Bizim Köyün Kaderi

Bizim Köyün Kaderi

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Orta Anadolu bozkırlarının mûtena bir yerlerinde, içinden şirin bir derecik akan sığ bir vadiye kurulmuş bizim köy. İnsanların hayati ihtiyacı nedeniyle olsa gerek, köyü kuran ahali su gördükleri bu vadiyi daha açık ve düzlük alanlara tercih etmişler. Köyün her iki yakasını çevreleyen yüksek teperlerde ha koptu ha kopacak denebilecek tarzda kayalıklar mevcut. İlk göreni ürküten bu duruma köylünün aldırış ettiği bile yok. “Nasılsa her şey Allah’tan. Kaya düşerse de takdirimizi yaşarız, razı oluruz, ötesi boş!..” Zaten o yılların gelişmişlik düzeyi ile bu kayalıklara yapılacak bir şey de yok görünüyor.

Yeşillik adına sadece kavak, söğüt ve meyve ağaçları vadiyi canlandırıyor. Her sabah ezanında dere boyunca uzanan bahçelerde konsere başlayan kuşlar korosu da bu yüzden hep su ve yeşilin bileşimini sahne ediniyor kendisine… Ormansa, köyün çok çok uzağında.

Hayvancılık yapılıyor. Bazı ağaların koyun sürüleri, köylününse her sabah sığırtmacın köy meydanında avazı çıktığı kadar bağıra bağıra toplayıp götürdüğü büyükbaş hayvanları var. Her ev, süt ve süt mamullerine duyduğu ihtiyacı böyle karşılıyor. Bunların satışını yaparak ailesine katkı sağlayan hanımlar da yok değil hani. Mevcut hayvan potansiyeli bir mandırayı işletecek düzeyde olsa da hiç kimse o güne değin bir araya gelip de bir mandıra kurmayı düşünmemiş. İlçeden gelen sütçü topluyor yok fiyatına sütleri. Belli ki, Türk halkının temel karakteri olan “Ortaklık mı, aman uzak olsun; az olsun ama benim olsun” yaklaşımı bizim köyde de başka görüşlere yer bırakmamış.

Vadiden çıkıldıktan sonra göz alabildiğine serilen ovada oldukça verimli tarlalar mevcut. Bunların kimisi daha aşağılardan geçen Porsuk Çayından, kimisi de köyden gelen dereceğin toplandığı sulama göletinden besleniyor. Ağırlıkla iki çeşit ekim yapılıyor tarlalarda: Buğday ve pancar. Başka bir tohum denenmemiş, düşünülmemiş. Niye denensin ki, nasılsa buğday ve pancar geçimlerine yetiyor ailelerin. Toprak, köylü tabiri ile adam eksen biter dedikleri kadar da verimliyse, farklılığı deneyip de zahmete girmenin, başına iş almanın çok da anlamı yok doğrusu.

Köyün ormana yakın yukarı kesimlerinde ilahi bir piyango vurmuş bu topraklara; Krom Madeni. Uzun yıllardan beri işletilen maden, diğer bir köye kurulan tesislerde işlendikten sonra yine bizim köyden geçerek tren istasyonunda vagonlara yükleniyor. Yük trenlerinin ile taşınan madenin İzmit limanına, oradan da yurt dışına gittiğini duyardık çocukluğumuzda. Ülkemizin krom işleyecek kapasitesi o yıllarda mevcut değil.

Köy gençlerinin iş bulma sorunu yok. 18’ini dolduran için maden ocağı hazır ekmek kapısı. Giy baretini ve in yerin 400 metre altına. Biraz ustalığın varsa bir konuda, yer üstünde de iş bulman mümkün maden yerleşkesinde. Yer altında 15, yer üstünde 20 yıl çalışan emekli oluyor genç yaşta.

Ekonomi, maden sebebiyle canlı ve hareketli. Her ay köye sıcak para giriyor. 5 kahvehane, 6 bakkal, 1 manav, 1 kasap var. var. Hafta sonları ilçeden gelen manifaturacılar için de bulunmaz bir pazar köy.

Kahveler kendi aralarında ayrışmışlar. Duvarlarında Bayar ve Menderes portreleri olana Demokratlar devam ederken; İnönü portreleriyle bezeli olana Halkçılar takılıyor. Köye görevli gelen öğretmen, ziraatçı, sıhhat memuru genelde o kahvede. İmam, cami cemaati ve orta yaşlılar demokratlarınkine devam ediyor.

50 li yılların sonları. 60 ların başı.

