ÜMMÎ

ÜMMÎ

Kavurucu sıcaklar bastırırken karne tatili ile birlikte kimi aileler Anadolu köylerine, kimileri güney sahillerine gitmek üzere şehri boşaltmaya başlamıştı. Derin düşüncelerin bitmek bilmeyen melankolisi içinde ne güneyi, ne Anadolu’yu canı çekiyordu artık.

Öze yolculuk dedikleri şey, zevkli olduğu kadar ıstıraplı bir tefekkür süreciydi aynı zamanda. Fikir sancısı ne migrene benzerdi, ne mide ağrısına. Sorular, yorumlar, açmazlar içinde süren arayış, bitecek gibi de gözükmüyordu.

Varılacak bir hedef yoktu ki “İşte hakikat bu, buldum” denecek bir nokta olsun! Hakikate adanmak; sonsuz ve sınırsıza açılmaktı. Sonsuz ve sınırsız için sabit bir hedef düşünmek ne kadar gülünç ve saçmaydı!.

Kimileri pikniğe gidiyordu. Kimileri deniz kenarını yada fıskiyeli parkları tercih etmişti. Rumeli Hisarının oralarda serin Boğaziçi esintisine bağrını açıp şiirler mırıldanmak, ezgiler söylemek hiç fena olmazdı hani! Ama hayır. Bunu da istemiyordu.

Ayakları, şehir ahalisini ilahi bir mıknatıs gibi çeken yere; Eyüp Sultana götürdü Onu. Sünnet çocukları ve dünya saadetine adım atma heyecanı içindeki genç çiftlerin arasından geçti şadırvana. Eli ayağı değil ruhu yıkanıyordu abdestle. Yetişememişti namaza. Cemaat çıkarken kılacaktı öğleyi.

Namazdan sonra epeydir ziyarete ara verdiği mekana; Ümmî Sinan (k.s) dergahına gidecekti. Mütevazı tekkeye girdi ve halkanın bir kenarına ilişti. Dualar, zikirler, Kur’an tilaveti derken tüy kadar hafiflediğini hissetti. “Kalpler ancak Allah’ı zikirle tatmin olur “ ayetinin sırrını yaşıyordu işte. Denize ne hacet, ruhu zikirle serinlemiş, nefsin ve egonun kavurucu harareti Huuuu nefesleriyle sönüvermişti.

Ümmî Sinan Hazretlerine Fatiha okurken; “Ümmî, Ümmî, Ümmî  ” diye bir ses yankılandı.  Ümmî Nebi idi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)! Dergahta; Allahumme Salli Ala Seyyidina Muhammedinin Nebiyyin Ümmiyyin… diye salat u selam yollamışlardı Alemlerin Efendisi (s.a.v) ne.

Kur’an Onu Ümmi Nebi diye tarif ediyordu. Ne idi bu Ümmî kavramı?..

Dergahtan caddeye çıkarken mırıldandı: “Gene iş aldım, dert açtım kendime! Ümmî kelimesini çözmeden rahat yok! “

Takmışsa, delicesine düşerdi peşine. Ümmîye takmıştı. Çay içmek, bir iki türbe ziyaret etmek, belki bir gönül ehli ile muhabbet etmekti oysa niyeti. Ama olmazdı artık. Eve dönmeli, kütüphanesine kapanmalı ve ne varsa taramalıydı. Ümmî ne ise bulunacaktı.

Arapça sözlüğü, Tefsirleri, eski dergileri indirdi raflardan. Bir taraftan ocağa çay koymuştu. Çaysız bir hayat mı, düşünemezdi bile. En sadık arkadaşıydı beyaz fincanı.

Saatler süren incelemeden sonra not defterinin başına kelimeyi yazdı. Sonra bulduğu anlamları sıraladı. Önce kelimenin fiil kökünü bulup sözlük anlamlarını serecek, ardından onların zahirinden batınına nüfuz etmeye çabalayarak hissettiği ama adını koyamadığı manalara varacaktı. Kalemi aldı ve başladı:

ÜMMÎ:

- Okuma- Yazma bilmeyen.
- Tevrat ve İncili okumayan, yazmayan.
-  Bir şeyin aslı.
-  Anaya ait, anaya bağlı.
-  Anasından doğduğu gibi kalan.
-  İmam, Önder olmak, Öne geçmek
-  Topluluğa, Cemaate mensup.
-  Başın beyne inene kadar yarılması.
-  Bir şeyin ortasından yarılıp çıkma.

Bunları not ettikten sonra internetten de bazı makaleler derledi. Hepsini bir bir okuyacaktı. Ama önce havaya uygun bir musiki ile kulakları da ruhu da cilalanmalıydı.

Ahmet Özhan’dan Zara’ya, Sami Savni Özer’ den Kâni Karaca’ya, Mevlidhanlardan Kurra Hafızlara bir dizi salavat örneği derlemiş, hepsini tek dosya yapmıştı. Salavat dosyasını açtı ve kelimenin zahirinden yola çıkarak başladı tefekküre:

Okuma- Yazma Bilmeyen: Ne gariptir ki uzun yıllar din alimleri Hz.Muhammed (sav)in okuma- yazma bilip bilmediğini tartıştılar. Konuyu bu noktaya kilitledikleri için çeşitli tezler öne sürüp; “Bilseydi, müşrikler Kur’anı sen uydurdun derlerdi ” şeklinde güya mantıklı izahlar getirdiler. Kelimenin en basit anlamı bu idi ama bunu Hz. Muhammed gibi kainat sistemini okumuş bir zat için düşünmek, hele hele oturup eni konu “Harfleri bilirdi, bilmezdi ” münakaşası artık çok basit geliyordu. Ümmi ile kast edilen mana bu değildi. Bu olsa Kur’an Ümmi vasfını çeşitli ayetlerde övercesine vurgulamazdı. (Araf/58-157-158, A.İmran/20, Ankebut /48) O halde başka bir mana vardı. Diğer anlamlarla devam etti.

