Robottan Farkımız IV

Robottan Farkımız IV

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Rıdvan ve Malik o geceden sonra bir kaç gün bir araya gelemediler.

Nedense her yeni bilgi yüklemesi sonrasında bedenlerinde de bir kabul süreci yaşıyorlardı. “Bedenlerimiz ruhlarımız; Ruhlarımız bedenlerimiz” ise bu da çok normaldi. Bazı yüksek açılımlarda her ikisinin de kolunu kıpırdatası, yerinden kımıldayası gelmez; rutin günlük işlerini dahi adeta yürüyen bir ceset gibi yaparlar, alabildiğine derin bir içsel boşluk ve hissizlik yaşarlardı. Yolun başındakiler için bu hal depresyonla karıştırılsa da işin içine birazcık dâhil olanlar bunun beden- bilincin yeni bilgiye uyum sürecinin doğal tepkimeleri olduğunun farkında idiler.

O nedenle birkaç gün birbirlerini aramadı iki can dost. Kendilerine yalnızlık ve hazım sahası açıyorlardı böylesi gelişmelerde.

Bayram günlerinde çoğunluk şehir dışına akarken, yollar ve caddeler görülmemiş bir rahatlık ve sükunet veriyordu metropol ahalisine. Rıdvan bu bayram farklı şeyler denemekten yanaydı yine. Eş- dost, akraba- büyükler ziyaretleri sıradan bilinçlerin bayramıydı Rıdvan’a göre. O hep farklı olanı denemeyi sevdiği için bayramın bu ilk günü dostunu alarak yine düştü yollara. “Hiçbir şey sormayacak sadece bana tâbi olacaksın” diye de ön şart koymuştu Malik’e. Malik bu, girdiği hangi kabın rengini almamıştı ki Rıdvan’a uyamasın. Su gibi adamdı. Nereye dökersen orayla bir olur, anında kaynaşırdı.

Uzun süre şehrin dışına doğru yol aldılar. Genellikle şehir dışında geniş arazilere yada yamaçlara kurulu bulunan askeri kışlalardan birine yöneldiklerinde Malik, Rıdvan’ın bir arkadaş ziyareti yapacağını düşünmüştü. Ana nizamiyede bekleyen nöbetçi erlerle selamlaşıp ziyaret kabul odasına geçtiler. Nöbetçi Çavuş; “Kimin ziyaretçisisiniz, hangi bölükte?” diye sorunca Rıdvan; “Komutanımızla görüşmek istiyoruz” dedi. Arka odadaki nizamiye nöbetçi astsubayının yanına geçtiler. Getirdikleri lokum ve kolonyayı ikram ettikten sonra Rıdvan; “Kumandanım, bizim burada yakınımız yok. Ama hepsi vatan evladı, hepsi ana kuzusu. Biz bu bayram günü istedik ki en uzak memleketten, en garip erimizi ziyaret edelim. Ziyaretçisi olmayana ziyaretçi olalım. Siz bir er çağırtırsanız onunla on dakika sohbet etmek isteriz.” dedi.

Kumandan hayli şaşırsa da samimi niyetleri karşısında derinleşen gözlerle ikisini de süzdükten sonra, çavuşa seslendi: “Evladım! Midyatlı Mustafa Ali’yi çağır, beyler kantine geçsin, kendileriyle görüştür.” Çavuş “Emredersiniz” deyip ses getiren topuk selamı ile odadan ayrılırken kumandan içten bir hayranlıkla teşekkür ederek bizimkileri kantine buyur etti.