Köy erkeklerinin kış şartları nedeniyle gündüzlerini yoğunlukla evde yada kahvede geçirdiği günlerden bir gün genç bir adam şavrole arabasından inerek kahveye giriyor. Köye gelen her resmi yabancı gibi muhtarı soruyor önce. Muhtar kahvenin bir köşesinde al kızı ver papazı diyerek iskambil oynuyor. Oyundan başını kaldırıp ilgilenmek zoruna gitse de genç mühendisin konuşma isteği karşısında yan masada duran gence “Sen devam et oğlum” diyerek kahvenin özel bölmeli kısmına geliyor. Bir süre konuşuyorlar mühendis beyle. Sonra dışarı çıkan muhtar, kimi sohbet eden, kimi iskambil kâğıtlarında kimisi de domino taşlarında huzur arayan köylülere sesleniyor:

- Ağalar! Hele dinleyin bir yol. Mühendis Cemal Bey bize bir konuşma yapacak!

Kahvenin mermer kaplı masalarında domino taşlarını şakırdatmak varken gel de şimdi nutuk dinle!… İhtiyarlardan biri yanındakine mırıldanıyor: “Belli ki yaklaşan seçimlerde bir yerden aday olacak bu mühendis. Şimdiden yerini yapacak herhalde.”

Gayet nazik, kibar ve sıcak bir üslupla sözlerine başlayan mühendis öncelikle zihinlerde oluşan vehim ve ön yargıları siliyor:

- Muhterem Büyüklerim, Sevgili Gençler!… 20 dakika vaktinizi alacağım için özür dilerim. Niyetim sizlere bilgiçlik taslamak değil. Siyasi bir gayem de hiç yok. Çok yakın görüşmesek de biliyorsunuz ben de sizler gibi yukarı mahalledeki madende ekmeğimin derdindeyim. İzniniz olursa size, köyünüzün geleceği ile ilgili bazı projelerimi sunacağım. Tabii dinlemek isterseniz.

Anadolu köylüsü bu, çabuk karar verip günlük yaşasa da misafir dendi mi olanca içtenliğini koyar ortaya. Bağrını da gönlünü de açar misafire. Biraz evvel bozulup mırıldananlar bu defa farklı bir moda girerek karşılık veriyorlar:

-       Ne demek canım, buyur mühendis bey, tabii dinleriz, işimiz ne?..

-       Tabii canım, kulağımıza bir şeyler gitsin hem.

-       Sen kusurumuza bakma evlat, dinleriz, hem de canı gönülden dinleriz.

Değişen bu yaklaşımdan sonra biraz evvel duman altı masalardan yükselen uğultu yerini pür dikkat bir sessizliğe bırakıyor. Artık çay kaşığı sesi dahi yok. Genç mühendis devam ediyor:

- Biliyorsunuz ben buralardan değilim. Pek çok gurbetçi gibi sizin gençlerinizle birlikte maden ocağına rızkımın peşine düşerek geldim. O nedenle anlatacaklarımda şahsi bir menfaat ve beklenti yoktur. Aksine sizlerin iyiliği için bazı tekliflerde bulunacağım.

Bu girişle birlikte dinleyenlerin merakı hayli artıyor. Oluşan pozitif yönelişi iyi değerlendirme gayretindeki mühendis sözlerine devam ediyor:

- Osmanlının son dönemlerinden bu yana işletilen krom madeni rezervi 20 sene sonra tükenecek. Yapılan ölçümlerle konuşuyorum, kafadan değil. 20 sene sonra maden yok arkadaşlar!…

Hafif bir uğultu gidiyor kahvede. Muhtarın ihtarıyla tekrar susanlar kendi aralarında: “Aman 20 seneye kim öleeee kim kalaaa. Hem beni de seni de emekli eder maden kardeşim. Yarına Allah Kerim” şeklinde fısıldaşmaktan geri kalmıyorlar.

- Ağalar! Maden 20 sene sonra yok. Bu ne demek biliyor musunuz!?.. İş kapınız kapanacak. Madenin kapanması demek gençlerin iş bulamaması; şehre, sağa sola gitmesi demek. Bu kadarla da bitmiyor iş. Sizler yazın çalışıp kışın yiyorsunuz. Büyük çaplı alış verişlerinizi harmana kadar, hasada kadar diyerek veresiye alıyorsunuz. Aylık sıcak para görüyorsa cepleriniz maden yüzünden görüyor. Bakkallar, kahveler bu yüzden  işliyor. Haksız mıyım?..

