Deryadan bir katre; Aşure niyetine…

Biz sana Kevseri verdik…

Hani senin kendini BEN diye tanımladığın beşerî- hayvanî boyutun var ya. Hani beş duyu kaydınla kendini sadece görünen beden, duyulan bilinç olarak tanımladığın hal var ya.

Hah işte, BİZ o boyutuna SEN deriz senin… Sen, kendine BEN dediğin için BİZ sen deriz sana!… Bir de çok sevdiğimiz için deriz. Eee bilirsin ya, insan çok sevince senli- benli olur… İşte onun için SEN deriz…

Yanlış anlamayasın diye sana açıklama gereği duyduk. Yanlış anlaşılmayalım ki ileriki sözlerimiz de güme gitmesin…

BİZ kim miyiz?.. Aşk olsun?… Tanımıyor musun?…
Tanımazsın tabii. “Bilmek- Öğrenmek” ayrıııııııı “Tanımak- Sezmek” ayrııııııı…

Hatırlatalım.
BİZ “HATIRLATICI”YIZ SANA… SEN “UNUTUCU” OLARAK İNDİN YA BEŞERİ BOYUTA, BİZ ONUN İÇİN KIZMAYIZ DA HATIRLATIRIZ SANA “KENDİ”MİZİ… KENDİNE GELESİN DİYE HATIRLATIRIZ KENDİMİZİ…

Sen BİZi çok iyi biliyorsun aslında… “Melekut Boyutu” diye öğrettiler sana BİZi. Görünen bu alemde açığa çıkan “Esmalar” da dediler… Hepsi ezberinde değil mi?.. Seni bilgi hamalı seniiiiiii… Seni biliş arızalı seniiii… “Bilgi” ile “Biliş” farkı mı?… Eee çözersin sen, çok biliyorsun ya!…

Daha ne dediler BİZim hakkımızda sana?… Dur, en hoşuna gidenini, biraz da gizem içeren o kutsadığın bilgi ile hatırlatalım sana. RİCALİ GAYBiz BİZ…

Her ayın 14’ünde CEBELİ NURun tepesinde HIRA’ da toplanırız hepimiz… 124.000 kişiyiz… Sen görmüş gibi sayar, az bilenlere caka satarsın mertebelerimizle… Ne çok da seversin saymayı…

Niye mi Hira?… Niye mi ayın 14’ü?… Sen anlamlar yükleyedur.

Çok özel bir nedeni yok be Ruhum, YÜKSEK YERLERİ seviyoruz… Manzara buralardan daha güzel görünüyor… Hani ne diye lakırdı ediyordun sen? Hah, “Yekpare” manzara güzel oluyor… Olmadı yekpare eski kavram… Dur yenisiyle söyleyelim sana; “TEK KARE RESİM” yüksekten iyi seyrediliyor… Bir de MEHTABa hastayız biz… Onun için ayın 14’ünü severiz…

Yemedin mi?… Yeme zaten. Yersen yutarsın zokayı…

Ya Hu Allah aşkına kendine gel, gecenin ayazında dağın tepesinde ne işimiz var yaaaa?… 124.000 kişiiiiiii…. Dere tepe insannnnnnnn. Hava buz keser çölde geceleri. İlla açıkta toplanacak olsak Kabe’ye giderdik, niye şakır şakır kayaların üstünde rüzgara karşı toplanalım?!

“Masal dönemi” bitti Nurum, dön artık dışarıdan kendine…
Sana ne faydası var Hırada toplantımızı bilmenin, sıralamamızı hiyerarşik düzlemde saymanın?… Hiç!.. Ama güzeldir satış… Biraz gizem kaba etlerden, biraz mertebe kemiklerden, sohbet tavasında hafif kızarsın şöyle, az üstüne ince kıyılmış kavramlar, az da kıssa teknesinde tuzla harmanlanmış keramet ve mucize baharatı sepeledin mi, değme keyfine Tasavvuf Kebabının…Immmhhh. Senin ellerini BİZim ayaklarımızı bağlasınlar…

Yok Gülüm yok, işimiz olmaz dağın tepesinde…

Nerede miyiz BİZ?…

Yav sen arızalı mısın?… Deminden beri konuşuyoruz, sana sen kadar yakın gelmiyor mu sesimiz?… Geliyor. Eeee?.. Neden aptal aptal ötelerde gezinirsin?…

Sana BİZi hep sembollerle anlattılar…
Ayın 14 ü semboollllll, Hıra semboollllll, Hiyerarşi semboooolllll…

Gerçeği mi?…

Eh, aslında sembollerde az da gerçeği saklıydı ama dışarılarda otlamaktan içeri dönemediğin için göremedin ki.

