Beyin Ayetini Gördünüz mü? -III-

Lâ te’huzuHÛ sinetün vela nevm

O’nda ne uyuklama, ne de uyku söz konusudur.03_ino_01

Ayete’l- Kürsinin bu bölümünde Hu için uyku- uyuklama; bir anlık gaflet hali, kendinden geçme, idaresi altındakilerden ayrı düşme, onları kendi haline bırakmanın söz konusu olamayacağı vurgusunu görüyoruz. Bugüne değin Ayete’l- Kürsinin Allah için bu özellikleri saydığı yaklaşımı sebebiyle maalesef derin düşüncelere girişip sorgulamadık.

Şimdi düşünelim, yüz milyarlarca galaksiyi, akıl almaz, havsalaya sığmaz büyüklükleri, mikrodan makroya saymaya ömrümüzün yetmeyeceği kadar çok çeşitli mahlûkatı yaratan için uyku ve uyuklama gibi insani bir özellik düşünülebilir mi? İnsan ki uzay büyüklüğü içerisinde denizde kum tanesi bile değilken, “Allah kendinden başka hiçbir mahlûkatına da benzemez” iken, yarattığına benzer bir özellik üzerinden kendini anlatıyor olabilir mi? İlmi olsun olmasın kuşkusuz buna her mümin hâşâ diyecektir. O halde neden ayette insana has bir özellik zikrediliyor?

Uyku ve gaflet gibi insana ve bir kısım canlılara mahsus bir halin evren içre evrenleri var eden bir yaratıcı için düşünülmesi, bunun üzerinden bir vasıflama yapılması Allah’ın benzersizliği yanında mahlûkata benzer bir misal verme olacağı için uygun düşmeyecektir. O halde ayetin bu kısmı ile anlatılan nedir? Buna geçmeden önce Ehlinin düşüncemize uyarı ve silkiniş telkin eden sözlerini hatırlayalım:

Yüzmilyarlarca galaksili çok boyutlu evreni Yaratanın uyku kavramı düşünülemez! “ne uyuklar….” diyen Ayetelkürsi beyinden mi söz ediyor?

Hakikati Allah Esmasından olan beyin, “ne uyur ne de uyuklar”! Her an tüm Esma’yı açığa çıkaran ise beyin, Ayetelkürsi bu Hilafete mi işaret? (AH)

Şunu görelim artık. İnsan üzerinden, insanın dünyası ve onun dünyasında oluşanlar, açığa çıkanlar anlatılıyor bize. Bize, bizim hallerimizden hareketle içinde yaşadığımız sistem ve onun işleyiş mekanizmaları anlatılıyor. Uyuklama ve gaflet insanda yaşanıyor ise insana şu deniyor; “Seni uyku ve gaflet bassa da sende, seninle de kayda girmeyen, dilediği gibi çalışmasını yürüten bir boyut var ey insan!” İşte o boyutun bizim dünyamızdaki adı Beyindir.

Bilimin verilerine göre uykuya yattığımızda organlarımız kalp de dâhil çalışmasını en aza indirir, tabiri caizse bir motorun rolantiye geçişi gibi görevlerini en alt seviyede yerine getirirler. Onlar içinde uyku esnasında çalışmasını bu düzeye indirmeden sinir sistemini, kimyasal destek sistemini, ruha ve DNA ya yükleme faaliyetlerini devam ettiren tek organ beyindir. Uykuda da olsak kan akışı, solunum gibi vücut sistemleri çalışmak durumunda olduğundan beyin için bir dinlenme, ara verme ve uykuya çekilme düşünülemez. Beynin uykuda uyumadığının en açık delili bedensel cihetimizle nefes almamız, düşünsel cihetimizle rüya görmemizdir!

http://www.kigem.com/siz-uyurken-beyniniz-fazla-mesai-yapiyor.htmlhttp://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/B/beyinuyurmu.htm

Buraya kadar uyku ve gaflet hali basmayanın Allah değil, Allah Esmalarının bizde açığa çıkış mahalli beyin olduğunu anlatmaya çalıştık.

“İyi de beyin uyumuyor, gaflete düşmüyorsa n’olmuş yani? Anladık da bu bize ne mesaj veriyor?” sorularınızı duyar gibiyim.

