Robottan Farkımız

Robottan Farkımız

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Bilişim ve Teknoloji Fuarını dolaşan iki arkadaş Japon standının önüne gelince zorlanarak da olsa meraklı kalabalığın yararak bir ucundan gösteriye iliştiler. Ortada gezinen robot konuklara “Hoş geldiniz” diyor; şekerleme ikram ediyor, hatta çay- kahve servisi yapıyordu.

“Şu Japonlar harika insanlar” demekten kendini alamadı Malik. Rıdvan ise her zamanki gibi gözleri uzak ufuklarda bir şeyler arıyormuş gibi kopuktu sahneden. Malik kolunu çekiştirerek: “Sana diyorum, robotlar harika değil mi?” diye yineledi. Rıdvan, gözünü daldığı noktadan çekerek “Haa, öyle öyle, cidden öyle” dedi umursar rolüne bürünmeye çalışarak.

Malik, onun başka yerlerde gezindiğini fark etmiş hatta biraz da alınmıştı. “Ne yapsak doyuramadık bunu. Kanaatsiz, tatminsiz diyeceğim ama öyle de değil. Ne zaman, ne konuşsak hep başka yerlerde gezinir, akla hayale gelmedik noktalardan kapılar açar. Bir kere de normal insanların ritminde yaşasa kıyamet kopar sanki!” diye içinden geçirirken Rıdvan bu defa sıkıldığını belli ederek; “Gel istersen bir kahve içelim, biraz laflarız” deyip kalabalığın dışına yöneldi. Malik, yine laf çarpmamak için zor tuttu kendini. “Fuar, dolaşmak için oturmak için değil ki!” dese alacağı cevabı da biliyordu. “İyi o zaman sen dolaş, ben seni beklerim” der, gene bildiğinden şaşmazdı Rıdvan. İyisi mi hır çıkarmadan boyun eğmekti dosta. Ama niye bu adam tatmin olmuyor, neden elinde olanlarla yetinmiyor da adeta aç kurt gibi yeni bilgi ve gelişmeler peşinde koşuyordu sürekli, işte onu çözmekte zorlanıyordu.

Fuarın göz alıcı noktasında fıskiyeli havuzun etrafındaki kafede yerlerini aldılar. Kahveler söylendiğinde Malik daha fazla dayanamayıp sesini alabildiğine yumuşatarak tatlı sert çıkıştı:

-       Ya Hu Dostum, yeniliği seversin dedik fuara geldik, en gözde sergide canın sıkıldı. Ne istiyorsun Allah Aşkına sen?!..

-       Hiç!…

-       Hiç mi? Deli etme insanı! Gelişim dedin, bilgi dedin, teknoloji dedin geldik, gene aynısın yaa!

-       Robottan farkımız aklıma geldi de canım sıkıldı.

Malik bu defa tırnaktan kızdı:

-       Robottan farkımız? Aklımız var, duygumuz var. Şükredilesi onca nimete muhatabız. Niye can sıkılsın ki? O programlanmış bir metal yığını. Duygusu yok, düşüncesi yok.

-       Sen öyle san!

-       Nasıl yani, var mı?

-       Robotun ağlayanını da yaptı Japonlar. Üzüleni, küseni; kahkaha atıp dans edeni bile var artık.

-       Eeeee? İyi ya işte geliştirmişler, bunda can sıkacak ne var ki? Yok ama sen illa bulursun kendine dert edecek bir şeyler. Kendimden daha iyi tanıyorum seni artık.

 

Garson kahveleri servis ederken derin bir sessizlik oldu aralarında. Rıdvan yine uzaklara bakıyor, sorgulayan gözlerle sanki bir şeyleri süzüyordu. Malik bilirdi bu hallerini. Saatlerce konuşmasa ağzını açmamaya o da karar verdi. “Dur bakalım, nereye kadar sürecek, elleme kendi haline bırak” dedi içten içe. Beş on dakika geçmişti ki Rıdvan ağır ağır başladı:

 

-       Robotlar bize göre şanslı biliyor musun?