BİZ pneal gland da denen Epifizdeyiz be Nurum… Senin, sana özel Nurun olarak oradayız…
Doğru dediler, yüksekteyiz… Amigdalaya, Frontal Loba, sinirlere, damarlara en tepeden bakarız biz…

Hıra mı?… Saklıyız…
Nerede?
Kuyruk sokumunda senin… Doğulular öyle bilir… Onlara göre ateş alttan tutuşur da yukarıda lamba yanar…
Orta Doğulu bir kısmına göre bilgelerin, kalbindeyiz Fuad adıyla… Zikir kalbe vurunca çıkarız açığa…

Zikri kalbe vurdurmak mı?… Hatırla… Öyle öğrenmedin mi?..
Allah Allah Allah Allah.… Devam…. Sonra kalbe vurdur… Eğ başını kalbe doğru, oraya insin Allah… Haykıııırrrr… Testere biçer gibi hay a aa, hay a aaaaa, hayyy a aaaaaa Huuuu… İndi zikir kalbe… (İner iner bekle sennn… Ucuzcu, masalcı seniiiii)

Bilimsel gelişmelere göre beynin içinde bir mağara gibi noktanda saklıyız… Beynin monitörü alın bölgesi olduğu için bizi hep alın tarafından içeride filan gösterdiler sana… Aslında az daha yukarıda bayağı geride tepenin en hâkim yerinden bakarız beyne… Anladın mı yüksek yeri şimdi?…

Ayın 14’ünde toplanırız BİZ… Arabi takvime göre böyle… Çin takvimine göre?.. Mayalara göre?… Sorgulamazsan böyle yutar ve zank diye kalırsın işte…

Ayın 14’ü mehtap gecesidir değil mi?… Mehtapppp ahhh mehtap… Sevgilinin cemali seyredilir o gece… Boğaziçi’nde… Şişşt çık romantizmden raciym olursun sonra…

Mehtabı seyrederken; yani kendinde göremediğini bir güzel çehrede, bir pak aynada gördüğünde toplanırız BİZ… Uyuma yav, toplanan senin tüm bedenine yayılmış dağınık kuvvelerin… Onlar toplanır o zaman… Ayın 14’ü senin sende saklı sevgiliyi karşında gördüğün andır… 124.000’ imiz de bir oluruz o zaman…

Toplandığımız anda Dopamin patlar da beyinde, volkandan saçılan lavlar gibi akar her yere!.. Akar da aklını, duygunu, fikrini alır senden BİZe çekmek üzere… Titrer durursun… “Eller gider Mersine sen gidersin tersine” derler sana… Aslında BİZe geliyorsun da dışarıdan öyle derler işte seninkiler…

Aaaaa Kevser; dopamin mi yoksa?!
Saçmalama beeee! Dopamin dediğin manyak eder adamı… Sürse sürse iki sene sürer… Sonra çekilir suyu…

BİZ dopamin değiliz!… Dopamin mıknatıs gibi BİZi; sende dağılan vechelerimizi toplar sadece o kadar!… Dopamini yağ çeken fitil niyetine kullanırız biz… Onun işlevi yerine gelince yakar, aydınlatırız seni…

Anladın?… Tam anladığını sanmam da hadi anladın sayalım. Öyle demişti Merhum Meczup Ceyhan Dedem;

-    Anladın mı oğlum?
-    Anladım Dede…
-    N.h anladın!.. (Dedem örtünmez, çıplak konuşurdu rahmetli)
-    Anladığım kadar anlamış değilsin… Dede olunca anlarsın!
-    Dede ne peki dedem?
-    Dede ihtiyar demek değil, ALLAH’I BULAN demek!..