Evet, dostlarım benim de gelmek ve cevabını irdelemek istediğim sorular bunlar zaten. Beyne uyku ve gaflet basmadığını bilmek bize ne kazandırır, neleri fark ettirir, algımızda neleri değiştirir? İşte can alıcı nokta burası.

Biraz çocukluğumuza doğru gidip eski ilmihal bilgilerimizi hatırlayalım mı? Allah’ı bize nasıl tarif etti büyükler?

Beyin GücüAllah görür. Nasıl görür? Kara gecede, kara taşın üstündeki, kara karıncanın, kara gözlerini görür. Allah duyar. Nasıl duyar? Kara gecede, kara taşın üstünde yürüyen kara karıncanın ayak tıkırtılarını dahi duyar.

Allah’ın görme ve duyma sınırsızlığını anlatmak için taze beyinlere, çocuklara verilen bu misallerin öteden seyreden, tepeden bakan kocaman bir tanrı algısı doğurduğunu o yıllarda anlamasak da bugün artık kolayca görebiliyoruz. Bu dışsal anlatım hal ve hareketlerimizin kaydedilmesi, amel defterine yazılması konusunda da devam etti. Bakın anlatıma;

Dört bir yandan sizi gözleyen Allah’ın melekleri var. Melekler ilahi kameralarla her halinizi filme çekiyorlar. Yarın ahirette bunların hepsi önünüze konacak!

Dışarıdan çekilen bir film ve dışarıda bir yere tutulan kayıt?! Ta seneler hatta asırlar sonra önümüze gelmesi beklenen bedeller; ödüller veya cezalar?!

İşte hepimizi az çok etkileyen bu dışşal anlatım ve öteleme inançlarını kökünden sarsacak ve değiştirecek bölüm ayetel kürsinin şu an okumakta olduğumuz kısmıdır.

HER AN KAYIT, HER AN YARATIM, HER AN BEDEL

“Hiçbir insan dünyada yaşamıyor. Her insan kendi dünyasında yaşıyor.”

Modern bilimin verileri bize gösterdi ki gözümüzle görüyoruz dediğimiz dışarıda oluşan görüntü değil, dışarıdaki suretin beynimizde, beynimizce yorumlandıktan sonra algımıza düşmüş hali. Dışarıda duyuyoruz dediklerimiz de beynimizin içinde oluşan titreşimlerden ibaret. Her birimiz beynimizde oluşan algıları, bilgi paketlerini dışarıda görüyor, duyuyor gibi izliyoruz. Aslında hepsi beynimizin içinde oluşuyor. Biz beynimizin içinde oluşan hayata “Dünyamız” diyoruz. Bu doğrultuda her beyin farklı veritabanları ve birikimler taşıdığından herkesin dünyası farklı farklı gelişiyor. İşte bu manada hiç kimse dünyada yaşamıyor, herkes kendi dünyasında yaşıyor, kendi dünyasınca algılıyor, kendine göre değerlendiriyor.

Uyku- gaflet basmayan beyin duyduklarını, gördüklerini, sezdiklerini, biriktirdiklerini, aldığı genetik ve astrolojik tesirleri sürekli biçimde yoğurarak bize bizim dünyamızı, hayal dünyamızı yaratıyor. “Âlemlerin aslı hayaldir” demek bir manada “Her beynin kendi içinde yaşadığı sanal dünyası vardır” demektir. Hepimiz kendimize özel sanal dünyamızda yaşıyor ve ne acıdır ki bu sanal görüntüye safça, pervasızca “Kendi gerçeğimiz” diyoruz! Vay bize vaylar bize!

Beyin denen kod çözücü ile hayata baktığımız, bakmak zorunda olduğumuz için de şu acı realiteyi kabule mecburuz: “Her birimiz kendi sanal dünyamızda yaşadığımız içindir ki henüz hiçbirimiz dünyanın gerçeğini görmedik!” Daha da ileri gidelim. Her birimiz, birbirimizi beynimizin içinde oluşan görüntü ve yorumlarla tanıdığımız içindir ki birbirimizin hakikatini daha henüz hiç görmedik! Evet, henüz birbirimizi hiç görmedik! Bu manada anne- baba çocuğunu, koca karısını, kadın kocasını henüz gerçek boyutu ile hiç görmedi! Çoğu insan da sorgulamadığı ve beynini kullanmadığı için hiç göremeden bu alemden göçüp gidecek âmâ olarak ne yazık ki!..

