Robottan Farkımız (III)

Robottan Farkımız (III)

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Rıdvan ikindi çıkışı dostunu almak üzere uğradığında Malik, ortak konuları olan “Programlama ve Programlanma Mekanizması” konusunda pek çok şeyi çözerek zihninde bir yerlere oturtmuştu artık. Daha bilinçli, ayakları yere daha sağlam basarak irdeliyordu artık konuyu.  Şehrin sahil bölgesine doğru ilerlerken Rıdvan sordu:

-       Eeee Nasıl oturtabildin mi bahsettiğim konuları?..

Malik uzun uzadıya tefekkürlerinden söz açtı. Anlatmaya çalıştığı mekanizma ve realitenin aslında atasözlerine girecek, halk deyişlerine, vecizelere yansıyacak kadar apaçık ve ortada olduğuna değindi.

Bir yandan yoğunlaşan iftar trafiğinde yolun akışını kollayarak araç kullanan Rıdvan diğer yandan arkadaşının kendi kendine yaptığı tespitlere jest ve mimikleriyle gayet memnun olduğunu belli eden beden dili ifadeleri sergiliyor, o konuştukça arada bir bravo, işte bu, aynen, helal olsun demekten kendini alamıyordu.

Rıdvan, yeniye açık bir çevrede büyümüştü. Sürekli biçimde değişime ayak uydurmuş, hiçbir kayda tutunmamış, adeta yaşamı ile her an yeni şanda oluşu birebir ortaya koymuştu. Şimdilerde orta yaş denebilecek ömür dönemecinde dahi bu tavrı sürdürüyordu. Giyinişinden konuşmasına, eğlencesinden dinlencesine kadar her şeyi ile her gün yeni bir Rıdvan görürdü onu tanıyanlar. Çoğuna göre kalıbının, yaşının adamı değil nitelemesine çarptırılsa da elâlem kaydı olmadığı için gönlünce, dilediği gibi yaşıyordu Rıdvan. Gelen bilgiler karşısında hiç zorlanmıyor, derhal adapte olup o idrakin gereğini yaşamında devreye koyabiliyordu. Bunda yetiştiği çevre ve kültürel ortamın payı kuşkusuz oldukça etkindi. Ne de olsa, gelenek ve taassubun tarihin hiçbir devrinde tutunamadığı yegâne şehir; İzmir’de büyümüştü Rıdvan.

Malik ise derin düşüncelerin komasında sessiz ve kendi halinde yaşamıştı hep. Gelenek, tarih, kültür ve dinin genelde tutucu alışkanlıklarla kutsandığı bir çevrede açmıştı gözlerini dünyaya. Değerleri, bağları hep güçlüydü Malik’in. Bunlara bazen vefa ve ecdada saygı kılıfı geçirse de yaşamının her döneminde içinden hep şu sesi duymuştu: “Bir yerlerde bir yanlışlık var ama ne?! Nerede?!..”

İşe o sesin peşine düştükçe yolların açıldığını fark ediyordu. Sorguluyor, inceliyor, düşünüyor, bazen kafasını patlatırcasına geceler boyu derin tefekkürlere dalıyordu. Kolay değildi kalıpları kırmak. Kolay değildi miras olarak aktarılan birikimleri bir çırpıda silip çöpe atmak.

Şehzade kabirleri ve zengin türbe dokusu nedeniyle edebiyatımızda “Mezar Şehir” tabir olunan Bursa’nın tarih kokan sokaklarında büyümüştü Malik. Bursa gibi sessiz, Bursa gibi olgun, Bursa gibi dingin bir sükûnetin timsali dense yeriydi Malik için. Çevresinde biraz havai, biraz uçarı ve bol enerjik halleriyle bilinen Rıdvan’ın onda sevdiği şey de bunlardı zaten. Sorgulayan bir gönül, oturmuş bir kişilik ve saygın bir insan numunesi.

Kısa sürede büyük dönüşümler yapabiliyordu Malik. Bu defa da öyle olmuştu. İlk duyduğu konuya hemen itiraz etmemiş, önceleri ters gelen şeyleri o kültür ve gelenek birikiminden çektiği bilgilerle de yoğurarak yerli yerine oturtuvermişti. Geleneksel alt yapının dahi yeri geldiğinde yeniyi okumada kuvvetli bir sıçrama tahtası olduğunu fark etmiş, dostuna da fark ettirmişti.

