Paha Biçilemeyen Çöp Evler

Paha Biçilemeyen Çöp Evler

Mehmet Doğramacı

Mehmet Doğramacı

Hafta sonu evde dinleniyorum. Tam yeni bir bilim- kurgu filmini seyre koyulmuştum ki bizim belediyenin zabıta müdürlüğünde çalışan genç dostum arıyor:

-       Sen seversin değişik şeyleri gözlemeyi. Hemen çık gel.

-       Nedir söyler misin?

-       Çok vaktini almaz, hem senin mahalledeyiz. Koş gel, bir şey göstereceğim.

-       Hasbunallaaaah.

-       Hadi hemen, bekliyorum.

Kapanan telefonla birlikte dışarı çıkmak üzere hazırlanıyorum. Film de yeni başlamıştı ama neyse. Galiba insan için en zor şeylerden biri de odaklanmaya alıştığı noktadan koparılmak olsa gerek. Ego bunu hiç sevmiyor, fena halde bozuluyor. Aklım filmde ama değişikliği seversin, gözlem de yaparsın diye işaret verince doğrusu meraklandım da.

Tarif edilen yer bizim evin üç beş sokak ilerisi… Bulmam zor olmuyor. Çünkü boş gezen yığınla insan nerede toplanmışsa olay yeri orasıdır. Kalabalık sokağın başına yöneliyorum. Medya mensupları ve ambulanslar da böylesi sahnelerin değişmez dekoru. Beni arayan memur arkadaş yanıma yaklaşıyor;

- Tam senlik bak. Garip ihtiyar neler de biriktirmiş neler, seyret şimdi.

Ağızları tıbbi maske ile örtülü zabıtalarla birlikte birkaç sivil memur feryat figan direnen ihtiyar adamı güç bela evden çıkarıyorlar. “Beni çöplerimden ayırmayın, beni evlatlarımdan ayırmayın, beni evimden ayırmayın” diye haykırsa da kimse dinlemiyor. Karga tulumba bindiriyorlar ambulansa. Zabıtalar, temizlik görevlileri evde biriken çöp poşetlerini, kutuları, gazete balyalarını, kumaş çuvallarını çıkarmaya devam ettikçe ortalığı kesif bir koku kaplıyor.

Ambulans siren çala çala uzaklaşırken etrafta toplanan kalabalık mırıldanıyor:

-       Kim bilir, ne çilesi vardı garibin?

-       Tanıyoruz, ama hiç umar mısın kardeş? Dışarıdan hiç anlayamadık.

-       Nasıl da biriktirmiş onca şeyi? Yahu evde hareket edecek yer bırakmamış kendine.

-       Bu nasıl bir alışkanlık Allah aşkına?

-       Hadi sıkışık yaşamaya alıştın, kokuya nasıl dayandın be adam?

Söylemler bu minvalde devam ederken olayı geriden seyredip notlar alan doktor dostumun yanına yaklaşıyorum. Raporunu bitirdikten sonra konuşmaya başlıyoruz:

-       Neden olur azizim bu hastalık?

-       Kökleri taaa çocukluğa gider. Kibrit, pul, düğme koleksiyonu ile başlar. Nostaljik ve romantik hislerle yoğurursan hayatı, ilerleyen yaşlarda biriktirme tutkusu daha da güçlenir. Kişi, biriktirdikçe biriktirir. Yaşanan bazı acı ve bunalımlar da tuz biber eker üstüne. Bir de yalnızlık buna eklendi mi, doğal netice; işte bu gördüğün manzara olur.

-       İyi ama azizim, bunu yapan kendi hareket alanını kısıtlıyor. Bununla da kalmıyor pis kokular içinde, hasta olarak yaşıyor. Bunu nasıl göremez, fark edemez?

-       Pisin pisliği, temizin temizliği de göreceli değil mi?

-       Nasıl yani?

-       Evrensel, bilimsel, insani normlarla kendine bir hayat çizmemişsen pisi pis görmezsin ki! Ganj nehrinin bulanık sularında milyonlarca insan arınma ümidiyle kulaç atıyor! Çamaşır yıkayanı mı ararsın, bulaşık yıkayanı mı, banyo yapanı mı, ceset külleri savuranı mı, su içinde meditasyon yapanı mı? Hepsi aynı yerde. Onlara nehir pis de bakalım, başına neler geliyor?!…

-       Göremiyorlar mı peki gözleri önündeki bulanıklığı?

-       “Değerler”i olmuş o nehir. “İnançlar”ı olmuş suya girmek. “Atalarından kalana da bağlı” kalmışlar. Nasıl görsünler?

-       Peki ama kendine zulüm bu.

-       Sana göre öyle. Onlar gayet mutlu.