Tasavvufta meşhur olan “Rabbim bana eşyanın hakikatini göster” duası, “Beynimi en üst düzeyde kullanayım ki beş duyunun bana oynadığı oyunlardan, sanal görüntülerden, illüzyonlardan kurtularak gerçeği izleyeyim” talebidir.

SUÇLAMA, YARGI, SAVUNMA BIRAKMAYAN MEKANIZMA

Dışarıda değil beynimizde oluşan sanal dünyada yaşadığımızı ve dışarıdan gelen bilgileri, verileri de o sanal dünyaya göre değerlendirdiğimizi böylece tespit ettikten sonra “Uyku ve uyuklama tutmaz”  ifadesinin bizim dünyamızda açığa çıkışlarına değinelim.

Yukarıda eskilerin verdiği Allah’ın görmesi, duyması ve açığa çıkanların kaydedilmesi misalinin tanrısallık içerdiğini ve doğru olmadığını belirttik. O halde doğrusu ne?

Dostlarım; hiçbir an gaflet etmeyen beynimiz, bizden açığa çıkan düşünce, hareket, eylem, tavır, duruş olarak bedeni ve düşünsel dünyamızda oluşan ne varsa hepsini her an 3 biçimde değerlendirerek kaydetmektedir:

1-    Veritabanımıza kaydedilerek bakış açımız, hayat tarzımız biçimlenmektedir.

2-    Ruh dediğimiz hologram bedenimize işlenerek ahirete dönük karşılıklar oluşmaktadır.

3-    DNA kodlarımıza yüklenerek bizden sonraki nesillere aynıyla aktarım sağlanmaktadır.

4-    Beyin içinde belli yaratım süreçlerine dâhil olarak bir sonraki anımızın nasıl oluşacağının yol haritası çizilmekte, adeta bugünümüzle yarınımızın, şu anımızla bir sonraki anımızın mayası oluşmaktadır.

Konuyu misalle açarsak sanıyorum çok daha güzel anlaşılacaktır. Siz şu an bir konuda üzüntülü, kahırlı ve içerlenmiş olarak gönlü kırık mısınız? Bakınız beyniniz bu halinizi nasıl değerlendiriyor?

1-    Kırıklık ve üzüntü veritabanınıza işleniyor ve bundan sonrasına kırık, isyankâr, küskün bir kişilik olarak bakış açınız biçimleniyor. Bu ne demek mi? Şu an ki üzüntünüz, yarınlarınıza da etki edecek demek!

2-    Ruh adlı ahiret bedeninize üzüntü kaydınız girdiğinde ahirete dönük olarak, üzüntüden beslenen sonsuz boyutun yaratıklarına gıda veriyorsunuz! Kimle onlar? Dinde adı Zebani olarak geçen cehennem boyutunun azap edici kuvveleri. Hologram bedeniniz aynı zamanda astral enerji bedeniniz olduğundan şu an burada yaşayan negatif yapıları da kendinize çekiyor, besliyorsunuz. (Cinlerin temel gıdası; üzüntü, isyan, kırıklık, küskünlük ve tamah, hırs gibi negatif üretimlerimizdir.)

3-    Üzüntü ve isyanınız DNA kodlarınıza da işleniyor ve siz sadece doğacak çocuklarınıza değil sizden sonra gelecek tüm neslinize üzüntü adlı negatif bir yaratım kodu veriyorsunuz.

Gördünüz mü? Basit bir üzüntü ve çöküntü hali başımıza neler açtı?!

Bu misalimiz negatif oldu. Bir de pozitif misal verdikten sonra genel değerlendirme ile söz bohçamızı toparlayalım. Siz şu an bir fakire infakta bulundunuz. Birini sevindirdiniz, o sevindiği için sizin de gönlünüz sevinç ve huzur dolu. Bakalım beynimiz nasıl işliyor bunu?

1-    Sevinç ve huzur haliniz veritabanınıza işleniyor ve bundan sonrasına sevinçli, huzurlu, kendisiyle barışık bir kişilik olarak bakış açınız biçimleniyor. Bu ne demek mi? Şu an ki sevinciniz, yarınlarınıza da etki ederek sevinç süreçleri devam edecek demek!

