Ustanın İsyanı

Ustanın İsyanı

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Bizim Vahdet Bey, ahir ömrünü dünyanın kalbinde geçirmek üzere Medine’ye yerleşeli beri görüşmemiştik. Doğrusu “Artık kendinde bul, benden yansıyanı” deyip veda ettikten sonra aramam pek uygun düşmezdi.

Geçen cumartesi birden bire internet bağlantısına eklenen isim karşısında hayrete düştüm. Davet yollamıştı. Belli ki yüz yüze canlı görüşmek istiyordu. Hemen bağlantı işlemlerini tamamlayıp ekran karşısında kendime çeki düzen verdim. Saniyeler sonra çıkan görüntüde nur yüzlü bir Allah Adamının dingin çehresi ile muhatap oluyordum.

Hal- hatır faslından sonra Medine’ye, Allah Rasülüne, Mescide, Umrecilere dair günlük yaşamından örnekler verdi. Huzurun, sükûnetin, kemalin resmini izliyor, ruhu arıtan, gönlü yıkayan bir sesle adeta onun cennetini yaşıyordum.

“Nelerle meşgulsün?” sorusuna, “Bundan sonra işimiz Kur’an!.. Sure sure ayet ayet Kur’an’ı anlamaya çalışıyorum. Dost gönüllerin Kur’an tahlillerini dinliyor, izliyor, okuyorum. Her hafta bir sure gündemimde oluyor. Böylece 7 günü Kur’an’la yaşıyoruz dolu dolu” diyorum…

Birden bire suskun, derin, durgun bir hal alıyor görüntüsü. Sanki bağlantı donmuş gibi kalıyor resim karesinde. Bekliyorum. Saniyeler geçmek bilmiyor. Bilirim, böylesi hallerde hiç yorum yapmaz yada konuya alışılmışın çok dışında bir noktadan yaklaşarak insanı adeta ters köşeye yatırır.

 

Ne geleceğini beklerken ağır ağır yaşanmış bir olayı naklediyor:

“Bazı kültür ve sanat adamlarına Ustaya Saygı Geceleri düzenlenir, bilirsin. Filan zatın 40. sanat yılı, 50. sanat yılı gibi isimlerle programlar yapılır. O programlarda ilgili zat davet edilir ve onun huzurunda çeşitli akademisyenler, şairler, müzik adamları, yöneticiler, ona dair tahliller yaparlar. Onun mesajının ne olduğunu, aslında ne demek istediğini enine boyuna tartışır müzakere ederler. Sonunda da ustaya bir plaket ve çeşitli armağanlarla toplumsal şükran ifade edilir.

İşte öyle bir gece, yakın dönem şair ve düşünürlerimizden biri için düzenlenmiş. Yaşlı mütefekkir en ön sırada yönetici ve devlet adamları ile yerini aldıktan sonra edebiyatçılar, öğretim üyeleri, yazarlar ona dair görüşlerini sırayla kürsüye gelerek tebliğ halinde sunmuşlar. Kimi onun söz sanatına katkısından, kimi hayalin derinliklerine inen imgelerinden, kimi sanata getirdiği özgün bakış açısından bahsetmiş uzun uzun…

 

Hepsini izlerken şairin yorumsuz gözleri ve renk vermeyen siması dikkatlerden kaçmamış. Herkes onun en sonda ne diyeceğini merakla beklerken programda beklenmeyen bir şey olmuş.

Genç bir edebiyatçının onun şiirine dair yorumları sürerken bizimki yerinden doğrulmuş ve olanca gücüyle haykırmış:

-    Yeteeeeeeeerrrrr! Yeterrrrr! Allah aşkına yeterrrrrrr!…

 

Başta konuşmacı olmak üzere tüm salon derin bir şokla sessizliğe gömülürken bizimki aynı tonda kelimelerin üstüne basa basa devam etmiş:

-    Hiç biri değil kardeşim hiçbiri, anladınız mı, hiçbiri?…. Neler ürettiniz sabahtan beri aaaa!?… Şiirlerimde demek istediklerim, yazılarda anlatmak istediklerim üzerine bir dolu şey söylediniz… Yeterrrr!… Hiçbiri değil anlattıklarınızın… İçim coştu şiir karaladım, hüzünlendim yazı yazdım. İsyan ettim, mısralara yüklendim… Kızdım, hırsımı kalemden çıkardım… Ama ne yazdımsa beni ve bende devinenleri, çırpınanları yansıttım… Ne sanat kaygım oldu, ne derin tahlil çabam… Anlıyor musunuz?…

Vahdet Bey gene susmuştu. “Sonra nolmuş Baba?” dedim bir anlık suskunluğundan cesaret alarak. Devam etti:

-    Şair düşünür o adam salonu terk etmiş.

-    Aaaaaa! Onca hazırlık, onca kalabalık!? Hem ödülleri almadan mı?…
-    Ödül yada takdir için yazmamış ki öyle derdi olsun… İnsanlarla, dışarıyla da hiç işi olmamış! O sadece kendini; içindeki insanı anlatmış…

Bir süre birbirimize bakıştıktan sonra veda cümlelerini sıralayarak görüşmeden ayrılıyor:

-    Sen Kur’an’ı gündeminde tutmaya ve tahlil yapmaya devam et! Kal sağlıcakla.