Secdeyle Açılır İhsan Gülleri

Secdeyle Açılır İhsan Gülleri

Son dönemde akan bilgi dalgaları “Gece Salatı”nı ve özellikle “Secdede Dua”yı öneriyordu. Salatı düşüne düşüne eda etmek, secdede bolca istiğfar etmek ve içinden ne geliyorsa dua etmek uzun uzun. Ama önce Dalaletten çıkış, Hidayetin kolaylaşması, Kelime-i Şahadeti Yaşamadan Ölmemek ve Fatiha’nın manasını müşahede etmek üzere niyazda bulunmak, bütün içtenliği ile yönelerek Allah’a…

Bunları böylece deneyimlemeye çalışırken uğradığı bir dost, zihninin derinliklerinde kımıldanıp duran o soruyu dillendirircesine sordu: “Secdeyi yaşamak; sadece gece alnını yerden saatlerce kaldırmamak mı?… Hem biz daima günahlarımızı itiraf ediyor tevbe ediyor istiğfar ediyoruz. Neden tekrar söyleniyor ki? Maksat bir şeylerin itirafı mı? Maksat sadece gece salatı ve secde mi? Yoksa bunlarla biz, bir başka açılıma mı yönlendirilmek isteniyoruz?”

Allah’ın gizli ve aşikâr her şeyi bilmesi, ne demek diye de düşünmüştü uzun süre…

Güya bu soruları beyninde saklıyor, kimselere açık etmiyordu. Bir başka mahalden yansıyıverdi işte… Gizli yada açık hiçbir şeyin Allah’a saklı kalmaması; beyinlerimizle her an evrene gizlenemez, açık yayınlar yaptığımız, bu yayınların da amma suretlenerek amma dillenerek her an bize bir şekilde geri dönmekte olduğu anlamına da gelir miydi acaba?…

İşte içindeki soru aşikâr olmuştu. Dostların sohbetinde birkaç kelam edildi konu üzerine. Daha çok susmalı, dinlemeli, yayını almalıydı olduğu gibi öylece… Söylenenleri bir bir not etti.

Not etse n’olurdu ki?.. Bir dizi bilgi yığını ile devlet arşivlerine dönen bir beyin!.. İster ezberle, papağan gibi tekrar et, ister daha az bilenlere geçerek, “Ben bunlarla, yüksek bilgilerle meşgulüm “ havasıyla şimdilik uyur görünen nefs köpeğine, kemikler ikram et!…

Sıkıldı… Ama soru beyninde rahat durmuyordu. Biz, gece salatı eda etmiyor muyduk da yeniden öneriliyordu?… Tevbe- İstiğfar etmiyor muyduk ki söylendi?…  Secde sadece alnın saatlerce yerde kalması demek değilse bu kodlama ile amaçlanan asıl secde neydi?… Hem alnı uzun süre secdede tutmayı da hafife alamazdı ki, Hz. Aişe (r.a) annemiz, Efendimiz (sav) i öldü sanacak kadar O da saatlerce, geceler boyu bu secdelerde kalmamış mıydı?…

Düşünmek, tefekkür etmek de hoş ve eğlenceli geliyordu bilince.

Ya eyleme geçmek?… İşte o zordu.

Düşüncelerini bıçak gibi kesti gecenin bir yarısı. Ve kalktı, bulduğu yere kıvrılmaya hazırlanan bedenine inat, seccadesine yöneldi.

Her duanın, her hareketin anlamını düşüne düşüne iki rekat namaz! Bilinci konuşuyordu: “Saatler sürer, bitmez bu. Yarın sabah da erken mesain var hem”

Yok, bu defa susturacaktı onu. Tekbir aldı. Allahu Ekber, Subhaneke, Fatiha ve bir dizi sureyi tesbihi düşüne düşüne eda etti salatı. Secdeye vardığında önerilen tüm zikir ve tesbihatı sıraladı öylece… İş, kendi hakikatini kendi kendine itirafa gelmişti… Zihninin hatırlayabildiği kadar gerilere gitti. Çocukluğuna, gençliğine, orta yaşlara… Tahsil yıllarına, iş yaşamına, akraba ilişkilerine…  Suçlamadan, başkasına atmadan, yargılamadan, sebepleri put edinmeden, hatta kadere bile yaslanmadan sorguladı, yargıladı, hesaba çekti kendini…