2-    Ruh adlı ahiret bedeninize sevinç kaydınız giriyor ve ahirete dönük olarak huzurdan beslenen sonsuz boyutun yaratıklarına gıda veriyorsunuz! Kimler onlar? Dinde adı Huri olarak geçen cennet boyutunun kuvveleri. Hologram bedeniniz aynı zamanda astral enerji bedeniniz olduğundan şu an burada yaşayan pozitif yapıları da kendinize çekiyor, onları da besliyorsunuz. (Evrenin Nurani yapıları sevinç, huzur, dinginlik, sükûnet gibi üretimlerimizden beslenirler.)

3-    Sevinç ve huzur haliniz DNA kodlarınıza da işleniyor ve siz sadece doğacak çocuklarınıza değil sizden sonra gelecek tüm neslinize huzur adlı poziitif bir yaratım kodu veriyorsunuz.

Evet, sadece anlık bir halimizin beynimizde nasıl sonuçlar ürettiğini ve neler yarattığını gördük değil mi? Şimdi soruyorum size, bundan sonra

-       “Başıma filanca sebebiyle bela geldi” diyecek misiniz?

-       “O bana bunu yapmasa bu sıkıntıyı yaşamazdım” diyecek misiniz?

-       “Ben masumum, suçum yok, ne ettiyse o etti” diyecek misiniz?

-       “Ben bir şey yapmadım ama Allah beni sınamak için bela yolladı (!)” diyerek hem topu taca atacak hem de egonuzu cilalayacak kendinize kutlu (!) bir elbise giyinecek misiniz?

Beyninin ne ile neyi üretip önüne koyduğunu bilen, bunların hiçbirini diyemez sevgili dostlarım. Beyninin bu mekanizmalarını ve üretimlerini bilen, ne birini yargılayarak yargıçlık, ne birini savunarak avukatlık, ne de birini suçlayarak savcılık yapamaz dostlarım.

hafiza-güclendirmek-icinO sadece “KENDİM ETTİM KENDİM BULDUM” gerçeğine sığınarak tevazu, tevekkül ve teslimiyeti kuşanacak, bu sığınışının karşılığı olarak da üzüntüde yıkılmayarak, sevinçte taşkınlık yapmayarak safi huzur ve denge hali yaşayacaktır. Bunu bilenin hali “OLURUNA BIRAKMAK ve AKIŞI İZLEMEKten ibarettir.

Uyanık olalım, gaflete düşmeyelim dostlarım. İsterseniz uyuyun. İsterseniz gaflet edin. Bilin ki sizde uyumayan, sizde gaflet etmeyen HU olarak beyin; sizin için güzel- çirkin, iyi- kötü, doğru- yanlış ayırt etmeksizin ona verdiğiniz her mayadan yarınınız, ahretiniz ve nesilleriniz için yaratımlarla dünyanızı oluşturmaya devam etmekte, an be an!

Dışarıda bir amel defteri, dışarıda bir ödül ve ceza kaydı, dışarıda bir levhi mahfuz var mıymış? Yoksa hepsi beynimizde mi bulunmakta ve oluşmaktaymış? Ahhlar ve dualar bizden göğe yükselir, gezinir gezinir de tekrar bizi bulur veya vurur muymuş, yoksa hiçbir yere gitmeden bunları beyin mi oluştururmuş?

“İNSAN BAŞIBOŞ BIRAKILIVERECEĞİNİ Mİ ZANNEDER?” (Kıyame- 36) ayetinin bizde nasıl işlediğini anladık artık değil mi?

“İNSAN İÇİN SADECE ÇALIŞTIĞININ (KENDİNDEN AÇIĞA ÇIKANLARIN) KARŞILIĞI (SONUCU) VARDIR.” (Necm- 39) ayetinde anlatılanın bizde nasıl oluştuğunu gördük ve ikna olduk değil mi?

“ALLÂH ONLARA ZULMETMEDİ, LÂKİN ONLAR KENDİLERİNE ZULMEDİYORLAR.” (Ali İmran- 117) ayeti çerçevesinde yaşadıklarımız için kimseyi suçlamayacağız artık değil mi?

Selam olsun Özüne teslim olanlara.

Selam olsun kendini tanıyarak korunanlara.

Selam olsun gerçeğe kayıtsız şartsız adananlara…

(Sürecek)