Az sonra yağız bir delikanlı çıka geldi. Aylardır ne parası ne mektubu ne de ziyaretçisi gelmeyen bu gençle koyu bir muhabbet açtı Rıdvan. İlk tanışılanla bağlantıları kurmak için ortak noktalar bulmak lazımdı. Mardin’i bildiğinden, taş evlerden, çok kültürlü halkın din ayrılığına rağmen beraber ve ortak yaşam ögelerinden, yöre folklorundan, hatta oralardan dayısının oğluna kız aldıklarından uzun uzadıya söz açtı. Genç Mehmetçik rahatlamıştı bunları duyunca. Gayet samimi biçimde kalbini açtı bizimkilere. Onbeş yirmi dakikaya bir dolu yaşam hikâyesi sığmıştı. Çileli ama dirençliydi Doğunun, Güneyin insanı. Destansı acılara, onulmaz yaralara rağmen ümitliydi ve yaşam sevinci doluydu. Mustafa Ali’nin cebine bir miktar harçlık sıkıştırırken çikolatalı pastayı da eline tutuşturdular. Karşılıklı telefonlar ve adresler alındı.

Kışladan çıkarken içlerini engin bir sevinç dalgası kaplamıştı. Rıdvan Malik’e sataşırcasına sordu otobana çıkarken:

-       Ne yaptık şimdi biz?

-       Ayna nöronları en parlak yerden, en has noktadan çalıştırdık. Askerin sevinci ve huzuru aynıyla yansıdı, doldu içime.

Malik kendi dilinden konuşunca Rıdvan pek bir keyiflenirdi. Bir eliyle direksiyonu tutarken diğeri ile çaaaakkkk yaptı.

Şimdi nereye, demeyecekti Malik. Bu defa şehrin diğer yanına, tepe üstündeki o mütevazı binaya doğru direksiyon kırdılar. Burası Düşkünler Yurduydu. Özel bir isim vermeleri gerekmiyordu. Askerlere bu tip ziyaret pek alışılmış olmasa da düşkünler yurdu bunlara her gün tanık olan bir kurumdu. Bahçede kimi banklarda kitap okuyan, kimi ziyaretçileri ile çaylarını yudumlayan yaşlılara bir bir selam vererek yeşillikler ve çiçekler arasında ilerlediler. Ağaçların büyük gölgeler yaydığı mutena bir köşede bir pamuk nine bir de şeker dede yan yana oturuyordu. Hatta dedemizin elinde eski bir keman, aheste aheste sohbet demliyorlardı çifte kumrular gibi. Yanlarına oturup bayramlarını tebrik ettiler. Baklavalar tadılırken şeker dede kemanını yanağına yerleştirdikten sonra:

-       Siz bize ikram ettiniz, şimdi ben de size ikram etmek isterim. Söyleyin bakalım ne çalalım?..

Rıdvan, sanat musikisi konusunda birikimi nedeniyle sözü Malik’e bıraktı. Malik:

-       “Bir kızıl goncaya benzer dudağın” repertuarınızda mevcut mu?..

-       Amir Ateş bestesi, dedi pamuk nine. Şeker dede çoktan kemanın tellerini titretmeye başlamıştı bile.

Anlaşılan ikisi de musiki ile geçirmişlerdi hayatı, elden ayaktan kesilmeden, buralara düşmeden önce. Beraberce söylediler şarkıyı. Dede başka parçalar armağan etmek istese de kibarca müsaade aldılar. Malik bu defa duruma el koydu:

-       Yeter Rıdvan, yeter lütfen. Bir üçüncü ziyareti kaldıramam. Sakin bir yerlere gidip sohbet edelim.

Boğaziçi’nin Avrupa kıyılarını takip ederek Sarıyer’in Karadeniz sahiline paralel sıralanan köylerine yöneldiler. Orman içinde daha çok kahvaltı bahçeleri ile ünlü bir beldeye uğradılar. Çam ağaçları altında acele etmeksizin sindire sindire, dinlene dinlene kahvaltı edeceklerdi. Yeşil çimler üstüne kurulu masalardan birinde yerlerini aldılar. Rıdvan siparişi verirken Malik, ayakkabılarını da çoraplarını da çıkardı hemen. Haftada bir, bedenin elektriği toprağa gitmezse stres yükü insanı iyiden iyiye yorar ve gererdi çünkü. Ayaklarını çimlere basarak otururken garsona; “Kızmazsın değil mi? “ demeyi de ihmal etmedi. Garson, olur mu efendim deyip sevimli bir gülümseme bırakarak mutfağa geçti.