Sahil yolunda sıralanan restoranlardan birinin önüne park etmek üzere yanaşırlarken Malik’in bu düşünce becerisine, eskiyle yeni arasında köprüler kurarak adeta paralel devre bağlarcasına lambaları bir bir yakmasına hayranlığını bildirdi Rıdvan:

-       Vallahi azizim senin şu bağlantılarına hastayım. Nasıl da bağlıyor, ilikliyor ve düğümlüyorsun konuları şaşıyorum. Bravo doğrusu. Cidden ben şanslıyım senin arkadaşın olmakla.

Malik sadece gülümsedi bu sözlere. Şahsına dönük övgülerde ağzını açmaz içinden de hep tevbe istiğfar ederdi.

Dalgaların bahçesine kadar ulaştığı restoranın mutena bir köşesinde yer tuttular. Burası bir çardaktı aynı zamanda. Şef Garson siparişleri alırken yavaş yavaş grileşen hava ile birlikte renk tonları değişen deniz ve kara; akşamın kızıl yorganının üstüne çekip uyumaya hazırlanan ikiz kardeşler gibi sessiz bir huzura uzanıyordu yan yana.

Rıdvan vakitlere de takmıştı bu ara. İftar, imsak, ezan vakitleri bu kadar milimetrik miydi? Rasülullah devrinde saat olmadığına göre, gözlemle bu iş yapıldığına göre, saat sekizi onüç geçe gibi keskin miydi bu iftarın vakti? Mesela on dakika önce on dakika sonra olacak biçimde az daha geniş olamaz mıydı? Güneş batarken bu derece milimi milimine batmıyordu ki?

Bunları Malik’le paylaştı. Malik dostuna hak verdi ama umuma açık yerde de milletin kalıplarını zorlamamak lazımdı. Rıdvan bu, uçarı adam, söz dinler mi?…

-       Ben bu akşam o kalıbı kırıcam ve on dakika önce oruç açıcam dedi.

Malik yapma diyemedi. Dese de dinlemezdi zaten. Ezana dakikalar varken başladı yiyip içmeye. Oruçlu oruçsuz herkesin büyük bir saygı ile ezanı beklemesi karşısında Rıdvan’ın bu yaptığına densizlikten başka ne denebilirdi ki?!… Masalardan hanımefendiler ve beyefendilerin sert ve kınayıcı bakışları gecikmedi. Sonra da fısıltılar hissedildi. Malik; “Bunca milleti günaha sokmana değer mi?” deyince Rıdvan:

-       Herkes kendinden mesul. Akılları var, yargılamasınlar, önlerine baksınlar, dedi geçti. Sonra da ekledi; “Ben yapmasam, sen yapmasan, biz yapmasak kim yapacak bu dönüşümü?..”

Malik:

-       İlahi sen! Nazım’ın “Ben yanmasam…” dizelerini aldın kendine yonttun.

İftar saati geldiğinde sessizce yemeklerini yediler. Çay faslına geçildiğinde Rıdvan yeniden konuya döndü:

-       Programlama ve programlanma hususunu anlamışsın. Takıldığın nokta var mı dostum?

Bu soruyla açılan sohbetleri karşılıklı devam etti:

-       Realiteyi gördüm görmesine de iki şeyi hala netleştiremedim.

-       Nedir onlar deyiver hele!

-       Olumsuz Programlamadan Korunma ve Olumlu Programları Yükleyebilme. Bunlar nasıl olacak, tam çözmüş değilim.

Rıdvan bu defa bu iki konuyu Malik’in alışık olduğu damardan girerek anlatacaktı. Hiç sevmediği geleneksel birikimlere böylelikle o da biraz hoş görüsünü geliştirecek, dostunun hayran olduğu okuma tarzına paralel, ortak bir kontak alanı oluşturacaktı. Şöyle devam ettiler:

-       Anneannen küçüklüğünden beri evden çıkarken sana ne tembihlerdi Malik?

-       Şeyyy. Eşikten sağ adımınla çık, 6 cihete 6 Ayetel Kürsi oku. 7. sini okuyunca da içine çekip yut. Sağına soluna bakınmadan yürü. Gördüklerine selam vererek işine git, derdi.

-       Niye ki?..

-       Eeeee. Buldum, sokak ve çarşının negatif programlamalarına karşı kalkan edinmek için…

-       Helal!…

-       Şimdilerde ne okuyorsun?

-       Ehlinin öğrettiği Korunma Duaları ve Günlük Zikirlerim.

-       Onlar da olumsuz kodlama ve programlamalardan korunma amacına dönük değil mi?..

-       Evet… Koruma Duaları öyle de Zikirler sadece onun için değil.

-       Ya ne için?

-       Zikirler de yeni programlar yüklemek için olsa gerek.

-       Nereden yüklüyorsun, ne taraftan geliyor programlar?