“Çok doğru”, “Doğru vallaaa” sesleri yükseliyor. İhtiyarlar kafa sallarken gençler daha bir kulak kesiliyor anlatılacaklara:

- Maden varsa; insan var, maden varsa; alış- veriş var. Madenin kapanması ile insanlar da para da kendini çekecek buralardan. Bu ise sizin elinizin sadece tarlaya, çifte, çubuğa bakması demek. Günden güne hayat zorlaşıyor. Gençlerin şehre göçü ise köyde iş yapacak insanın azalmasını getirecek. Günün birinde iş yerleri de kapanacak haliyle. Onun için size bazı önerilerim olacak.

- Evvela köyü bekleyen bir tehlikeyi bertaraf etmemiz gerek. Tepeleri çevreleyen kayalıkları görüyorsunuz. Hafta sonu oraları dolaştım. Derin yarıklar oluşmuş üst kesimlerde sizin görmediğiniz. Uzun vadede onlar kopup evlerinizin üstüne düşebilir. Ziraatçı arkadaşla görüştük. İlçe Orman Müdürlüğünden fidanlar temin edip yamaçlara dikelim. Ağaç toprağı tutar. Geliştikçe de düşecek kayaların taa aşağıya kadar gelmesinin önünü keser.

- İkinci olarak derede boşa akan suyunuzu görüyorum. Subaşı dediğiniz, piknik yaptığınız yerde kayalardan dağınık akan suyu bir noktada toplarsak, döküldüğü yerin altına küçük bir dinamo kurmak ben ve arkadaşlarıma ait. Böylelikle köye yetecek elektriği oradan çıkarmış, devlete el açmamış olursunuz.

Henüz gaz lambası ve lüksle aydınlanan köyde elektrik sözü müjde gibi ilgi görüyor. Gözler parlıyor bir an.

- Bu tesisin kurulumu için hesaplar da yaptık. Yazın tarlanızdan kalkandan biraz fedakârlık edip imece ile bütçe oluşturacağız. Vereceğim rakam şimdilik size çok görünse de kısa vadede düşük fiyata elektrik alacak olmanız, uzun vadede devletin elektrik zamlarından, kesintilerinden etkilenmeyecek olmanızı düşünürseniz oldukça kârlı bir yatırım olur.

- Subaşındaki su potansiyeli sadece elektrik getirmeyecek bize. Eğer ilgi duyarsanız başka bir iş kapısı daha açılabilir. Oraya bir şişeleme tesisi kurabilir ve bu suyu şehirdeki lokantalara satabiliriz. Tren hattı avantaj, civar illere de pazarlayabiliriz.

Gençlerden biri kulağı az işittiği için ikide bir “Ne diyor oğlum, ne diyor?” diye soran yaşlı amcaya “Allah’ın suyu şehirde lokantalarda parayla satılıyor ya dedem, ondan diyor, biz de satabilirmişiz” diye sesleniyor. İhtiyar; “Haaşaaa. Tövbe tövbeee. Neyimize bizim Allah’ın suyundan para almak?!” diye mırıldanıyor.

- Ayrıca tarımda iki çeşitten başka şey bilmiyorsunuz. O büyük tarlalarınızda meyve sebze pekâlâ yetişir. Kuracağımız bir kooperatifle ürünlerinizi şehirdeki sebze meyve haline pekâlâ yollayabiliriz.

- Bir de iş yerleri konusu. 5-6 bakkal, bunca kahve, köy için fazla. Bakkallar birleşip büyük bir gıda pazarı açsa daha zengin çeşitler bulma imkânınız olur. Her hafta ilçe esnafına da minnet etmek durumunda kalmazsınız. Kahveleri de yavaş yavaş okuma salonlarına çevirmemiz lazım.

- Benim diyeceklerim bunlar. Şimdi sizleri dinleyebilirim.

“Hele otur mühendis bey, yoruldun” “Oğlum bir kahve yap mühendis beye” diye ocakçıya sesleniyor muhtar. İhtiyar Heyeti Azaları, imam, öğretmen, ziraatçı, köyün görmüş geçirmişleri bir masada çevrelenip enine boyuna durumu değerlendiriyorlar. Bunlar için lazım olan para hesaplanıyor. Muhtar, “Yazın salma salarız, herkesten toplarız. Ama tabii herkes razı olursa diyor.”

Bir süre sonra muhtar durumu köylüye tekrar açıyor:

- Dinleyin komşular. Bunlar için şu kadar para lazım. Ama olmaz değil. Yamaca fidan dikmek için de gündelik çalışırız. Mühendis Bey bizimle. Ne diyorsunuz?..

Eskiden azalık yapmış biri söze atlıyor: “Yamaca fidan dikecez de kayaların önü kesilecek ha? Güldürmeyin allahasen insanı. Oldu olacak makara ipliği ile bağlasak kayaları haa…” dedikten sonra basıyor kahkahayı.