 

Malik işi dalgaya vurdu:

 

-       Tabii canım, programlandıkları doğrultuda kullanılırlar, kullanılırlar, eskiyince de  hurdalığa atılırlar. Çok şanslılar.

Rıdvan, öylesi değil, dercesine kaşlarını gerdi ve başını salladı. Sonra karşılıklı devam ettiler:

-       Robotlar bir kere programlanıyor. Bizi ise programlayan programlayana!…

-       Tövbe de! 120. günde ana programımız yazılır, kader çizgimiz çekilir ve öylece yaşarız. Rabbimizin programı bizim için bir keredir.

-       Klişe bilgiler nasıl da sevimli değil mi? 120. gün! Herkes ezberlemiş bir 120. gün. Bir kere programlandın; said yada şakisin iş bitti, öyle mi?…

-       Tabii ki öyle. Eserlerde de böyle geçiyor.

-       Eserlere, zatlara yaslan gerçeği tefekkür etmeksizin, içselleştirmeksizin ilmi yaşayıver, ne kolay değil mi?

-       Tamam tamam yine heyheylerin üstünde senin. Anlat, dinliyorum.

-       Öyle üç kuruşa beş köfte yok, dedi Rıdvan.

 

Bilgiyi bedava nakletmez, karşıdakine sorular sorar; cevapların çıkışına göre gerçeği ya bütünüyle açar ya da sembollerle örterek düşündürürdü. Bu tarzını bilen Malik, bu defa espri ile açtı:

-       Buyurun Sn. Savcım. Sorgulamaya hazırım.

-       Bırak dalgayı.

-       Buyur buyur dinliyorum.

-       Önce 120. günü konuşalım. Ana program yapılır o dediğin dönemde. Ama bir de doğum anı programlaması olduğunu biliyorsun.

-       Evet yükselen burç kaydı da o zaman oluşur.

-       Hani programlama bir kere idi?

-       Şeyyy, iki diyelim…

-       Demeyelim, kaçmış sonunda göreceğiz.

-       Peki devam et.

 

Rıdvan fincanda çay istedi. Malike de çok sevdiği meyve suyu kokteyli. Malik bu defa klişe bilgiyi anlamlandırma adına sordu:

-       120. günde ne oluyor o zaman?

-       Arsanın yeri, sınırları çiziliyor. Ev henüz inşa edilmiş değil.

-       Ev?

-       Yani bizim hayat alanımız, yaşam kulvarımız henüz açığa çıkmış değil.

-       Nasıl açılacak?

-       Programlarla!

-       Tamam, 120. günde birinci, doğum anında ikinci programı aldık. Sonrakiler?…

-       Geçme hele oraya!

-       Daha ne var?

-       Annenin babanın özelliklerini de taşıyorsun değil mi?

-       E yani, haliyle.

-       Annen baban da sana kendi programlarını atıyorlar genler kanalıyla?

-       Evet. Genler dersen sadece anne – babam değil yedi sülalem beni programlıyor!

-       Hayy bin yaşa! Anlıyorsun… Peki sana sordular mı hiç programını nasıl istersin diye?

-       Yok, kimse sormadı.

-       Ama kendi programlarını sana yüklediler! Hani iraden vardı? Haha haa hahaha!…

-       …………

-       Sadece annen baban da değil. Doğduğun iklim ve coğrafya da programını attı sana. İbni Haldun uzun uzadıya anlatır iklim ve coğrafyaların insana tesirini.

-       Evet “Mukaddime”de okumuştum.

-       O halde çevre de programcı değil mi? Yeme- içme kültürün, eğlence anlayışın, değerlendirme tarzın ilk o çevrede şekillendi.

-       Evet…

-       Çocuk oldun, arkadaşlarla oynamaya başladın sokakta. Sokaklar, arkadaşlar da programlıyor mu?