-       Peki ne olacak şimdi burada?

-       Arkadaşlar çöpü temizledikten sonra evi dezenfekte edeceğiz. Sonra da ambulansla giden adamın yakınlarına ulaşmaya çalışacağız. Adam bir süre rehabilitasyona tabi tutulacak, muhtemelen yakını da yoktur. Vaziyetine göre ya huzurevine yada akıl hastanesine yollanacak.

-       Peki komşuları kokudan rahatsız olmasa durum ortaya çıkar mıydı?

-       Çok zor. Bazı uyanık biriktiriciler, koku konusunda da tedbir alıp yıllarca böyle yaşamaya devam ediyor. Öylesini de gördük.

-       Hayret ki ne hayret!…

 * * *

Çalışma devam ederken bizim muzip zabıta bana yaklaşıyor:

-       Gördün. Şenlik var sana. Bize çöp malzemesi çıkar, sana da yazı malzemesi. Kim bilir neler çıkarırsın bu olaydan şimdi sen? Olmadık yerlere bağlarsın. Ohh bedava malzeme sana! Tepe tepe kullan.

-       Bana müsaade. Size kolay gelsin.

-       Tabii işin bitti, niye bekleyesin ki koku içinde? İş bizim işimiz.

-       Kolay gele sana.  Hadi hoşça kal.

Hava soğuk. Ellerim paltomun cebinde eve dönerken parkta soluklanıyorum biraz. Derin düşüncelerin ağırlığı biniyor beynime.

Çöp Ev…

“Beyin de bir ev” demişti Ehli.

İçinde bir ömür yalnız yaşadığımız ama dışarıda ve çevrede kalabalıklarla yaşıyoruz sandığımız bir ev! Şu dünyada seyrettiğimiz en büyük yanılsama bu olsa gerek. Aslında her şey herkesin beyninde olup biterken ötelere, uzaklara atmak; olaylara, kişilere, sebeplere bağlamak yaşamı.

Beyin de bir ev. Açık ev. Saniyede 400 milyar verinin giriş çıkış yaptığı, işlendiği, yolgeçen hanına benzeyen bir ev. Girdi ve çıktılarından sadece ama sadece 2000 tanesinden haberdar olduğumuz, sözde tapusu bize ait bir ev!

Şu günlerde “Hafıza” üzerine yoğunlaştık dostlarla. Hafıza; beynin biriktiren tarafı. Kibar tabiri ile arşivi beynin. Duruma göre de çöplüğü! Beyin denen evde hafıza denen bir çöplük! Neler biriktirilmez ki orada?!

Biriktir sana (!) yapılan kötülükleri, üstüne düşmanlıklar bina et; kin tut, nefret et, uzaklaş yıllar boyu! Biriktir ki, çevren daralsın. Biriktir ki insanların her birine bir kulp takan zihnin, etrafında dost bırakmasın!

Biriktir kırgınlıklarını; üzül, yıkıl, hüzünlen, acı çek geceler boyu! Acılarından arabesk parçalar bestele, nostaljik filmler çek, hüzünlerinden mısralar döktürerek kocaman güncelerle hazırla, can simidi gibi tutunacağın zihin arşivini.

Biriktir özlemlerini; köyüne, şehrine, memleketine, tarihine, eski günlere hasret çek bir ömür boyu! Metropolde yaşamana rağmen hemşeri dernekleri kur, bizim eller ne güzel eller türküleri söyle, bir türlü kente adapte olamayan sizin köylülerle halay çekerek. Memleket ama ne memleket, diye nutuklar söyle ki; koca dünyayı sadece senin ülkenden, senin düşüncenden ibaret olarak yorumlayan, buna göre şekil alan politikalar, anlayışlar, hayat tarzları oluştur kendine. Sonra da “milli değer” de adına, kutsa ve putlaştır dünyaya açılamayan dar bakış açılarını.

Biriktir fikirleri; paketle ideoloji ambalajında, ver ateşli gençlere, adansınlar, …izm’lere “Dava” etiketi yapıştırarak uğruna ölümü göze alsınlar da geride yâd edilesi kahramanlıklar (!) bıraksınlar! Bıraksınlar ki başka zihinler de özensin onlara. Özensin ki çıkar çarkları dönsün acımasızca.

Biriktir bilimsel çalışmalarını, ekoller oluşsun. Geliştirdiğin teori ve kuramlar gruplar halinde yığınla insan sürüklesin peşinden. Yeni ekoller çıksa da taraftarın hiç eksilmesin senin. Hiç ölmeyen görüşlerin asırlarca yaşasın.