Kahvaltı edilirken tekrar gündemlerindeki konuya döndüler. Rıdvan açtı bu defa:

-       SALİHLERLE BERABER OLMAK ta kaldık değil mi en son?

-       Evet.

-       Salih kim sence?

Malik ezber bir bilgi ile tanım yapsa uymazdı. Rıdvan’ın baktığı yerden ise konuyu bilmiyordu doğrusu. Rıdvan dostunu yormadan çantasına el attı ve siyah kitaplardan birini çıkardı. “Okyanus Ötesinden-1”isimli eserden pasajlar okudu:

Soru:

-Peki sâlih kişi ile ifade edilen nedir, Üstadım?.

Üstad:

-Beşerî kavramlardan arınıp bilinç boyutunda kendini bulmuş ve bilincini istediği gibi kullanarak ruhunu yönlendirebilen kişi anlamında… Tanrı kavramından kurtulup kendi hakikatını tanıyarak gereğini yaşayan… da diyebiliriz…

Soru:

-Üstadım, bu insanlara veli diyebilir miyiz?..

Üstad

-”Veli” ismi, asker kelimesi gibi genel bir anlam taşır… Sâlih ise, asker içindeki general sınıfına örneklenebilir…

***

Malik bu defa espri ile girdi:

-       Geçenlerde Cem Yılmaz’ın bir showunu izledim. Askerlik Anılarını anlatıyordu. “Bir er için general görmek; galaksiyi yerde görmek kadar hayalmiş.” Epey de durdu üstünde, milleti gülmekten kırıp geçirirken.

-       Eeeee..?

-       Yani diyeceğim şu ki veliler arasında asker içindeki general sınıfı gibi olan Salihleri görmek bizi aşar be abi.

-       İlahi sen… Devam et bakalım.

-       Ben birinci tanım çerçevesinde değerlendirsek diyorum.

-       Değerlendir, elini tutan mı var dedi Rıdvan, Trabzon ekmeğine tere yağ bal karışımı sürerken.

Malik bu defa tanımdaki kodları çöze çöze ilerledi:

-       Salih denince BEŞERİ KAVRAMLARDAN ARINMAK, kendini ŞUUR BOYUTUNDA BULMAK, RUHUNU YÖNLENDİREBİLMEK öne çıkmış.

-       TANRI KAVRAMINDAN KURTULMAyı da ihmal etme.

-       O zaten en mühimi.

-       Bunları başarabilmiş kişiler için de Ehlinin son getirdiği açılımla ŞİRKTEN KURTULAN, KEVSERDEN İÇEN; ESMA POTANSİYELİNİ KULLANABİLEN yapıları anlıyorum.

-       Evet. Bir de “EN’AMTE ALEYHİM” sınıfı da bunlar diye işaret edildi, unutma.

-       Evet evet.

-       Onlar çok mu yani aramızda? Görülebilir mi?

-       Elimizde velayet ölçer yok ki karşımızdakinin mertebesini ölçelim?

Malik bunu der demez Rıdvan’ı bir gülme aldı. Durmaksızın “VELAYET ÖLÇER HA?” deyip tekrar tekrar gülme krizlerine giriyordu. Nice sonra kahkahaları dinince Malik tekrar devam etti:

-       Yani diyorum ki Salihlerle beraber olmak, Salih olmaya çalışmaktan daha kolay olsa gerek ki buna vurgu yapılmış.

-       Neden daha kolay? Neden buna vurgu?

-       …..

-       Ayna Nöronlar ayna! Kendinde bulamadığını aynada görüp kapasite genişletmek değil mi?

-       Evet evet. Bir de zamandan kazandırır bu kanaatimce. Uzunca inceleme, tefekkür etme yerine işi senden önce halletmiş birinden duymak ve tüm boyutları ile deneyimlenmiş biçimde paket program halinde almak, alış verişlerin en kârlısı.

-       Rasül ve Nebilerin, her çağda önder ve rehberlerin de işlevi bu olsa gerek.

-       Elbette, aynen. Ama ne var ki insanlığın çoğu bunlara ya sırt çevirdi ya tapınmayı seçti.