Secde değil, olabildiğince derin, olabildiğince ağır dosyaların açıldığı bir soruşturmaydı sanki yaşadığı…Avukatsız çıkılan bir duruşmaydı secde. Nefs avukatını azletmiş, kendi çıplak gerçeği ile bire bir yüzleşmek istemişti… Ne varsa en ince detaylarına varıncaya kadar saydı, söyledi, tek tek anlattı Rabbine. Bitirdiğinde, içinde ırmaklar, gözünde şelaleler çağlıyordu.  “Yaramazın tekiymişim ben!… Affet! Çok yaramazmışım, çoookk!…”

İçinden bir ses; “İki varlık mı var?.. Kim kimi affediyor çocuk?” dediğinde biraz duraklıyordu ama çözemiyordu da… “Senden sana sığınırım” diyebildi sadece… Oysa bu da ezberdi… İki varlık yoksa kim, kimden kime sığınıyordu?…

Yansıyan sözlerden biri geldi aklına: “Henüz İblis kadar bile iman etmiş değilsiniz!… O ‘bi ma ağveyteniy’ derken, yaşadığı her şeyi iman ettiği Rabbine bağlamış, ondan bilmişti…”

Bir başka söz daha düştü hatırına dua sadedinde… “Rabbim, gafletim sonucu oluşanlar da sendendi. Dileyen sensin. Ben yokum. Gaflet Tecellinden Yakıyn Seyrine sığınırım!”

Hah işte!… “Senden sana sığınırım” demek; pişmanlık ve tevbe yanışından sonra Gaflet Tecellisi sonucu oluşanların da ondan olduğunu fark ederek bir üst seyri; Yakıyn Seyrini dilemek ve istemekti, bir yönüyle… Bunu fark ettiğinde ırmaklar duruluyordu yavaş yavaş. Sakinleşti ve şükürde acziyetini hissetti hücrelerine kadar… Yaşanan; Onun Tecellisi, Fark edilen; Onun Seyriydi…

Secdeden doğrulduğunda beyninden kalbine doğru akan kanı ve yoğun enerjiyi hissediyordu evde su borularından akan suyu duvarlardan işitircesine… Alnı yerdeyken de kalbinden beynine akışı duymuştu öylece…

Salatı tamamladığında sabaha çok kalmadığını anladı duvardaki saatten… Tekrar uyumaya değmezdi artık… Günlük zikir ve tesbihatına devam ederek değerlendirecekti evden çıkana kadar geçecek süreyi…

Yüklerin hafiflediğini, gönül penceresinin bir başka ufka doğru aralandığını sezebiliyordu ama hala o soru canlıydı. Niçindi bu secdeler, bu itiraflar?… Sonuç?… Ya günlük yaşamda secde hali denen şey nasıldı?…Yok gibi olmak, benliksiz dolaşmak, benliksiz işitmek, benliksiz karşılık vermek… O kadar kolay mıydı ki?… Yok da desen vardı işte birim olarak insan. Bile bile lades de denmezdi ki!..

İşe gitmek üzere evden çıkarken bunu düşünüyordu. Günü secde halinde yaşamak! Sokakları süpüren temizlik görevlisine günaydın dedi. Teşekkür etti. Kepenkleri henüz açmakta olan bakkal kalfasına hayırlı işler diledi. Durağa geldiğinde her sabah birlikte beklediği arkadaşlarını gördü. Son günlerde servisin geçiş saatlerindeki düzensizlik can sıkıyordu. Arkadaşlarından biri saatine baktı ve mırıldandı: “Ayarı kaçırdı bizim şoförler. Bu kadar da olmaz yani!”

Lafa laf katsa, “Evet haklısın” dese, şoförlerden işletmeye, kurumdan personele kadar bir dizi insanın gıybeti tetiklenecek, onlarca taş altından yüzlerce laf kaldırılacak, stres ve gerilimi de cabası olarak yanına kâr kalacaktı.

Gece secdeye var, niyaz içinde yalvar, sabah “dakika bir-gol bir” misali gıybet ve lakırdı cehennemine uğrayarak mesaiye başla, olacak şey değildi hani. Saniyeler içinde ne cevap vereceğini düşünürken, “Olsun, belki bir arıza çıkmıştır, on dakikadan bir şey olmaz, hele sabır” dedi arkadaşına… Diğeri, “Tamam da, nizam- intizam var kardeşim, dikkat etmeli, olmaz ki” diye söylendiyse de katkıda bulunmadı. Birinin negatif cümlelerine kelime eklemek; gönüllü olarak negatif sulara atlamaktı çünkü. Tertemiz, dua ile arınmış bilincini sabahın köründe kirletmeye hiç niyeti yoktu.

