Beyin Ayetini Gördünüz mü? (VII)

Beyin Ayetini Gördünüz mü? (VII)

“VE LÂ YUHIYTÛNE BİŞEY’İN MİN İLMİHİ İLLÂ BİMÂ ŞÂE.”

Kendisinin dilediği kadarı hariç hiç kimse Onun ilmini kuşatamaz.

Önceki bölümde beynin eylem, söylem, fikir olarak öne çıkarılmış her şeyi değerlendirdiği, karşılığını oluşturmak, genler yoluyla ileri nesillere aktarmak üzere kaydettiğini belirtmiştik yaşamdan örneklerle. Bununla beraber arkaya bırakılan, ihmal edilen, bilerek veya bilmeyerek es geçilen, sistemde etkinliği önemsenmeyen hususları da göz ardı etmeden aynı tarzda işlediğini görmüştük. Ondan bir evvelki ŞEFAAT konulu bölümde de veritabanı elvermeden, kişinin bakış açısı- algılama biçimi müsait olmadan, niyet olarak yoğunlaşmadan ona kimsenin şefaatçi, aydınlatıcı, uyarıcı ve yol gösterici olamayacağını da anlamıştık.

Şimdiki bölümümüz ise beynin sahibine lütfettiği güçlü, eşsiz, paha biçilmez bir yönünü bize gösterecek. “Kişinin kendi isteği haricinde hiç kimse onun ilmini kuşatamaz” hitabı altında hangi gerçekler bizi bekliyor acaba? Önce ayetin ana manasının işaret ettiği gerçekleri belirleyelim, sonra misallerle bunun bizde açığa çıkışlarını seyredelim:

KENDİSİNİN DİLEDİĞİ KADARI HARİÇ HİÇ KİMSE ONUN İLMİNİ KUŞATAMAZ.

Burada “LA YUHIYTUNE (Kuşatamaz)” kelimesinin kökü olan “İHATA” mastarından hareketle ortaya çıkıyor maddeleyeceğimiz anlamlar. Kafadan, kendi düşüncelerimizi ayete giydirdiğimiz zannedilmesin. Böyle bir tutumdan Allah’a sığınırız. Evet, bakalım ihata mastarı doğrultusunda ayetin bu bölümü bize neler fısıldıyor?

1-    Kendisi izin vermedikçe, dilemedikçe hiç kimse diğerinin dünyasından bilgi çalamaz, fikir edinemez, onun hakkında hüküm geliştiremez.

2-    Kendisi izin vermedikçe, dilemedikçe hiç kimse diğerinin zaaflarını, ilgilerini, sevgilerini, eğilimlerini, kaçındıklarını, nefretlerini onun lehinde veya aleyhinde kullanamaz!

3-    Kendisi izin vermedikçe, dilemedikçe hiç kimse diğerini eğitemez, ona öğretemez, onu yönlendiremez, onu geliştiremez, bir şeyi ona dayatamaz, kabul ettiremez veya reddetmesini de sağlayamaz.

4-    Kendisi izin vermedikçe; veritabanı el vermedikçe; hiçbir güç sahibi, kişinin zihnine, bilincine, düşüncesine etkin olamaz, onlar üstüne hegemonya kuramaz.

5-    Kendisi izin verip zihnen kapı açmadıkça şeytani oluşumlar, negatif enerji yayınları, deccaliyet kanalları, firavunlaşma hevesleri kişiye tesir edemez!

6-    Kendisi zihnen kapı açmadıkça hiçbir cinnî tesir kişiyi ele geçiremez!

7-    Kendisi kapı aralamadıkça hiç kimse hiç kimseyi kullanamaz!

8-    Kendisi izin vermedikçe kimse kimseye bedel ödetemez, fatura çıkaramaz, tuzak kuramaz.

9-    Kendisi izin vermedikçe hiçbir ideoloji, hiçbir cemaat, hiçbir parti, hiçbir tarikat, hiçbir ekol kişiyi ele geçiremez.

10- Kendisi izin vermedikçe hiç kimse diğeri üstünde ömürlük haklar iddia ederek diğerini sömüremez!