-       Benden bana, senden sana, Rabbimizden Beynimize, Özden Zuhura doğru bu yükleme. İçeriden yani.

-       Tamam da nereden?

-       Sen söyle.

-       Ehli son günlerde yeni bir şey söyledi hatırlar mısın?

-       Ne?

-       Kevser Havuzu tabir olunan şeyin beynimizde mevcut esma potansiyeli olduğunu ve yöneldiğimizde o havuzdan kana kana içebileceğimizi!

-       Evet.

-       Demek ki yeter ki yönelelim, havuzdan su almak, barajdan kapakları açarak enerji üretmek de bize verilmiş ilahi bir ikram.

-       Çok şükür, bu büyük bir nimet. Ne kadar şükretsek azdır.

-       Peki günlük hayatın içinde; işte, yolda, çarşıda- pazarda başka korunma yolları var mı?

Malik bu defa hadislerden ilhamla devam etti:

-       Bazı hadisler biliyorum. Pazar Yerlerinde, Hamamlarda, Kötü Lakırdı olan yerlerde, mâlâ yâni (lüzumsuz sözler) konuşulan ortamlarda ve hatta gerilimli kavga ortamlarında durulmaması öneriliyor Allah Rasülü (sav) tarafından!..

-       Neden acaba?..

-       Genelde karma insan kalabalıkları olan yerler buralar. Çok çeşitli düşünce akımları etkileyebilir insanı. Ondan olsa gerek.

-       Başka?..

-       Bir de şunu hatırlıyorum. Mekke Fethi sonrası Efendimiz ordusu ile bir başka kabile üzerine ilerlerken Semud Kavminin helak olduğu vadiden geçilirken buyurdukları.

-       Ne buyurmuş?

-       Burada duraklamayın. Suyundan içmeyin. Hayvanlarınıza da içirmeyin. Çabucak ilerleyin, sağa sola da bakınmayın.

-       Sen ne anladın bundan?

-       Sadece insanlar insanları değil mekânların enerjisi de insanı programlayabiliyor. Helak ve isyan yaşanan bir yerde onun negatif enerjisi kalıyor. Ondan kötü etkilenmemek adına sanıyorum, geçip gidin deniyor.

-       Harika!

-       Mekânların Enerjisi ve Programlaması dedin de yeri geldi şimdi. Aklına geleni söyle haydi!

-       Kâbe!. Beytullah! Yeryüzünün en büyük olumlu programlanma ve olumsuz programları silme merkezi!…

Kâbe dendi mi, Beytullah dendi mi gözyaşlarını saklayamazdı Malik. Yine öyle oldu. Hac bu manada ne büyük nimetti!… Henüz hac nasip olmamıştı kendisine. Ne kadar da özlemişti seneler önce umre yaptığı toprakları.

Rıdvan sözün bu noktasında Malik’i girdiği bu duygu atmosferinden de çekip aldı:

-       Anneannene dönelim mi?..

-       Dönelim ama merhumeye 3 İhlas 1 Fatihayı da esirgemeyelim.

Haklısın dedi Rıdvan. Garson orta şekerli kahveleri servis ederken başta Efendimiz (sav) olmak üzere ahirete intikal eden büyükler için 3 İhlas 1 Fatiha okudular.

-       Anneannen başka neler öğretip uyguladı sana?..

-       Mesela uykudan önce bir duam vardır. Ondan öğrendim.

-       Nasıl, söylesene lütfen.

-       Yattım sağıma / Döndüm soluma / Sığındım Sübhanıma / Melekler şahit olsun / Göğsümdeki imanıma!

-       Neden uykudan önce dua?

-       Sanırım kâbuslar görmemem ve huzurla uyumam için!

-       Yani?

-       Uykuda dahi korunmak ve olumluya odaklanmak için!

-       Selam olsun anneannelere, dedelere dedi Rıdvan yüksek sesle…

Yan masadan görmüş geçirmiş bir ihtiyar “Aleykum Selam evladım” dediğinde ikisi de kahkahayı patlattı. Dönüp baktıklarında nur yüzlü bir dedenin muzip ve çocuksu bakışları ile merhabalaştılar.

Rıdvan uyku duasından hareketle dostunu açmaya devam etti:

-       Başka ne dualar öğretti?

-       Bayramda yeni elbise ve ayakkabı alınca dua okutmadan giydirmezdi bize. Yeni Elbise Giyme duası varmış.

-       İslam isimli Muhteşem Evrensel Allah Sisteminde dualar çok fazla değil mi?

-       Evet bizim dinimizden başka hiçbir dinde 24 saate yayılan bunca dua neredeyse hiç yok.