-       Sırt çevirmeyi anlarım da tapınma ne alaka? Onu anlamadım.

-       Aynaya bakan insanın işi aynaya övgüler düzmek mi olmalı, yoksa kendindeki eksik ve kusurları gördüğü kadarı ile düzeltmek ve derunundaki güzellikleri seyretmek mi olmalı?

-       Elbette ikincisi.

-       İşte diyorum; ayna işlevi olan mahallerle kendini düzeltmek yerine aynaya yağ çekmek, aynaya şiir yazmak, aynayı kutsamak insanların daha çok işine ve kolayına geldi.

-       “Hayatı oyun ve eğlence gibi algılamak” tabir edilen şey bu mu?

-       Korkma, hayatı deme. Din dahi çoğu kez böyle oyuncak gibi algılandı, algılanıyor ve de algılanmaya devam edecek!

-       Neyse, bilinç çocuksa olayı oyuncak gibi algılaması da normal değil mi?

-       Normal. Hepsi hak, anormal bir şey yok ki Allah Sisteminde.

Garson porselen demlikten ikinci parti çayları doldururken Rıdvan konuyu bu defa bir başka noktaya çekti:

-       Malikçiğim biz seninle haftalardır ne konuşuyoruz?..

O kadar zaman geçmişti ki konu nerede başladı onu dahi unutmuştu Malik. Rıdvan hatırlattı: “Bilişim Fuarında çok işlevli bir robotla başladık hatırla!” Evet dedi Malik.

-       Robotu sen epeyce üstün bir ürün ve teknolojik buluş görmüştün de ben, biz kapasite olarak ondan çok daha farklıyız demiştim.

-       Evet evet.

-       Robot belli bir program çerçevesinde yaşar değil mi?

-       Evet.

-       İşlevi dışına çıkamaz, kapasitesini de kendi kendine geliştiremez.

-       Evet mesela ev hizmetleri için yapılan bir robot, fabrikada tamirat yapan işçi robotunun işini yapamaz.

-       Doğru.

-       Sahibi değiştirmeden programı da değişmez.

-       Evet.

-       Bizim robottan farkımız?!

-       Kötü- Negatif Programlardan Korunma ve Dilediğimiz Olumlu- Pozitif Programları kendimize yükleme gibi bir büyük şansa sahibiz.

-       Salihlerle beraber olarak bu mümkün. Pekiiii, şimdi sana bir başka soru.

-       Buyur.

-       Herkesin her yerde en iyileri bulması, en iyi yapılarla, en üst idraklerle karşılaşması mümkün mü?

-       Hayır. Bizim gibi büyükşehirlerde yaşayıp birkaç sohbet dostu bulabilenlere nispetle kendi kasaba ve şehirlerinde yalnız başına tefekkür eden, samimi yönelişlerle çırpınan nice güzel dostlar bilirim.

-       O halde programlama nasıl olacak?

Rıdvan bir süre soluklandıktan, gelen telefona cevap verdikten sonra devam etti:

-       İşte robottan farkımız ve en büyük şansımız da burada düğümleniyor.

-       Biraz açar mısın lütfen?

-       İnsan hangi çevrede, kiminle, nerede, nasıl yaşarsa yaşasın kendi Rububiyetinde mevcut öz cevheri keşfetme ve Rabbul Alemiyni değerlendirme kapasitesine sahip.

-       Yani insan hem alıcı bir dekodere hem de verici bir yansıtıcıya sahip. Dilediği programı içeriden esma kapasitesini zikir ve dua ile açarak çıkarabileceği gibi, dışarıdan da en işine yarayacak program dalgalarını çekebilme ve değerlendirebilme gücüne sahip. Fıtratı böyle, diyebilir miyiz?

-       Çekme ve çıkarma da deme ona. Çünkü beyin her an input ve output tabir ettiğimiz girdi ve çıktıları almakta zaten. Saniyede 400 milyar veri işleniyor da biz devede kulak bile sayılmayacak kadarını yakalıyor ve değerlendirebiliyoruz. O da veritabanı yorumu karışarak değerlendiriyoruz. Neyse buna girmeyelim şimdi, asıl konumuza dönelim.