Biriktir bilgilerini, her yeni açıklamayı eskilere bağlayarak anla, tren katarına vagon eklercesine. Her yeni veriyi eskiyle yorumlayarak anla, anla ki tren gibi git gel aynı doğrultuda “çift” ray üstünde. Başının hemen üzerinde uçaklar, helikopterler gezinse de sen bilgiçlik treninin buhar tüttüren lokomotifi peşinde kompartımanının penceresinden seyret hep aynı tohumlar ekilen, aynı ürünler derilen tarlaları.

Biriktir sevinçlerini; yıldönümü, yaş günü, anma merasimi, pilav günü, mezunlar gecesi yap takvimlere çentik atarak! Evlilik yıldönümünü unutan kocana ateş püskür! Yaş gününü hatırlamayan karına surat yap! “Nankör bunlar” diye içten içe yak yüreğini, tutuştur kendi ellerinle kendi cehennemini!

Biriktir iyiliklerini; kime ne verdin, aman unutma! Unutma ki onlar unuttuğunda “Vefasızlar” diye içlenip acı çekme, kahretme, lanet okuma şansın olsun!..

Biriktir, ne geçiyorsa eline.

Biriktir, ne giriyorsa kulağına, ne geliyorsa gözüne.

Biriktir, biriktir ki bir çöp eve dönüşsün beynin!..

Nefsimin hiç hoşuna gitmiyor bu sorgulama. Zihnim hemen atlıyor:

- Çöp ev mi dedin beyne sen!?

Vicdanım şuurumla el ele vererek tahlil ettiklerinde ısrarlı:

- Evet dedim, dedim ne olacak? Öyle değil mi yani?..

Nefsim konuşacak konuşmasına ama gördü az önceki çirkin manzarayı.

- Ne farkın var senin o kokmuş ihtiyardan ey nefsim, diye yüklendiğimde cevap veremiyor!

Zihnim cılız bir sesle utana sıkıla soruyor bu defa:

- Tamam, haklısın, ben bu beyni çöp eve çevirdim. Peki kim bilecek, kim duyacak da temizleyecek içini?

Zaten üşüyen bedenim işte bu soruyla daha bir ürperiyor.

Çöp evi komşular haber verdi yetkililere. Ya beynimin bir çöp eve dönüştüğünü kim bildirecek bana? Biriktirmeye alışan zihnim, ya pis kokuları da duymaz olmuşsa?! Ya pis kokulara ve saçmalıklara milli- manevi-ilmi anlamlar giydiriyorsam o nehirde yıkananlar gibi?! Ya komşular da aynı şekilde biriktiriyorlarsa?! Ya ben “Çöp Evler Mahallesi”ni yaşam alanı seçmiş ve oturduğum “Çöp evi paha biçilemeyen villa zannetme”ye başlamışsam?!.. Buradan taşınmayı akletmeyecek kadar da sevmiş ve bağlanmışsam mahalleme?! Eyvah ki ne eyvah!…

Bütün bunları düşüne düşüne köşedeki bakkala giriyorum. Biraz ısınmak, biraz da çocuklara çikolata almak için. Bakkalın yanındaki zat belli ki görmüş geçirmiş biri. Derin bir iştiyakla bir şeyler anlatıyor. İstemeden kulak misafiri oluyorum:

- Salihlerle beraber olan fark eder kendi kusurlarını, yaramazlıklarını. İnsanlar aynı kafadakilerle beraber ola ola küflendiler, bozuldular, kokuştular komşuuuu! Ama gel gör ki arkadaş değiştirmek zorların da zoru. Kendini tanımak isteyen, salihlerle beraber olacak! Salihi sen sadece namazında, abdestinde olan kişi diye anlama komşuuuu. Salih; kafası düzgün insan demek. Kafa düzeldi mi her şey düzelir.

Biraz ağırdan alıp kulak kesildiğimi anlamış olacak ki birden bana dönerek soruyor:

- Öyle değil mi beyim?

Gayri ihtiyari toparlanıp: “Öyle, öyle de kafama takılan bir şey var”, diyor ve bir çırpıda soruyorum: “Kirlenmiş zihin, bulanık kafa, bencil nefis nasıl anlayacak da gidip Salihleri bulacak?”

Bu defa beni mahcup eden bir cevapla vuruyor tam onikiden!

- Biz saatlerdir konuşuyoruz. Dükkâna bir sürü müşteri geldi gitti sabahtan beri. Alış verişini yapan ardına bakmadan çıktı kapıdan. Poşetini kapan soluğu evinde aldı. Sen, kulak kesildin! Dinledin, bir de soru sordun! Dinleyen ve Soran; ipin ucunu yakalamıştır evlat! Ötesini düşünme, ipin ucunu tuttunsa korkma çek, azimle çek bıkmadan, usanmadan.  Gerisi çorap söküğü gibi gelir, emin ol.

 Mehmet DOĞRAMACI