-       Neler mesela onlar, az anlatır mısın?..

-       Her şeyin duası var. Nasıl sayayım? Mesela uyandın, Öldüren ve Dirilten Rabbime şükürler olsun diyerek ve sağından kalkıyorsun. Yemeğe başlarken dua, bitirirken dua. Tuvalete girerken bile var.

-       Nasıl?

-       Allah’ım pis ve pisleyici her şeyden sana sığınırım.

-       Çıkarken?

-       Olmaz mı? O zaman da Bizi pis ve pislikten muhafaza eden Rabbimize şükürler olsun.

-       Neden 24 saate yaygın bunca detaylı dualar?

Malik garsonun kahve ve çay servis ederken kulak kesilişinden, iki de bir yerli yersiz gelerek “Bir şey arzu eder misiniz efendim?” sorularından işkillenmişti. Son gelişinde çağırdı ve:

-       Şayet yemek sonrası oturmamız uygun değilse söyle kalkalım, deyiverdi.

Garson bin bir özürle, olur mu efendim lütfen, hizmetimiz size açık diyerek saygıyla eğildi. Malik az daha sertti bu defa:

-       Çok sık geliyor ve bizi dinliyorsun. Niye?

Bu defa kızardı genç garson. Ama Malik’in tatlı sert çıkışından cesaret alarak itiraf etti:

-       Efendim o derece tatlı şeyler anlatıyorsunuz ki, daha fazla nasıl nasiplenirim diye ikide bir bahanelerle geldim yanınıza. Nolur bağışlayın.

Rıdvan sözü aldı:

-       Sen bize bir meyve kokteyli hazırla da gel bakayım. Dert etme, hadi bak işine kardeşim, dedi garsona.

Malik’e de;

-       Niye bozarsın garibi, dedi.

Malik:

-       Bilgi ve değişim açlığını gördüm. Olumlu Program Yüklemek istiyor kendisine. Tüm gayreti bundan.

-       Eeee niye payladın o zaman?

-       Hakikat Bilgisi böyledir, adamı çeker içine. Çeker de insan bazen asli vazifelerini unutuverir. Bizi dinlemeye daldıkça görevini ihmal edecekti. Ona bunu hatırlattım.

-       Yani, sünnetullah işliyor, işinin hakkını ver, dedin.

-       Evet aynen öyle.

-       Belki de korudun onu. Devam etseydi bir başka masadan tepki alabilir, sonra da patronundan laf yiyebilirdi değil mi?

-       Elbette. Bazen yediğimiz azarlar ve güçlü ikazlarla da korunuruz ama çoğu kere bunun hikmetini geç fark ederiz.

Rıdvan tam bu noktada Korunma Yollarına az daha devam etmek istiyordu.

-       Hepsini bu gece saymak mümkün değil ama başka ne tip kolay korunma yolları var sence?

-       Ehlinden duymuştum. Şöyle diyordu. “17 yaşımda abdestli bulunmanın önemini kavradım. O gün bugün abdestsiz dolaşmadım.”

-       Sürekli abdestli olmak da bir korunma kalkanı değil mi?..

-       Evet.

-       Ama bu sadece bedenin abdesti olmasa gerek?

-       Nasıl?

-       Şöyle. Şuursal Uyanıklık da bir nevi daimi abdesttir.

-       Açar mısın?

-       Yani sürekli biçimde kişinin BEN BU BEDEN DEĞİLİM, BEN ET- KEMİK YAPI DEĞİLİM, BEN ŞUURSAL BİR YAPIYIM VE ALLAH HALİFESİYİM telkinini kendi kendine vermesi, karşılaştığı her sahnede, şeytaniyet ve deccaliyetin lades dememesi için AKLIMDA dercesine bu bilinci muhafaza edip canlı tutması da bir nevi daimi abdesttir.

-       Çok güzel, çok da yerinde.

-       Olumlu Program Alma ve Yükleme Yollarını da konuşmamız lazım.

-       Evet.

-       Mesela Kur’an ayetleri ve Hadislerde “SALİHLERLE BERABER OLMAK” şeklinde bir vurgu var. “Salih Olun” denmiyor, “Salihlerle Beraber Olun” deniyor. Bu vurgu hep dikkatimi çekmiştir. Bu konuda neler düşünürsün?

Rıdvan bu soru ile konunun yeni boyutlarını açmak üzereydi ki yatsı ezanı yükseldi minarelerden.  Sahilden az yukarıda, tepe üstündeki camii de yatsıyı ve teravihi eda etmek üzere kalktılar.

(Sürecek)

 

Mehmet DOĞRAMACI

24.08.2011