Robottan Farkımız- ll

Robottan Farkımız- ll

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Rıdvan’ın sorgulamalarıyla açılanlar karşısında zihni allak bullak olan Malik, ilk teşhisle içine kor ateşler düşüp eczane arayan hasta telaşıyla çareleri öğrenip derhal uygulamak için çırpınıyordu. Ne var ki sağlıklı karar alabilmek için her yeni bilginin kişide oluşturduğu ilk şokun geçmesi, duygusal tepkiler vermemek adına hiç olmazsa bir gecelik uykudan sonra değerlendirmeye girişilmesi daha yerinde olurdu.

Eve döndüğünde dalgın ve düşünceliydi. İftardan sonra odasına çekildi. Eşi ve çocukları alışıktı böylesi durumlarına. Kötü bir şey olmadığını, sadece zihninin bir konuya fazlasıyla odaklandığını hissederler; neden, niçin sorularıyla bunaltmazlardı. Öylesi anlarda odasında kitaplara gömülür, saatler sonra da göğsünde bir kitapla koltukta uyuya kalırdı.

O gece sürekli biçimde kâbuslar gördü. Ara vermeksizin kovalanıyor; birinden kurtulsa diğerinin önünü kestiği kalabalık gruplar üstüne zehirli atık, bulaşık suyu, pislik, diken, çalı çırpı atıyordu. Cüzamlılar, veremliler, virüs taşıyıcıları ormanlık bir arazide ağaçların ardından, dalların üzerinden su ve yemek artıklarını savuruyordu üstüne. Defalarca uyandı, defalarca uykuya daldı ama sahneler bir türlü kesilmek bilmedi.

Sahura bir iki saat kala çaresiz kalktı ve biraz toparlanma ümidiyle abdest aldı. İki rekat namazdan sonra Kur’an-ı Kerim okumak üzere koltuğuna ilişti. Boşluk ve bunalım gerginliğini atmak üzere bazı geceler bu şekilde tefekkürlere dalardı. Mucizevî- kerametimsi işaretler görme beklentisi içinde değilse de aciz bir kulun Rabbinden çare niyazı ile ayetlerden ışık bekler, ne zaman rast gele Mushaf’ı açsa kendisini titreten ve yenileyen hitaplarla göz göze gelirdi. Yine öyle oldu:

NİSA 140-) Ve kad nezzele aleyküm fiyl Kitabi en izâ semi’tüm âyâtillâhi yükferu Biha ve yüstehzeü Biha fela tak’udu maahüm hatta yehudu fiy hadiysin ğayrih* inneküm izen mislühüm* innAllâhe cami’ul münafikıyne vel kafiriyne fiy cehenneme cemiy’a;

Size inzâl olan bilgide şu vardır:  Allâh işaretlerinin inkâr edildiği ve onlar hakkında uygunsuz konuşulduğu ortamda oturmayın; başka bir konuya dönülmedikçe! Aksi hâlde kesinlikle siz onların misli (benzeri) olursunuz. (Bu uyarıyı “ayna nöronlar” bilimsel bulgusuyla bütünleştirelim. Bu âyet aslında bir MUCİZE’dir, ancak günümüz bilimsel çalışmalarıyla tespit edilen bir gerçeği, 1400 küsur yıl önce vurgulaması nedeniyle. Bu konuda detaylı bilgi www.okyanusum.com adlı sitede mevcuttur. A.H.) Allâh ikiyüzlüler (münafıklar) ile hakikati inkâr edenleri cehennemde bir araya getirecektir…

***

Bir an nefesi kesildi! Rıdvan’ın bilimsel verilerle anlatmaya çalıştığı sistem 1400 yıl öncesinden haber veriliyordu Kur’an’da. Açıkça insanların insanları, toplumların toplumları, ortamların ortamları programladığına işaret ediliyordu!…  Korkunç ve keskindi işaret. Uygunsuz bir ortamda oturduğunda oradakilerin bir benzeri olarak düşüncen, duygun, bilgin, hatta halin şekil alıyordu! Konuşursan, katkı sunarsan, susarsan diye ayırmıyordu ayet; onlarla beraber bulunmak yetiyordu negatif- olumsuz- şer yayınının kişiye akması için! Yani dedikodu meclisinde gıybetin, yalan konuşulduğunda sahteliğin negatif enerjisi akıyordu beyinlerden beyinlere… Tek çare orada olmamaktı, orayı terk etmekti. Duygusallığa yer yoktu sistem değerlendirmelerinde. “Ben otursam da konuşulanı onaylamıyorum canım, içimden reddediyorum” gibi bir istisna da kişiyi kurtarmıyordu.

“Demek iş bu kadar ciddi” dedi kendi kendine. Kur’an-ı Kerim’den sonra Hadisleri incelemek üzere Riyazu’s- Salihin’i açtı.

-       Kişi dostunun dini üzeredir. Bu nedenle kiminle dost olacağına dikkat etsin.

-       Gıybet edeni dinleyen de günahta ortaktır.

-       İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.

-       Mümin, müminin aynasıdır.

Sahur sofrasına da fazla itibar etmedi. Kelli felli yemek yiyecek kadar sükûnete sahip değildi çünkü. Bir iki atıştırıp ezanla birlikte camiin yolunu tuttu. Şehirde kuş seslerinin duyulduğu yegâne andı seher vakti. Evinin yanındaki parkı donatan ağaçlar cıvıl cıvıl kuş sesleriyle doğal bir koroya ev sahipliği yapıyordu bu saatlerde.