Servis geldi, bindiler. Hiçbir tepkiye fırsat vermeden şoför, gecikme nedenini nezaketle açıklamış, herkes de alttan alarak; “Olur olur, hepimiz insanız şunun şurasında” deyip bir çırpıda konu kapanmıştı. Demek gecikmeye tepki verse, zannlar üretse, boşu boşuna sırtına günah yüklenmiş olacaktı.

Yol boyu düşündü. Hadi bu sahnede şeytanın, pardon benliğin şutunu karşılamış, bir şekilde topu taca çıkarmıştı ama ya ilerleyen saatlerde ne yapacaktı? Uzun bir çalışma günü daha  başlıyordu. Gelenler, gidenler, telefonlar, haberler, mesai arkadaşları, amirler… Kaynayan dev bir kazana atlamak gibiydi iş ortamına adım atmak. Elinde bir yöntem var mıydı ki uygulasın da çözüm oluversin!.. Şaşmaz bir metodu olsa, kulluğunun hakkını onunla verebilse her sahnede, ne iyi olurdu diye düşüne düşüne çıktı merdivenleri…

Masasında yerini alırken dostlar arasında sorulan bir soruya verilen cevap ve geliştirilen yaklaşımlar geldi hatırına. Konu; İhsandı… Hani şu Cibril Hadisinde geçen İhsan. “Allah’ı görürcesine kulluk” denen hal… Sorulan soruya karşılık söylenenler ile ihsan kavramı tanrısal ötelemeden çıkıyor, bire bir nasıl yaşanacağı ifade ediliyordu:

Yaşadığın sahnede, karşına gelen durumda, vereceğin kararda, alacağın tutumda, kendine dışarıdan bir başkası gibi bakıp; ilminle bakıp değerlendirerek davranman; ihsandır!… Allah’ı görüyor gibi olmak, onun seni gördüğünün farkında olmak da budur!…”

Dinini daha iyi anlamak istiyordu. O halde, yaşadığı her olayda, karşılık vermeden, tutum belirlemeden öncekendine ilim gözlüğü ile bakacaktı. En azından, bu konularla meşgul biri nasıl olması gerekiyorsa öyle olmayı seçecekti…

Biraz sonra mesai arkadaşları da yerlerini aldılar. Sabah çayları içilirken henüz yoğunluk başlamadan bilgisayardan müzik açar, birkaç parça ile güne başlarlardı. Yan masadaki, “Patlat bir parça, damardan olsun şöyle” dedi. Yetiştirmesi gereken raporlar olduğundan arkadaşına “Bu sabah sen aç, ben dinleyeyim” dedi. Bir yandan dinleyecek, diğer yandan sayfa çıktılarını takip edecekti.

Müzik başlayınca yandaki, “Çok severim bu parçayı” dedi. “Çok içlidir.” Az kulak kesildi. İçli dediği şeyin alt tarafı mahalli bir türküydü işte… Çekilecek gibi de değildi yani… Durdu, düşündü… Çekilmez ha? Neye göre? Bana göre! Ona göre, çok sevimli… O kim?… TEKin bir yansıması?… Ben kimim?.. Silkindi… Kendinde sanat musikisi seven ile onda yerel müzik seven aynı irade ise! “Çekilmez, hiç sevmem, ayyy iğrenç” dediklerimiz neydi Allah Aşkına!… İhsan ile baktığında toparlandı hemen… Arkadaşına seslendi önündeki ekranda yazıları redakte ederken: “Güzel güzel, devam…”

Sahte mi olmuştu ne?.. Sevmediğine güzel demek! Öteki tekrar girdi söze: “Biliyorum, senin tarzın değil ama ben seviyorum, umarım sıkılmazsın!” “Yoooo, devam lütfen” dedi… Kabullendi… Seyre geçmişti artık… Bir iki parça, derken yerel müziğin tınılarında da incelikler, hikmetler işitiyordu… Kulak kesilirsen, her yerden seslenir Allah demişti bir zat… Göz kesilirsen, her yerden sana bakar!..