-       Evet, onlardan çok şey aldım. Nefretlerim, sevgilerim; ilgilerim, korkularım ta o zamanlar hep onların tesirleri ile biçimlendi. Bunu inkâr etmek haysiyetsizlik olur.

-       Güzeeeeel. Sonraaaa?

-       İlkokula başladım.

-       Öğretmenini nasıl görüyordun o yıllarda?

-       İnsanüstü! Tanrı gibi! Anne babamın dediği olmasa da olurdu ama öğretmenin dediğini yapamamaktan ödüm kopardı.

-       Öğretmen de programladı yani?..

-       Hem nasıl? Dediğinden santim dışarı çıkmak azap gelirdi bana.

-       Sonra?

-       Sonra ortaokul, lise…

-       Liseli oldun  yani?

-       Evet liseli birine de tutuldum!

-       Dünya güzeli, bulunmaz Hint kumaşı bir kız?

-       Öyle idi o yıllarda. Geçti işte.

-       Aşkın da programladı mı seni?..

-       Dur bakayım! Hımmmm evet evet hem de nasıl programladı! Başka kızlarda nefret ettiğim haller bile onda bir başka güzel görünürdü. En saklı kabiliyetlerim o dönemde açıldı. Müzik ve spor kapasitemi o dönemle keşfettim, başarı trendim o dönemde yükselişe geçti.

-       Gönüllü programlattın kendini değil mi?..

-       Gönüllü de laf mı birader? Öl dese, ölürdüm.

-       Lisede aldığın dersler?…

-       Sorma, çoğunun ne işe yaradığını hala anlamış değilim.

-       Mesela?

-       Endoplazmik Retikulum! Terliksi Hayvanın çoğalması! Kurbağaların sindirim sistemi! Uzayda dik doğrular çizerek birbiri ile kesiştirmek! Kimyada hiç görmediğim elementleri tüpte değil kağıt üstünde tepkimeye sokarak yeni ürünler elde etmek! Aman kardeşim sorma, daha neler neleeeer!

-       Yani gündelik hayatında işe yaramayan Bilgi Hayalleri verildi sana! Başka?

-       Bilgi Kalıpları. Tarih kültürüm şablon, coğrafya anlayışım şablon, dünya görüşüm şablon, her şeyin şablonu verildi okulda bana.

-       Ehlinin deyimiyle; “Şartlanmaların En Sistemli Verildiği Yerler; Okullar” değil mi?

-       Aynen!

-       Şartlanmalar ve Şablonlar da Negatif Program yüklemeleri!

-       Evet.

Rıdvan yüksek celal yansıtan halden çıkmaya, gülümsemeye ve oturduğu koltuğa yayılmaya başladı. Belli ki keyifleniyordu. Onun keyiflenmesi Malik’i de rahatlatırdı hep. Aman kızmasın da güzel güzel anlatsın yeter ki der, bazen oltaya gelen balık misali, daha çok açsın diye aptal ve safı bile oynardı. Arkadaş hatırına çiğ tavuk bile yenirdi madem, bunu da bile isteye yapardı işte. Ne de olsa can dosttular. Rıdvan devam etti yaş pastalar masaya konurken:

-       Sonra?

-       Lise sonlara doğru bazı fikir ve aksiyon hareketlerine katıldım.

-       Kendin mi seçtin?

-       Dur. Eeeee. Yok. Gene tesirler var.

-       Nasıl?

-       Babam din görevlisi idi. Dini geleneklere bağlı büyüdük. Ben de delikanlılık döneminde İslamcı ağabeylere takıldım.

-       Niye Komünistlere değil?

-       Ne diyorsun? Babam imam, çevre belli, olacak şey mi?

-       Yani?

-       Aksiyon ve Adanmışlığım bile programlandı!

Konuşma gayet güzel akıyordu akmasına ama Malik’in yüzünde gittikçe beliren moral çöküntüsünün çizgileri gözden kaçmıyordu. Rıdvan bunu önemsemeden az daha devam etti..