Anladın BİZi…

SANA dediğimiz de senin o ilk beşeri tarafın değil biliyor musun?.. Beşeri kim napsın?… Beşerle işimiz olmaz BİZim… Sen, BİZ’e doğru yöneliş gösterdiğinde seni muhatap alırız BİZ. İşte o zaman SANA der, kıymet vererek muhatap alırız seni… Hediyemizi vermek için…

Yola çıktın, dönüşüme, yenilenmeye talip oldun. Sancılar çektin. Duha’larda seyrettin nurumuzu… İnşirahlar yaşadın. Yaşadın da süvarisinin mahmuzladığı bir küheylan gibi koştun BİZe… Zamandan çıkıp ASR’ı mekandan çıkıp AŞK’ı yaşamak için koştun… BİZe geleni geri çevirmeyiz BİZ…. Geldin, hediyeni de alacaksın haliyle….

Otur hele, susamışsın…
Al sana bir kâse su…
Ne?.. Bildiğin sulara benzemiyor mu?…
Ne sandın BİZim suyumuz bu… BİZim ilmimiz… Senin bilgi tahtasında oynadığın tefekkür satrançlarına benzemez BİZim ilmimiz…

Al bak, bu da ılık süt… Tadı bambaşka öyle mi?… Sizin sütünüz kan ve irin arasından süzülerek gelir… Sizin sütünüz, riyazatlardan süzülür de idrake erişir, artık ne kadar erişmek denirse ona…

Bizimki öyle mi ya?.. Ne kan, ne irin, ne riyazat!… BİZ yemin ederiz ALLAH ADINA… Yemin eder; sabah der, gece der, gündüz der, fecr der, duha deriz…

Sen şimdiye dek yeminlerin anlamlarını tatmadığın için ağır sınavlarla erişilen idrak sütlerinden başkasını görmedin…

Ne demişti Osman Hoca?..

YEMİNLERİ KAVRAYAN; BELA VE İMTİHAN İÇEREN ARA SÜREÇLERİ TRANSİT GEÇER DE ZIPLAR “EY MUTMAIN OLMUŞ NEFS”, HİTABINA… Hah işte… BİZim sana verdiğimiz süt; yeminleri idrak edenden akan süttür… Emdikçe akar, aktıkça artar, arttıkça taşar taşar da bir pınar olur inşiraha uğramış zatın sinesinde…

Eh biraz da bal, gider hani… Bal?.. Bu da başka değil mi?… Senin balın derlemedir çiçeklerden… Gezer, dinler, yazar, çizer de güya mana açıklarsın sen… BİZim balımız sohbetimizdir… BİZim balımız cananın dilinden dökülen cana can katan canlı kelimelerimizdir…

Bal, süt, su ve bir koca nehir… Belki de havuz ha?…

Al, senin hepsi…
Kevser işte… İç kana kana, yüz yara yara, tat bana bana…

Anlamadın tam sen?…
Kevser; ne bala, ne süte, ne suya benzemeyen bir nehir öyle mi?…
Öyledir… BİZ verdik mi böyle veririz!…

Kevser; “Çoklukta Teklik Seyri” demiştin sen… Sanki bir nane anladın dediğinden!…
Eskiler de “Hasırdan mısırı görmek” dediler… Onları da çok sevdin…

Geç hepsini, sen ne diyorsun, sen ne hissediyorsun onu söyle!…
Ezber vakti değil bu dem, kitaplar suya atıldı, gönlünden konuşma vakti bu an!

BİZ senin damla bile etmeyen benliğinde OKYANUS gibiyiz..
BİZ senin zerre bile etmeyen bilincinde KÜRRELERİZ tasavvur dahi edemeyeceğin…
BİZ senin mikronda nokta, noktanda makro olanız…
BİZ, evet BİZ, sendeki O’yuz…
Nasıl desek?.. Zor beeee.  Anla işte!…

Kevseri gördüğünde BİZi görürsün… Parçalarda kaybolmamak üzere geri çekilip Gözlemci edasıyla seyrettiğinde, senin gözlerinden bakan da BİZiz…