Çok geçmedi, dostu, “Al bakalım, bu da sana gelsin” diyerek, en sevdiği parçayı açtı…

Bir şeyi fark etmişti. “Kabul edip razı olduğunda herkes tepene çıkar” gibi bir vesvese de şeytani idi demek ki. Çıkmıyor, ısrar etmiyor, hatta senin arzu ettiğin şekle de dönüşebiliyordu oluşumlar… Rıza ve Kabul… Seyir ve Sevgi… İhsanın vazgeçilmez sıçrama tahtalarıydılar…

Mesai başladığında bir vatandaş gelmiş, hiç de görevi olmayan şeyi istemişti: “Evladım dilekçe yazdırmam lazım” dedi. Başından savabilirdi. Hitap, nereden gelirse gelsin Allah’tan ise… Eli kırılmazdı. Beş dakikasını ancak alırdı. Nefsi başını kaldırdı: “Alıştırırsan, başını alamazsın. Diğerleri de gelir. Vazifen değil nasılsa, savuştur gitsin!”

Karşıya geçti saniyeler içinde. Bunu isteyen kendi de olabilirdi. Kendine yapılsa. Yok, deli olur, kaldıramazdı. “Kendine yapılmasını istemediğini kardeşine yapma”, demişti Evrenin Efendisi. Geleni yanına oturttu, çayını söyledi ve kağıt kalemi alarak derdini dinlemeye başladı. Sorunu üç satırda özetleyerek kaleme döktü ve tarif etti gideceği yeri. Aldığı hayır duanın haddi hesabı yoktu… Biraz esprili bir hoca efendinin sözü geldi hatırına:

“Cehennem Parayladır. Cennet Bedava “ J))

“Aman cennetle de cehennemle de işim yok, hakikatini fark eden ve yaşayan bir kul olsam daha ne isterim”diye iç geçirdi…

Masasından arkadaşlarını gözledi şöyle. Hepsi ne kadar da güzeldiler bu sabah. Oysa çok uzak değil daha yakın zamanlarda ne tartışmalar, ne gerilimler yaşamışlardı. Ama bu sabah bir başka güzeldi herkes… Bir zamanlar “İnsanlar cins cins, tuhaf tuhaf kardeşim, çekilir dert değiller” diyen de kendisi idi, bu sabah hepsini güzel gören de!…

Öğleye doğru amirlerden biri ansızın odaya girdi. Önceki yıllara ait klasörlerden geriye dönük tek tek evraklar çıkarılacak, incelenecek, hepsinden birer kopya alınarak yeni bir dosya yapılacaktı. “İki güne istiyorum”, dedi ve çıkıp gitti.

Eski hali olsa şöyle derdi: “Olacak şey değil. Niye benden? Onca yeni görevli var. Ayıp yani… İnsaf hem, insaf… “

“Peki efendim” derken karşı masadan bir diğer amir hayıflanmıştı. Mırıldanmasını, isyan etmesini beklemişti belki… Yanına geldi, “Yoğunsun ama sana biz de yardım ederiz, dert etme” diyecek oldu. Gayet rahat bir şekilde: “Yoooo, zor değil. Yaparım…” “Ama iki güne yetişmezse?” “ Yetişir yetişir, yaparız…” dedi gülümseyerek…

Dosyalardan evrakları tek tek çıkarıyor, kopyasını alıyor, bir bir, ayrı ayrı sayfalara yapıştırıyordu. Odanın içini yapıştırıcı kokusu sardığından habersizdi. Esans gibi geliyordu ona o kesif koku…  Kapıdan giren biri, “Az daha devam ederseniz tinerci çocuklar gibi kafayı bulursunuz” diye takılınca “Ben geceden çektim şarabı, kafayı secdede buldum ben, dokunmaz” diye iç geçirdi…

Madem ki çevreye rahatsızlık verilmişti az ara vermeliydi… Bıraktı… Vakit de öğleye yakındı. Yemek listesine baktı, pek de sevmediği ana yemeği görünce şöyle bir durdu. Zihin habire işliyordu: “ Ucuzuna kaçar bunlar. Varsa yoksa tahıl türevleri… Nohut, tahtını kimselere kaptırmamış gene… ”

Nimete şükür?!.. Nimeti aşağılama?.. Olacak şey değildi. Yememeyi tercih edebilirdin. Almamayı seçebilirdin, ama aşağılamak niye?… Daha dün, kendisi değil miydi; “Sevdiklerim ve sevmediklerim ayrımı olamaz tasavvuf ehlinin” diye direktif verircesine dostlarına seslenen… Şimdi?! Bir yemeğe tuş oluyordu öyle mi? Toparlandı. Pek iştah duymadığı halde yemeğe bir başka seyirle çıkacaktı bugün…

***

Gün, rutin çalışmalarla ilerlerken kurumlardan eksik olmayan reklamcılar, ürün pazarlamacıları, bankacılar da gelip gidiyordu. Israrcı olurlardı bunlar. Bir defasında gelenleri fena haşlamış, “Almıyorum kardeşim, kredi kartı istemiyorum, bakın Türkçe söylüyorum, aaaa!” diye çıkışmış, sonra da gün boyu “Fazla mı ileri gittim ne?” diye içsel yanışlar yaşamıştı. Bugün öğleden sonra nasıl geçerdi kim bilir.

