumaya Çalışan; Ey Kendi Hakikatine Yönelen; Bu Gerçeği Sana Açana Yönelişin Râinâ Biçiminde Olmasın!… Unzurnâ Yönelişini Hayatına Geçir!

 

Evet, olayı şimdide, şu anda, muhatap yerine kendimizi koyarak okuduğumuzda ilk tespit bu!

 

“Peki ama, Râinâ yönelişi ile Unzurnâ yönelişinin farkı? Hem sonunda elim azap vurgusu? Nedir bu kadar ciddi olan?” diyorsunuz değil mi? Farkı kelime köklerine inerek okumaya çalışalım.

Önce Râinâ Asıl kökü “Ra-A-Ye”. Bu kök; “Bakmak-Görmek-İzlemek-Gütmek” anlamlarına geliyor. Gütme- çobanlık anlamı ile meşhur olmuş. “Râî; Çoban” kelimesini bazı hadisler ve ayetlerde de görüyoruz. Türkçemizde “Gütme yeri, gözleme yeri” anlamına gelen “Merâ” kelimesi de bu kökten.

Ya Unzurnâ? “Na-Za-Ra” kökünden. O da “Bakmak-Görmek” anlamlarına. Türkçemizde “Nazar, Manzara” kelimeleri bu kökten. Nazariye; bir görüşe, teze dayalı kuramsal bilgi de bu kökten.

Fark ne mi? Fark; yönelişlerin ruhu.

“Râinâ” diyen; ilmin kaynağına yönelirken gözetim-kontrol talep ediyor dışarıdan. Daha açıkçası; çocuk anne-babadan, köle efendiden ne beklerse onu bekliyor. Çobanlık edilsin kendine istiyor. Her şeyini üstlensin-gözetsin-korusun-kollasın-doyursun-gezdirsin- yönlendirsin istiyor. Velisi olana çocuk, sürüsü olana çoban diyorlar değil mi? Çocuk; rüşte erişmemiş bir acziyeti, sürü; güdülmeyi içeriyor.

Şuna çok dikkat edelim ki; konumuz bilgi kaynaklarının durumu değil, bizim onlar karşısındaki durumumuz, tutumumuz, halimiz. Risaleti açan mahallerin hallerini değil, bizim onlara, daha doğrusu bilgiye yöneliş biçimimizi konuşuyoruz. Devam edelim.

“Râinâ demeyiniz” ifadesi ile işaret olunanlar;

-          Risaleti açan; Hakikatinizi size gösteren mahalleri değerlendirirken onları çoban yerine koymayın!

-          Sürü olmayın, koyun olmayın, aklınızı kullanın!

-          Köle mantalitesiyle efendilik, çocuk duygusallığıyla velayet-vesayet istemeyin!

-          Çokluk görüntüsünün büyüsüne kapılarak yaşamayı dini yaşamak sanmayın!

-          Bilgiyi değerlendirirken; otlayan koyun gibi olmayın; sormamayı-sorgulamamayı kutlu bir hüner ve edeb sanmayın!

-          Sürü psikolojisi içinde olmayın, YALNIZLIĞINIZI, TEKLİĞİNİZİ FARK EDİN!

-          Güdülmeyi talep etmeyin!

-          Koyun için çoban; dev-kudretli-güçlü-hâkim sığınaktır. Gücü-kudreti-korunmayı- kollanmayı dışarıdan ve başkasından beklemeyin!

 

“Unzurnâ deyiniz” ifadesine gelince;

-          Nazar; yöneleni dönüştüren, ondakini tetikleyip açığa çıkaran şimşek!

-          Nazar; aynadır görene! Ayna ise kendini değil, sana seni gösterir.

-          “Bize nazar et” yönelişi; “Kendimizde açamadığımızı açmaya yardımcı ol”, “Bana beni göster” talebidir.

-          Güdülme ihtiyacı duyulmaz. Özlenen; kendini bulmaktır.

-          Râinâ; Taklit yolunu, Unzurnâ Tahkik yolunu açar!

-          Nazarın hakikati; tıpkı şimşek ve yıldırımın hakikati gibi kişinin kendi arzından çıkan enerjinin semasına yansımasından başka bir şey değildir. O nedenle olaya böyle yaklaşan, nazar edenin kendinden gayrı olmadığını, her şeyin kendi iç evreninde mayalanarak dış dünyasında suretlendiğini fark etmiştir. Ve daha da önemlisi bildiği bu şeyi sistemli olarak kullanır olmuştur.

-          Unzurnâ; özündekini çıkarıp ayna olarak önüne koyduğunun da bilincindedir. Öyle değerlendirir bilgiyi ve bilgi mahallerini.  Bu nedenle, Râinâ bakışındakilerin aksine, kimseye paye vermez, kimseyi uçurmaz, kimseye keramet ve harikuladelik atfetmez!

-          Unzurnâ  diyen;  yem yiyen koyun olmadığı için, önüne geleni hemen almaz, değerlendirir, geliştirir, inceler, yoğurur ve öylece hazmeder! Hazmettiği; kendinde açmayı dilediği mananın enerjisi olmuştur, yine kendi dilemesiyle.

Daha kısa ve öz bir değerlendirme mi?…

Hayvan sürülür, güdülür. İnsan görür, görülür! Hayvan yönlendirilir. İnsan yönelir, yön bulur! Hayvan yollanır, İnsan yol alır!

HALİFE olduğunu fark etmek üzere yaratılan; Râinâ dediği sürece BEŞER kalacak, Unzurnâ farkındalığına erdiğinde kendi hakikatini yine kendi özünde bulan İNSAN olacaktır!

Râinâ diyenler; kafir (hakikati inkarcı ve perdeli) diye nitelenmiş, niye?… Râinâ diyenlere elim azap; nerede, ne zaman, nasıl?… Râinâ diyene değil Unzurnâ diyene “İŞİT” denmiş! Râinâ diyen sağır mı ki?…

…… … … …

Manzara güzel. Etraf yemyeşil, rengârenk. Koyunların görüp göreceği meradan öteye geçmiyor.

İnsanca bakanın gördükleri mi?

Görene selam, gösterene şükran, görülene hayran olunurmuş!

Not:

“Râinâ” “Unzurnâ” algılarının şu ara gündemde olan AYNA NÖRONLAR ile bağı çok açık. “Unzurnâ” bu mekanizmanın bilinçli ve yerli yerince kullanımıdır bize göre. Bu konuyu detaylı tetkik için:
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/salavat.htm

http://www.okyanusum.com/aynanoronlarfazlasiylaispatlandi.html