-       Dönelim de insanın kendi kendini programlaması dedin. Nasıl olacak? Kolay mı?

-       Korunma Duaları ile kendini zararlı programlardan koruma gayreti gösteriyorsun?

-       Evet.

-       Ehlinin son sohbetleri ile de işte bu istediğin programlamayı nasıl yapacağın anlatılıyor. O nedenle BEYNİN SIRLARI- BEYİN VE DUA MEKANİZMASI- EHLİBEYTTE NAMAZ sohbetleri çok iyi değerlendirilip uygulanmalı.

Malik bu sohbetlerin ana mesajlarını tekrar hatırladı ve kısaca paylaştı. Sonra;

-       Yani şunu mu diyorsun Rıdvan? İşaret edilenleri uygula, gelen bilgiyi değerlendir, hem eski olumsuz programlardan kurtulma, hem genetik miras yoluyla gelen bakış açısı kirliliklerini silme, temizleme, hem de istediğimiz olumlu programları transfer edip yükleme imkânına sahibiz!

-       Ağzın bal yesin, aynen öyle! Yalnız şunu hiç unutma!

-       Neyi?

-       Bunları yaparken “BEN YAPIYORUM” diye giriyorsan olaya, bil ki sahaya hükmen mağlup çıkarsın! Tüm bu yöneliş ve uygulamaları benliksiz, teslim olmuş biçimde ve razı oluş bilinci ile yapacaksın, ortaya koyacaksın.

-       Amenna.

***

Kahvaltı tamamlanıp da güneş iyiden iyiye gündüz sahnesinin ortasına kurulurken Malik aklına takılan son şeyleri gündeme getirdi:

-       Hepsine tamam da tarihte kendi kendini programlamış, istediği kapasiteleri açmış yapılar sanıyorum Veli sınıfı. Bana daha canlı, daha berrak örnekler verebilir misin?..

-       “AŞEREİ MÜBEŞŞERE” diye sahabeden cennetle müjdelenen 10 kişiyi bilirsin.

-       Evet. Dur sayayım hemen ezberimde adları:  Ebu Bekr-i Sıdık, Ömer bin Hattab, Osman bin Affan, Ali bin Ebu Talib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avam, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkas, Said bin Zeyd, Ebu Ubeyde bin Cerrah.

-       Neden Allah Rasülü 10 kişiye “Siz cennetliksiniz” deme ihtiyacı duysun? Neden 5.000 kişi içinde sadece 10 kişi? Bunu Rasulullah onlara “Siz ölünce cennete gidiyorsunuz” dedi diye mi anlayacağız? Bu çok basit ve sığ olmaz mı?

-       Nasıl anlayalım?

-       Bence bu cennetle müjdelenme; SİZ YAPTIĞINIZ ÇALIŞMALAR VE ORTAYA KOYDUĞUNUZ GAYRETLERLE ÖYLE BİR AÇILIM ELDE ETTİNİZ Kİ; ŞİRKTEN KURTULDUNUZ, ÖLMEDEN EVVEL ÖLMEYİ YAŞADINIZ, ESMASIYLA TASARRUF EDER HALE GELDİNİZ, KISACASI KEVSERİ BURADA İÇTİNİZ VE İÇİYORSUNUZ demek olmasın?

-       Kevser havuzu da beyin adı altında mevcut esma potansiyeli. Yani siz onu kullanır ve yaşar hale geldiniz, demek.

-       Evet öyle olsa gerek.

Yetiştiği ortam ve dinlediği dualar nedeniyle bu 5.000 de 10 oranını sindirememişti Malik. Neden bu kadar azdı? Oysa mübarek gecelerde imamlar, vaizler “ALLAH’IM BİZİ SAHABENİN, TABİİNİN, ONDAN SONRA GELENLERİN YOLUNA DAHİL ET, O

CENNETLİK İNSANLARIN YOLUNA” diye dua ediyorlardı.