Günü secde içinde yaşamak her gelene evet demek olmasa gerekti!.. Ama “İtirazsız, razılık içinde yaşayın” da deniyordu. O halde hayır denmesi gereken hallerde ne yapılacaktı? İstemeye istemeye evet demek de içte bir azap oluşturacaksa, rıza sadece evet demek olmamalıydı. Korunmak, kendini sancılara atmamak üzere kibarca set çekmek de secde kapsamında idi. Burada nüans; ince nokta ister hayır desin, ister evet, kişi o hali benliksiz yani duyguları katmadan yaşamalı idi. Reddecekse kızmadan ret, kabul edecekse aşırı sevinçlere kapılmadan kabul… Düz, yorumsuz, mutedil bir halle yaşamak ne yaşanacaksa…

Tanıtımcılardan biri gelip hayırlı işler diledi. Yoğunluğunu fark ettirdi bir şekilde ona. Sonra sözlerini çok uzatmasına, boşa emek sarf etmesine kapı açmadan, “Teşekkür ederim, diğer departmanlara bir bakın, biz almıyoruz” dedi… Bu defa kızmıyordu tanıtımcılara. Herkes ekmeği için koşuyordu çünkü. Rızkını arayana kızılabilir miydi hiç?…

İfade yumuşak, duruş kararlı olunca aşırı ısrarın da önü kesiliyordu büyük ölçüde. Birisi az üsteleyecek oldu, bu defa karşıdaki amir yardımcı oldu, “Biz yoğunuz, sağ olunuz”… Çıkıp gittiler… Demek kızmadan, arkalarından mırıldanmadan, içinden lanet okumadan da olabiliyordu bu savuşturmalar… Demek yumuşak lisan ve istikrarla yaklaşırsan, sana başkaları da yardımcı oluyordu kendiliğinden…

Akşama doğru bir haber aldı. Çocuk okulda ayağını burkmuştu top oynarken. Beden Eğitimi hocası ilk müdahaleyi yapmış, doktora gösterilmesini istemişti. Biraz erken çıkmalı, ortopediye göstermeli idi. Oysa bir başka programa da yetişmesi lazımdı. “Hay aksi” dedi nefsi… Aksi mi?.. Aksilik mi vardı ki işleyişte?.. Sistemde bir bozukluk mu vardı?.. Yooo.. Aksilik gözdeydi… Bozukluk bakıştaydı…

Biraz erken izin istedi işyerinden… Çocuğun ayağı gösterildi doktora… Çok şükür önemli bir şey yoktu. Hafif bir incinme. Biraz da para sıkışmıştı minik ayağa… Hem doktor amcalar, eczacı ablalar da rızık beklerdi.Razzak, bizim üstümüzden birilerine rızık taksim etmeyi dilemişse bunu kayıp saymak ne büyük nankörlüktü!.. Şükredip eyvallah demek düşerdi…

Sabah erken çıkıp bazı akşamlar geç geldiği için çocuğu ile epeydir bulamadığı birebir sohbet ortamını da yakalamıştı böylece… Hoş sohbet içinde eve döndüler…

Sofraya oturmadan önce günlük notlarını tuttuğu dosyayı açtı ve geceden gündüze doğru yaşadıklarından edindiklerini bir çırpıda özetledi:

- Gece Salatı ve Secde; bizde İhsan halini açığa çıkaran yegâne çalışma imiş!…

- Tevbe ve İstiğfar; sadece yaşanana pişmanlık değil, yaşananı gereğince okumak, yeni yaşanacak olanı daha yüksek bilinçle inşaya girişmekmiş!…

- Geceyi uyanık geçirenler; gündüze hakim olurlarmış!…

- “Kün fe yekun”; OL DEDİĞİNDE OLUR sırrı da; talip olduğun idrak ve yaşamın çalışmasını yapma ve neticesini otomatik alma mekanizması imiş!.. SECDE; İHSAN İÇİN “OL” DEMEK; İHSAN, SECDE ESERİ “OLUR” U YAŞAMAK, açığa çıkışını seyretmekmiş…

- Secdeyle sulanırsa gönüller, İhsan gülleri açarmış kendiliğinden, yediverenler misali vesselam!