İçinde dünden kalan çöküntü yerini sabah melteminin serin okşayışlarıyla gelişen tatlı bir dinginliğe bırakıyordu. Önceleri herkesin birbirine hastalık saçması kadar korkunç gelen programlama realitesi; okuyup tefekkür ettiklerinden sonra daha bir yerine oturuyordu bilincinde. Devasız dert yoktu. İslam; köprüden önce son çıkışların hiç tükenmediği biricik Allah Sistemi idi bilene, değerlendirene.

Namaz sonrası cadde ve sokaklarda yavaş yavaş hareketlenme başlıyordu. Park çimlerini sulayan görevliyle selamlaşarak bir banka oturdu. Bir süre kuşları dinleyecek, suyla temas eden çimlerden buharlaşan toprak ve tabiat kokusunu içine çekecekti. Bastonuna dayana dayana apartman kapısına yönelen ihtiyar komşusu hacı amcadaki ibadet aşkını ve bedensel canlılığı seyretti bir süre. Eskiler, büyükler ibadet disiplini konusunda her daim öndeydiler yeni nesle kıyasla.

Büyükler deyince aklına atasözleri ve halk deyişleri düştü. Sahi, onlarda da bu mekanizmaya işaretler olabilir miydi?..

- Beyim, az müsaade edersen burayı da sulayayım, sesiyle irkildi görevlinin. Tabii diyerek diğer banka doğru yürürken sokakları süpürmeye başlayan temizlik işçisinin homurdanmalarını duydu ister istemez:

- Terbiye kalmadı terbiye!.. Ye, iç, sokağa at!..  İyice zıvanadan çıktı bu gençlik.

Adama dönüp; “İyi çocuklar da var dostum, öyle deme, iyiler de var” dedi. Temizlik görevlisi yerdeki çikolata ambalajları ve çekirdek kabuklarını toparlamaya çalışırken yüksek perdeden devam etti:

- Evet, vardı iyi çocuklar. Vardı bir iki sene öncesine kadar. Çoğu taşındı buralardan. Kalanlar da mahalle serserilerine benzedi zaman içinde. Ne olacak, üzüm üzüme baka baka kararıyor beyim…

Üzüm üzüme baka baka kararıyor!..

Temizlikçinin rastgele dilinden dökülüveren ata sözü de karşılıklı bir programlama anlatıyordu.  Diğer bazı atasözlerini hatırladı bu tetikleme ile:

-       Körle yatan şaşı kalkar.

-       Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan.

-       Şeytanla kabak ekenin, kabak başına patlar.

-       Kılavuzu karga olanın burnu  …tan kurtulmaz.

-       Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur.

-       Baz bazla, kaz kazla, kel tavuk topal horozla

-       Anasına bak kızını al.

-       İnsan insanın (adam adamın) şeytanıdır

Peki bu mekanizmanın olumlu işleyen biçimi yok muydu, diye sordu kendi kendine. Aslında bir yerde mekanizmadan bahsedilmiş ise iyi- kötü, olumlu- olumsuz ikilemine düşmeksizin önce oradaki realiteyi sindirmek gerekiyordu. Mekanizmada sübjektivite yoktu. Tamamen kendiliğinden, tamamen doğal, objektif bir işleyiş vardı. Önce bu kabul edilmeliydi.

Kabul edebilmiş miydi? Yoksa hala “Ben istemeden kimse bana bir şey veremez ve de alamaz” mı diyordu? Her ne kadar acı gelse de Rıdvan’ın açtığı gerçeklik siniyordu artık içine. Hava gibi, su gibi, toprak gibi doğal bir durumdu bu da. Programlama ve programlanmayı kabul etmişti. Ama nedense olumsuz sahnelerle anlatılmıştı kendisine bu. O da kötü ve zararlı bir durum gibi algılamıştı haliyle.

Güneşin ilk ışıkları akasya dalları arasından ıslak çimlere düşerken evin yolunu tuttu.

Programlamanın olumlu gelişimine dair hafızasını yoklarken önce nötr olarak doğal çekim etkisini hatırladı. Benzer benzeri çekiyordu sistemde:

-       Hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekkede bulur.

-       Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.

-       Bozacının şahidi şıracı.

-       Davul dengi dengine çalar.

-       Çanağa ne doğrarsan kaşığına o çıkar.

Hepsine tamamdı da iki konuya takılmıştı Malik:

-       Kötü ve Negatif Programlamadan Korunma nasıl olacak?

-       Olumlu ve Pozitif Program Yükleme nasıl yapılacak?

İşte bu ikisinin yollarını bulabilir ve ona göre pozisyon alabilirse Programlama Mekanizmasını hakkıyla değerlendirmiş olacaktı.

Apartman kapısından içeri adım atıyordu ki telefonu çaldı. Arayan Rıdvan’dı:

-       İftara sözün var mı birilerine?

Üç Ayları ve özellikle de Ramazanı biraz daha kendine dönerek değerlendirmeyi seviyordu son yıllarda Malik. Onun için çok da samimi bulmadığı toplu iftarlardan uzak duruyor, ailesi ve yakın çevresi ile olmayı tercih ediyordu.

-       İftara evdeyim nasipse kimseye sözüm yok, dedi.

Rıdvan coşkun bir ses tonu ile:

-       Harika! Akşama bendensin!

-       Tamam inşaAllah.

İnsan bir konuya yoğunlaşmaya görsün, cevap kapıları otomatik mi açılıyordu ne?!.. Tam da takıldığı iki konuda Rıdvan’ı aramayı düşünürken o aramış, geniş sohbet imkânı sunacak bir davet yapmıştı.

Eve çıkıp biraz kestirmek üzere yatağa uzandığında dün geceki kaygı ve kaos yerini huzura bırakıyor, ağırlaşan göz kapaklarına teslim olarak sakin bir uykuya dalıyordu.

(Sürecek)

Mehmet DOĞRAMACI

08.08.2011