-       Sonraki yıllar?

-       Üniversite. Başka şehir. Başka arkadaşlar, başka çevre…

-       Başka aşk?

-       Yok, erken evlendim ben. Hem okuyor, hem çalışıyordum, çabuk tarafından evlendim. Sen sormadan söyleyeyim, eşim de programladı beni. Bazen ben taviz verdim, kendimi onun programına uydurdum, bazen o taviz verdi bana uydu.

-       Evlilikle birbirinizi biçimlendirdiniz yani?

-       Hem nasıl? O ele avuca sığmaz uçarı genç öldü, oturaklı bir adam doğdu.

-       Peki, bakış açında, hayata yaklaşımında değişiklikler oldu mu o süreçte?

-       Olmaz mı? Köyümden çıktım sanki. Başka memleketler, başka insanlar, başka mekânlar, başka düşüncelerle karşılaştım. Kimini kabul ettim, kimini dışladım, ama hepsine alıştım.

-       Yani?

-       Yanisi şu, önceki programlarımdan zayıflayanlar oldu, güçlenenler oldu, yeni program girişleri de oldu yaş ilerledikçe!…

-       Alıştım demekle cıvatalarım yalama oldu demek aynı değil mi sence?…

-       Aynen öyle. Alışmak kavramında bilinç yok, düşünce yok, sadece güdülenme var.

Malik, lavaboya gitmek üzere müsaade istedi. Yüzü iyiden iyiye kızarmıştı. Dokunsan ağlayacak hale gelmişti. Rıdvan yorumsuz onu bekledi. Elini yüzünü silerek tekrar geldiğinde can dostunun hayli sıkkın ve üzgün haline şefkatle et attı, omzuna dokunarak söze girdi:

-       Hayrola, ne oluyoruz?

-       Sorma. Kendimi çok kötü hissettim.

-       Nasıl yani? Sebebi olmalı!

-       Kendimi sersem koyun gibi hissettim.

-       Niye ki?

-       Önüne gelen kullanmış beni, hakikat bu!

Rıdvan güçlü bir kahkaha patlattı… Neredeyse ağlamak üzere olan, kızaran Malik de kendini tutamıyordu. Fuarı gezenlerden ne oluyor diye onların tarafına bakanlar artınca, gülme krizlerine bir son vermek üzere apar topar hesabı ödeyip asansöre yürüdüler. Daha fazla etrafı rahatsız etmenin anlamı yoktu. Zemine inip metroya ilerlerken Malik can alıcı noktaya dokundu:

-       Dostum, bana açtırdıklarının, fark ettirdiklerinin hepsi realite. Hepsine kabul. Ama ben hep edilgen, hep kullanılan bir yapı olarak mı geçip gideceğim bu dünyadan?!…

Rıdvan bilgi paylaşma iştahını kabartan bu soruyu şimdilik kısa cevaplarla geçiştirdi:

-       Hayat boyu aldığımız programlamaları anlattığımda kendini koyuna benzettin ve edilgen dedin. Oysa ben programlama deyince başka bir şeye benzetmeni bekledim.

-       Anladım. Bilgisayar programlanır, “Bilgisayar gibiyim” dememi istedin.

-       Kafanda bir bilgisayarla hatta tüm vücudunda bir dizi bilgisayar ağı ile geziyorsun aslında!

-       Beyni biliyorum. Ya ötekiler?

-       …

Metroda yerlerini aldıklarında Malik hala sormak, konuşmak istiyordu:

-       İyi ama benim halim hep edilgen mi kalacak? Hiç etkin olma yolu yok mu?

Rıdvan dostunun dizini okşayarak:

-       Var var. Bir Programlı ezberden Çok Program Realitesine geçirdik ya seni, işletim sistemini, virüs temizlemeyi, program ekleme ve kaldırmayı hatta format atmayı dahi konuşuruz bir gün olur mu? Müsterih ol sen!

 

   

Mehmet DOĞRAMACI

26.07.2011