Şimdilik bunlar konuyu çerçevelememiz için yeterli olsa gerek. Bir ihata kelimesinden, bir izin verme; dileme kavramından neler de çıktı değil mi? Bunlardan bir kısmını örnekler üzerinden hayatın içinde seyredelim:

1-    Ateist bir aileden geliyordu. Din üzerine sohbet etmek şöyle dursun, Allah- Kitap dendi mi kaçabileceği kadar uzağa kaçar veya derhal konuyu değiştirirdi. Dindar kimselerin günahları, hataları öyle çok işlenmişti ki zihnine, onlardan da iyi insanlar çıkabileceğine inanmayacak ölçüde bilincini kapatmıştı artık. Arkadaşı farklı bir din anlatımı olan eserler, kitaplar, programlar önerdi. Okudu hepsini önce. Zaman içinde bir sohbet ortamına da çağrıldı. “Sohbet denmişse mutlaka ortada tarikat, cemaat tipi bir oluşum vardır” kanaati zihnine hâkimdi. Daha ilk sohbette bu kanaati sebebiyle göremedi oradaki samimiyeti. Kitapları bıraktı, arkadaşı ile irtibatı kesti. Oysa ona gösterilen ilgi, ona verilen kitap hediyesi hiç kimseye verilmemişti. {Aile genetiğinden, yetişme tarzından gelen din karşıtı düşünce- bakış açısı onu Allah gerçeğinden perdeledi. Veritabanı, yeni ilmi almaya izin vermemişti. Kim bilir nice sonra kaybettiğini görecek veya ebedi kör olarak dünyadan göçüp gidecekti.}

CİNCİ- 1. MADDE ALTINA

2-    Evliliklerinin üstünden seneler geçmiş ama çocukları olmamıştı. Tıbbi yollara başvurdular. Netice olumsuzdu. Buna rıza göstermek yerine üfürükçü ve cincilere yöneldiler. Kendisini olmayan ruhani güçleriyle iyi pazarlayan şarlatanlar için neredeyse imkânsız diye bir şey yok gibiydi. Tütsüler, karışımlar, terkipler ve akla hayale gelmedik uygulamalar bahanesiyle tonla para döktüler. Şimdi sızlanıyorlar, “Dini kullananlar bizi sömürdü.” {Hayır, onları kimse sömürmedi. Onlar tıbbın sözüne itibar etmek ve takdire razı olmak yerine çağdışı, akıl dışı uygulamalara zihinlerinde kapı açmakla kendilerinin sömürülmesine yine kendileri izin verdiler.}

3-    İçinde öylesine dertler, kahırlar birikmişti ki şöyle samimi bir dost çıksa tamamını ona dökecek, rahatlayacaktı bulur bulmaz. Öylesi birini gerçek hayatta bulamayınca internetten dostluklar aradı. Sahte çıkmasın diye telefonla da görüşerek güya tedbirli davrandı. Ne var ki defalarca “Fiilen de görüşelim” demesine rağmen çeşitli bahanelerle bunu hiç kabul etmedi karşısındaki. “Olsun” dedi “En azından sesi var”dı, “Her zaman yazıyor, irtibatı kesmiyor”du. Nice sonra anladı ki muhatabı kendini ne diye tanıtmışsa bütünüyle tam aksi yönde çıkıyordu gerçeği. Sadece kendisi değil daha kaç kişiye kendini türlü değişik kimliklerle tanıtmıştı, sevgi ve ilgi sömürücüsü. Haliyle yıkıldı, çöktü. {İnternetin sahte kimliği değil, sanal ortama özelini açmasıydı onu çökerten. Bilmediğinin kendi özel dünyasına dalmasına kendi izin vermese, kim onun ruhuna girebilir, duygularını sömürebilirdi ki?}

4-    Çevresinin tutucu yaklaşımlarına inat yepyeni anlatımlara, bilgilere kapılarını açtı. O kadar azimli, o kadar tuttuğunu koparan inada sahipti ki yenilenme ve dönüşüm için ne lazımsa kapı açtı, zihnen yöneldi ve adeta bilincine davet etti. Önce kitaplar, sonra dostlar, sonra iş imkânları ayağına geldi. Şimdilerde gelenek ve töre girdaplarında boğulmayı kutsal görev sayan yakınlarının aksine kendine inşa ettiği dünyada huzur içinde yaşıyor. {Bilincindeki yerel kilitlere azimle direnerek kapılar açtı akıllıca. İçeri girenleri özenle seçti ve karşılığını ruh dünyasında da iş dünyasında da ziyadesiyle aldı.}