BİZ sana, sende BİZi deneyimlemeyi verdik de adına Kevser dedik…

Daha ne diyelim ki?…

Güzel oluyor değil mi bu seyir?… Havuz güzel, lezzetler güzel, manzara güzel, gökyüzü güzel, yer güzel… Çirkin kalmadı etrafta… Çünkü BİZ güzeliz, güzeli severiz…

BİZ güzel değiliz aslında!… Güzel de sana göre, tıpkı çirkin gibi…
BİZ güzelde, güzeliz… BİZ güzel görende güzeliz…

BİZ sana, sende BİZİ fark etme kabiliyeti verdik de adına Kevser dedik…

Peki niye ben mi diyorsun?…
Niye sen seçildin öyle mi?…

Safsın sen saf… Tam bir safsalakolojisin sen… Sen istemesen seçilmeyi, BİZ seçmezdik seni… Sen sevmeseydin BİZi, biz görmezdik seni… Sevdin seçtik, baktın gördük, çağırdın geldik…

“NEYİNLE FARKLISIN Kİ SEÇİLESİN?” diye sinyal vermişti değil mi sizin diyarın Ak Saçlı Bilgesi… Farklı olmayı istememiş miydin sen?… Eeee şaşkınlığın niye?… İstedin, verdik…

Neden mi verdik?…
EBTER olduğun için… Dur, bunu hemen konuşmayacağız seninle, bu en sona kalsın…


Öyleyse Rabbin için salat et ve kurban kes!…

Sen sadece RAHMET IRMAĞI var sandın bu âlemde. Öyle sandın da “Bela ile acı ile imtihan ile çalışır sistem” dedin hani. Her şeyi bir acı bedele, her idraki bir ağır sınava bağladın hani.

Ayaklarını yerden kestik BİZ senin!… Mehtaplı bir gecede gözlerine baktığında o ay yüzlünün, bir başka nehri de göstermek istedik ama göremedin… Sonra aldık ötelere götürdük seni gece yolculuğu yaptırırcasına… Engin bir Rahimenin gülen gönlünde gösterdik sana sadece âlemlerin sadece Rahmet Nehrinden ibaret olmadığını, bir başka nehir de olacağını… O ne demişti sana?…

EVİNE HACİZ GELSE DE KAHKAHA ATABİLİRSİN, BİZİM GİBİ BAKAR, BİZİM GİBİ YAŞARSAN…

Evine haciz gelse de mi, dedin hayretle!… Eveeeet dedi biri çay verirken… Eveeet yarın gelecekler, buzdolabımı götürecekleeeer dedi elvan elvan esmaları tura çıkan bir yürek… Bunu derken bir zil takıp oynamadığı kalmıştı…

Gene anlamadın sen…
Rahmet dedin, bela dedin… Az aldın kokusunu cennetin ama nefesini çekemedin ciğerlerine…

Ve bir akşam; Yeminleri okurken ara ayetleri geçiverdi Osman Hoca… Olumsuz ne kadar yorum varsa çizdi üstünü kibarca… “Yemine odaklanan zıplar üstünden belaların, acıların da EY MUTMAİN OLANı duyar” dedi…

İşte o dediği KEVSERdi… Mirac ettiğinde, aşka erdiğinde sana verdiğimizdi…

Rahmet bir yandaaaaa, Kevser bir yandaaaaaaa…
Belalarla örülü yol bir yandaaaaaaaaa, muhabbet yolu öte yandaaaaaaa…
Kevser oydu işte…

Kevser; dostlardı semt semt, il il, diyar diyar, Kur’an çağıltısına katılan!… Kevser, sofra açanlardı, “Size hizmet ibadet, lütfen bize hakkınızı helal edin demeyin” diyecek kadar gönlü umman Fatıma kızlarıydı… Kevser; yazanlar, anlatanlar, hakikatleri uğruna manada kucaklaşanlardı!…. Ehli Beytin kızları, Ehli Beytin oğulları olarak…

Sen gene eski huylarını depreştirdin… Binlerce gülün arasında gittin de dikenlere yapıştın ve kanattın ellerini… Acıyı sevmek; Rahmetten çıkamamak, Kevseri tadamamak gibi bir özrün vardı senin… Arızalısın işte, deriz BİZ sana bunun için…

Arızalı, takıntılı olsan da sevdik BİZ seni…Hem de çok sevdik…
Sevdik de gösterdik her yandan nûrâni çehremizi…

Salat et… Kendin için… Rabbin için…
Salat et… AN ı yaşa, ileri- geri, dün- bugün- yarın cehennemine düşmeden…
Salat et… Hoş gör, Hak gör, Bir gör… Gözlemciden aşağı inmeksizin…
Salat et geceleri… Gündüzlerin meliki adına yaşamak için…
Salat et… Sendeki seni, sendeki BİZi meydana sürmek için…..