Onun bu alaycı tavrı üzerine dalga dalga kahkaha tufanı kopuyor kahvede. Biraz önce oluşan hava, yerini karamsar ve alaycı gülümsemelere bırakıyor. Negatife kolay teslim olan halk, bütün anlatılanların olmaz noktalarını peş peşe dile getirmeye başlıyor.

- Kim bulacak onca parayı?…

- Tesisi nasıl kurarız?… Kursak nasıl işletiriz? Her kafadan bir ses çıkar.

- Buğday ve Pancar fazlasıyla yetiyor bize.

- Atadan görmediğim, bilmediğim işler, neme lazım, başımıza iş alırız.

Muhtar da havaya uyup mühendise; “Görüyorsun işte kardaş. Gel de bu insanlarla yola çık.” diyor.

Biraz mahzun, biraz acıyan gözlerle kalabalığı süzen mühendis Cemal müsaade istiyor.

- Bana müsaade. Gene de siz dediklerimi bir düşünün.

Hemen herkes masasındaki sohbete, oyuna dalıyor tekrar.

Genç mühendis aracına binerken kendisini uğurlayan muhtara ısrarla yineliyor:

- Yazık olacak. Çok yazık olacak.

***

Sonrasında bizim köyde neler mi oldu?..

  • Bir süre sonra maden ocağı kapandı. Madenle birlikte yavaş yavaş dükkânlar da.
  • Köye gelen satıcılar gelmez oldu. Gelen de alıcı bulamadığı için geri döndü.
  • Gençlerin bir bölümü taaa Almanyaya, bir kısmı da şehre göç ettiler.
  • Nüfus yoğunluğu düştükçe tarım da azaldı.
  • Elektrik, mühendisin ziyaretinden tam 20 sene sonra geldi köye. Her yağmurda, her fırtınada oluşan cereyan kesintilerinden köylü illallah etti.
  • Tarımda bir kişi hariç kimse yeni ekim denemedi. Sessiz ve kendi halinde yaşayan, uzun boyu nedeniyle Koca Kadir lakabıyla çağrılan Kadir amca tarlasına acur ekti. Köylü dalga geçse de hızlı büyüyen acuru damadının desteği ile Ankara Haline ve turşuculara pazarladı Kadir amca. Güzel para kazandı bu işten.
  • Tepedeki kayalar iki kez koptu yerinden. Üç ev hasar gördü. Namazda secde halindeki bir yaşlı teyzenin üstüne evinin duvarı çöktü bu yüzden, kadın yarı sakat kaldı. Seneler sonra devlet kayaları dinamitledi. Bunun için de yamaç eteklerindeki evler boşaltıldı.
  • Subaşı halen piknik ve muhabbet yeri. Kuraklık nedeniyle biraz azalsa da gene akıyor boşa akıyor su.
  • Artık pancar ve buğday ekimi de yok denecek düzeyde.
  • Sığır sürüsü oluşacak kadar hayvan yok köyde. Son kalan birkaç aile besliyor sadece.
  • Cumhuriyetin ilk yıllarından beri büyük bir ilkokula sonra ortaokula sahip olan köyde çocuk kalmadığı için önce ortaokul sonra ilkokul kapandı.

Geçenlerde görüştüğüm bir hacı amca ile o genç mühendisin uğradığı günleri konuşuyoruz. “Ne diyorsun, niye bu hallere düştü köyümüz amca?” diyorum. Biraz düşündükten sonra şöyle diyor:

-  Kader be evlat. Allah’ın emrinden kaçılmaz ki. Kader işte.

-  O mühendisi dinleseniz fena mı olurdu peki?…

-  Dinledik dinlemesine de oğul, uyanamadık biz, cahillik işte ne yaparsın, kolayımıza gelene sarıldık. Ama gene de kader işte…

Bizim köy için tren çoktan kaçtı!…

Ya bizim için?!…

Hayatımıza birden bire giren, değişim ve yenilenme telkin eden seslere kulak kesilebiliyor muyuz?… Yoksa kolayımıza gelen alışılmış düşünce, idrak ve bilgilerle yola devam etmekten yana mıyız?… Kısa vadede elde edeceklerimize mi yoksa uzun vadede verilecek olana mı odaklanıyoruz?…

Mekanizma; kişide de, kurumda da, köyde de, şehirde de aynı işliyor!…

Sünnetullah; hiçbir yerde, hiçbir kimseye ayrı ve özel muamele yapmıyor!..

Treni kaçıran kadere yaslanırken, fark eden Kudretine sığınarak gayrete geliyor.

Gayretiniz de ilminiz de bol olsun.

Mehmet DOĞRAMACI
02.12.2011