5-    Adalet duygusu fazlasıyla güçlüydü. Temel yaklaşımı hak- hukuk ölçeğinde gelişiyor, dünya görüşü zulüm ve haksızlıklar üstüne bina ediliyordu. Ülke çapında bunları tümden ve kökten kaldırmak üzere bir ideolojik oluşuma girdi. Çoğunluk, fakültesini okurken onlar sokaklarda bağırıp çağırıyor, afiş yapıştırıyor, nutuklar atıyordu. Gösteriler esnasında evlerin camlarını kırmak, dükkân vitrinlerini indirmek hatta bazen park çiçeklerini yolmak vicdanını sızlatsa da uymuştu bir kere bu akıma. Erkekliğe leke sürdürmemek vardı serde. Ne mi oldu? Çift dikiş gittiği fakülteyi bitiremedi. Hayatının önemli bir kısmı sorguda, nezarethanede, cezaevinde geçti. Ahir ömründe eski bir arkadaşı avukatlık bürosunda iş verdi. Çay demliyor, ortalığı temizliyor, çalan zillere, telefonlara bakıyordu. Aile hayatı zaten kuramadığı için evi de olmamıştı. Akşamları büronun deposunda yatıyordu. {Adalet kavramını Allah’ça değil beşerce okuması, geleceği karanlık ideolojik yapılanmaların gönlüne sızmasına kapı açtı. Bedeli mi? Kayıp bir tahsil hayatı, yaşamın kuytu kıyılarında zor bir geçim.}

GELİN - 5. ve 6. anlatım arasına

6-    Anne- babası peş peşe vefat edince kardeşlerinin yanına sığındı. “Ev ev üstüne olmaz”, “İnsan eti ağırdır” derlerdi Anadolu’da. Bunalıyordu kardeş de olsa birilerine yük olmaktan. Evlenip bir an evvel anne olmalı, çoluk çocuğa karışmalıydı. Kaçıştı bu ama bunaldığı için de kendini buna mecbur hissediyordu. Karşısına ilk çıkan adamda çok şey aramayacak, şöyle biraz düzgünse anında evet diyecekti. Dedi de. Çoluk çocuğa karıştı. Geçen yıllar içinde eşinden yana huzursuzluklar baş gösterdi. Neden dedi, neden, neden ama Allah’ım, niçin bunu bana reva gördün? {Sistem, kendi gerçeğinden kaçanı dar alana hapsetmek üzere işlerdi. Haline rıza yerine, duruma şükür yerine kaçışı seçti. Bir de “İlk çıkanla evleneceğim” diye olumsuz ve karanlık bir kod verdi beynine. Verdiği koda zihnini açtı ve sonucunu yaşadı. Kim kime neyi reva görüyor?}

7-    Alamanya’nın umut kapısı olduğu yıllarda yaşıtları “Sen de gel, müracaat edelim” dedilerse de “Köy, bağ, bahçe bana yetiyor, ellerin memleketinde gurbet kahrı çekemem” dedi. Zaman ilerledikçe tarım çöktü, köylü şehre göç eder oldu. Hiç bir yere gitmediyse de yalnızdı ve üç kuruşa talim ediyordu. Şimdilerde Alamancıların gelip piknik yaptığı bahçelerde o yerden biten üç beş sebzeye minnet edip geçinmeye çabalıyor. {Köyüne, toprağına olan bağı; gurbeti göze alamayan cesaretsizliği yeni iş ve alan deneyimlemesine izin vermedi. İleriyi göremedi.}