Ve kurban kes!…
Hayvan değil çocuğum, hayvan değil!…
Vıdı vıdı eden nefsini… Vesvese veren uşakların sesini… Seni senden alan her şeyi kes!…

Kes ki Kevser ırmağının önüne bentler çekilmesin… Kes ki gönül havuzun kirlenmesin…

BİZ sana KEVSERi verdik… BİZ sana içinde rengârenk tonlarda parlayan kristal kalbi verdik… Salat ederek taşı onu alnında… Kurban keserek besle boynunda… Besle ki senden doğsun çağlayanlar…

Şüphesiz sana hınç besleyen var ya, asıl o ebterdir..

Sana onca şey verdik de sen gittin sana EBTER diyeni gördün de üzüldün öyle mi?… İçin mi acıdı?… Kıyamayız sana BİZ… Hiç kıyamayız.

Sana Fatımâ verdik de sen Kâsım’ın ölümüne üzüldün öyle mi?….
Sana Fatımâ verdik, sana, seni nesiller boyu canlı- ebedi kılacak olanı verdik de sen “Kâsım öldü” diye üzüldün öyle mi?…

Kâsım?… Ayıran, bölen, ayrı gayrı gören demek sözlükte…
Ölmeliydi senin o yanın…
Ölmeliydi ki “Ümmetim” diyebilesin…
Bölen tarafından çıkmalıydın ki Hakiki Bütünlüğü dillendirip yaşayabilesin…

BİZ, bize gelesin, az daha çabuk gelesin diye erkenden aldık Kâsım’ını…
Aldık ki sana SOYU KESİK desinler!…

Ne çok acıdı için sana EBTER dediler diye…
Doğru dediler… SOYU KESİKSİN SEN…
AHAD olanın soyu mu olurmuş?… TEK olanın zürriyeti mi olurmuş?…

KÂSIM’IN ÖLÜNCE SOYU KESİK DEDİLER SANA…
SOYU KESİK OLMALIYDIN DUNYALILAR ARASINDA…

SOYU KESİK OLMADAN ŞİRKİN DÜNYASINDA; KEVSER OLABİLİR MİYDİN BİZİM UKBAMIZDA?…

Yani?… Şirk yanın ARAMIZDA OLAMAZSIN, YERIN BURASI DEĞİL SENİN dedi de BİZe itti seni… Kucağımıza itti…

BİZ sana, Kâsım’ım gitti diye üzülen sana, Fatımâ’nı fark ettirdik!…
Nil nehrinden daha uzun, Amazonlardan daha yeşil, Çukurova’dan daha mümbit Fatımâ’nı verdik sana… Ehli Beyt Irmağını kesilmeyen süt gibi sinesinden çağlara akıtacak Fatımâ’nı…

BİZ sana öylesi bir seyir ufku açıp öylesi bir zenginlik verdik ki genlerine işleyen o nurla akacaksın nesillerden nesillere gönüllerden gönüllere…

Fark et diye EBTER i, HU’ ya bağladık!!!!…
O EBTER… HU; EBTER!… Çoğu anlamadı bunu… Sen de anlamadın mı?…

Sana hınçla EBTER diyen de HU idi şirkin aynasında!!!!….
Yani?… KESİL FANİDEN, DİRİL BÂKİDE diyordu HU sana, EBTER den KEVSERe çaktırdığı işaret fişeğiyle…

***

BİZ sana KEVSERi verdik…

BİZ sana süt akıtırcasına ilim sunan; bal yaparcasına tefekkür eden, su dağıtırcasına sevgi saçan dostlar verdik…

BİZ sana zengin sofralar verdik Fatımâ’lar eliyle, İsmet’lerin temiz hazinelerinden…

BİZ sana neler vermedik ki?…