Rıdvan içinden geçenleri duymuşçasına devam etti:

-       Bir zatla beraber olmak, elinden tutmak, onunla sohbet etmek, ona yakın olmak meseleyi çözse idi; oran bu kadar düşük olmazdı. Bu, olayı çözse idi Allah Rasülü (sav) kızına “KIZIM FATIMA KENDİN VE AHİRETİN İÇİN ÇALIŞ. RASÜL KIZI OLMAK SENİ KURTARMAYACAK” demezdi değil mi?

-       Evet.

-       “Kevser Havuzu başında oturdum şerbet veriyordum. Bir grup sahabem gelirken melekler onlarla arama girdi ve geçmelerine izin vermedi. Ben de onlar sahabem dedim. Melekler; Sahaben ama senin idrakini yaşamadılar, dedi ve içirtmediler” hadisini de biliyorsun?!

-       Evet.

-       Dikkat, içirtilmeyenler sahabe sahaaabeeee!!!! O halde birinin yanında olmak değil, yolunda olmak değil, bizatihi şahit olduğun programı almak, uygulamak ve neticesini yaşamaktır asıl mesele, anlıyor musun?

-       Hani İbrahim ateşini söndürmeye giden karınca, varamasam da yolunda olurum, hatta ölürüm demiş ama…

-       Masalı geç, masalı geç!!!! Gidiş yolun doğru diye sana not verdi mi hiç matematik hocan?

-       Hayır.

-       Seçimde güzel çalışan ama yeterli oyu alamayan partiye iktidar veriyorlar mı?

-       Hayır.

-       Sonuca bakılır dostum, sonuca. Çözdün çözdün, çözemedin, ortası yok bu işin! Oyuncak da değil, eğlence de değil!…

Rıdvan hayli celallenmişti. Arabaya bindiler. Epey bir suskunluk oldu aralarında. Malik’in ezber bilgilerinden biri daha yıkılıyordu. Böylesi anlarda titrer, üşür, yüksek voltaj verilmişçesine sarsılırdı Malik. Klima açtırmadı. Suskundu. Boyalı bir perdesine daha bıçak sokulmuş, perdeye yansıyan oyun bozulmuştu.

Rıdvan onu eve bırakırken Malik kısık sesle son bir şey daha sordu:

-       Kendi kendine bu işi halleden, ama ne rasül, ne nebi, ne de ehli zat görmeden en zirveye çıkabilen var mı?

Rıdvan:

-       Üveys El Karani (ks)…

-       Ama onun da annesi mürşidi, diyorlar!

-       Adamı hasta etme. İlmi annesinden almadı. Hakikati yaşamayı sadece bela çekmek zannedenlerin yaklaşımı o anne mürşidliği! Mürşid; ilimdir! O da Kevser olarak beynindedir.

-       Hakikati nasıl okudu o zaman?!

-       Yöneldi… Sadece yöneldi… Ve bu yönelişi ile sahne sahne seyretti, kelime kelime işitti Rasülullah’ı… Böylece açtı Kevser havuzunun kapaklarını. Kendi halletti işi. Hz. Üveys’in hallerini bir ara konuşursak; kodlarını da çözmüş oluruz. Ama şimdi değil.

-       Hz. Üveys’in yönelişinin doğruluğu da tescillendi değil mi?

-       Evet. Efendimiz (sav) tescilledi. Hırka-i Şerif ona armağan edildi! Nedir bu armağanın anlamı sence?

Malik araçtan inip kapıyı kaparken gönlünden taşanı döktürdü bir cümlede:

-       VEHMÎ BENLİKTEN SOYUNARAK; ESKİ BİLGİ ELBİSELERİNİ ÇIKARARAK YÖNEL; KORKMA, ÇIPLAK KALMAZ, ÜŞÜTMEZSİN!… YETER Kİ SOYUN; EN HAKİKİ, EN MUHTEŞEM  GÖNÜLDÜR SENİ, SENDEN ÖZGE EVRENSEL GERÇEKLE DONATACAK OLAN!..

Mehmet DOĞRAMACI 
10.09.2011