ALMANYA TRENİ- 7. anlatım maddesi altına

8-    İyi iş yapan bir dükkânı vardı. Müşteri dolar taşardı. Mesleği müşteri ile sohbeti, birebir ilgiyi gerektiriyordu. En ufak hata, müşterinin başka yer tercihine sebep olurdu. Küçük olmalarına rağmen çok iş gören çıraklar olmazsa olmazıydı. Baba dostu birinin çocuğunu çırak aldı. Çocuğun gevşek oluşu, umursamazlığı bir yana müşteri ilişkileri de tutuktu. Fark ettiği an çıkarmalıydı ama hatır gönül var diye yapamadı. Çocuğu itici bulan müşteriler bir bir çekildiler. Ekonomik kriz kapıda iken onun işleri düşüyordu gün be gün. Güç bela çocuğa yol verdi ama olan olmuştu artık. {Krize dükkânında kapı aralayan; hatır- gönül ilişkisini öne alıp insan çalıştırmanın ticari gereklerini yapmaması değil mi?}

9-    Eve komşudan hediye gelen bir tas etli yemeği çöpe dökmek istedi annesi. Anne neden dedi. Annesi; “Oğlum bunların derdi kızlarını sana vermek. Okunmuştur bu yemek, dökelim, büyülenir, etkilenir, aşık filan olursun” dedi. “Bırak anne” dedi. “Siz sakın yemeyin. Bana bırak.” Kendisine mükellef bir sofra kurdu. Canlı ve heyecanlı bir euzü besmele çekti, yumuldu sofraya. Son lokmaya kadar yedi. Tesirden de etkilenmedi. {Euzü- Besmele bilinç kapılarından izinsiz girişe izin vermeyen çelik zırhtır. Keşke bileydik.}

10- Bir şeyh efendiyi ziyarete gidiyorlardı. Arkadaşı şeyhe olan hayranlığı ile “Gör bak, adamın içini okur, seni de anında tahlil edecek, ruh fotoğrafını çekecek” dedi. Öyle mi dedi. Tasavvufu bilimsel planda ele aldığından beyninin güçlerini biliyordu. Arkadaşına he he deyip kendini özellikle kapadı şeyhe karşı. Sohbete katıldı, tefekkürler söyledi ama zihnini iyice kapadı. Bakalım el mi yaman bey mi, demek istiyor, beynin bir fonksiyonunu kendinde test etmek istiyordu. Şeyh Efendi ziyaret boyunca kaçamak gözlerle onu süzse de bir şey diyemedi. Çıkışta arkadaşı az geride kalmış şeyhin ona bir şeyler dediğini görmüştü. Yolda sordu, ne dedi seninki? “Vallahi, arkadaşın çok garip, nasıl bir adam hiç çözemedim” dedi, diye nakledince arkadaşı, bizimki bastı kahkahayı… İzin vermedim, dedi izin vermedim. {Ruhani gücü, manevi kimliği, ilmi ne olursa olsun siz izin vermedikçe hiç kimse içinizi okuyamaz! İçinizi okuduğunu düşünüp tapınır derecede yücelttiklerinizin gözünüzde tanrılaşmasına sonrada tepenize çıkmasına da siz kapı açıyorsunuz”}

SONDA 10. MADDE İLE 11. MADDE ARASINA

11-Basit matematik hesaplarını kafadan yapardı. Hayat içinde bazı açmazları çok sade yaklaşımlarla çözerdi. Çevresi ne kadar ısrar ettiyse de okumadı. Okuma yazma kursuna bile gitmedi. Görenler hala “Okusa profesör olurdu” diyor ama o iyi bir anneliği ve ev hanımlığını tercih etti. Anne babası da hep bu telkinlerle büyütmüştü. Hem eskiden okul mu vardı, 5 köyün tek okuluna, dizlere kadar karda erkekler zor giderken kız başına nasıl giderdi ki? {Çevresel şartlarını, aile kültürünü o kadar içselleştirdi ki eğitime kapı açmadı zihni. Teklifleri hep geri çevirdi. Kim bilir belki de onun için hayırlı olan bu idi. Hem arslan gibi oğlanlar, civan gibi kızlar yetiştirdi, hepsini okullara yollayarak.}

Bu bölümü tahlilde şimdilik bu kadarla yetinelim dostlarım.

Hangi haller, hangi düşünceler, hangi zaaflar, hangi tatminsizlikler ve özlemlerle kimlere ve nelere kapı açtığımızı iyi düşünelim olur mu?

Unutmayınız, siz izin vermedikçe kimse sizden içeri sızamaz!

(Sürecek)