Tevrat ve İncili Okuyup Yazmayan: Rasülullah ve bir grup, Tevrat ve İncili okuyup yazmamaları ile Ehl-i Kitaptan (Hıristiyan- Yahudilerden) ayrılıyordu.  Kur’anın “Ümmi Araplar” diye vasfettiği puta tapmayan bu gruba Hz.İbrahim mirasına sahip Hanifler de dahildi. Varaka bin Nevfel (Hz.Hatice’nin dayısı) ve Hz.Ebubekir de onlardandı. 

Tevrat ve İncili okuyup yazmamanın daha farklı bir anlamı olmalıydı.

Merhum Kâni Karaca salavat okurken zihni birden aydınlandı: Hıristiyanlar- Yahudiler Tenzih ve Teşbihe mensuplar. Bunlardan bir kısmı Allah’ı içselleştirip teşbihe düşerken, bir kısmı öteleyip tenzihe düşüyor. Haniflerse Tevhide bağlı. O halde Ümmî olmak ne tenzihe ne teşbihe prim vermeksizin orta yolu, sırat-ı müstakimi tutmak, yani Muhammedî olmak!…

Tabii ya, diyerek fırladı yerinden. Nasıl düşünemedim ? Tevrat- İncil bilmemek eksiklik değil, üstünlük aslında! Tenzih- Teşbih vadilerinde kaybolmadan Muhammedî ovaya akmak Ümmilik!

Helal beee dedi kendi kendine. İşte asıl mana bu. Balkona çıktı, sokakta top oynayan çocuklara bir avuç misafir şekeri fırlattı. Mutlu anlarında kuşlara yem atmak yada çocuk sevindirmek en büyük kutlamasıydı. Olay şimdi rayına oturuyor diyerek diğer manaya geçti.

Bir şeyin aslı: Ümmül Kitab deniyordu Fatiha Suresine! Ümmül Kurâ deniyordu Mekke’ye. Kur’anın aslı Fatiha, Şehirlerin aslı Mekke idi. Bu hep böyle olacaktı. Rasülullah Mekke’liydi! Mekke’li olmak Hanif olmaktı, Mekke’li olmak İbrahimî tevekkül, İsmailî teslimiyet demekti. Mekke Hacer’in evladını kurban verecek kulluğu gösterdiği yerdi. Mekke kurban olmak; Kurbiyyete ermekti.

Asla, öze ait olmaktı Ümmî olmak! Oraya buraya aidiyet değil, özüne, gönlüne, hakiki boyuta ait olmaktı! Özüne dönendi Ümmî.

Bir an annesi geldi aklına. Çocukluğu geçti gözlerinin önünden. Okumuş- yazmış, koca adam olmuştu ama annesinin samimiyetine henüz erişememişti. Okuma yazması olmayan bu  kadın, ihlas ve samimiyetin özetiydi adeta. Darda kalınca “Sabahın Sahibi var ” diyecek kadar mütevekkil, “Allah diyen yerde kalmaz “ diyecek kadar imanından emindi. Ana manasına açtı gönlünü.

Anaya ait, Anaya bağlı: Öze bağlıydı Rasülullah! Ana ilkelere sadıktı. Zaten o ilkeleri ondan iyi okuyan olmamıştı. Anaya ait olmak ;Sünnetullah kaidelerine uymak; dinin her emir ve yasağının bir bütün olduğu düşüncesi ve sadakati içinde yaşamaktı.

İnsan anaya ait olmalıydı. Tıpkı bir bebek gibi. Bebek, başkalarına ait olmayı aklından bile geçirmezdi. Onun için sadece ana vardı. Öyleyse mümin; ana gibi bağlanmalıydı Kur’ana! Ana gibi sarılmalıydı Rasulullaha ve onun okuduklarına.

Anaya ait olurcasına bağlananlar okuyordu hakikati. Murşid yada rehber gibi bir nimete eriştirilenler; şeksiz şüphesiz bebek teslimiyeti içinde olmalıydılar. Bebek gibi teslim olunmazsa gönül sinesinden akmazdı hikmet sütü! İlmi, hikmeti emmek; okuyanın, bilenin, ârifin sinesine yaslanmakla mümkündü bebek eminliği içinde.

Anasından doğduğu gibi kalan: İnsan doğduğu andaki gibi bir daha masum olamıyordu. Yaşı ilerlediği halde bebek safiyetinde kalabilmek milyonda bir kişiye nasip olurdu. Anasından doğduğu gibi olmak; temiz ve nezih ruh halini ifade ediyordu.

Başka ne olabilir diye düşünürken bilgisayardaki yavaşlığı fark etti. İki de bir donuyordu müzik. Ne zamandır virüs temizliği yaptırmamıştı. Format istiyordu. Tabii ya dedi virüs derken, virüs bulaşmamış hali insanın anadan doğduğu gibi olması! Tertemiz, ilk günkü gibi, ilk orijinalitesi içinde kalması. Bu da Ahsen-i Takvim ve Halife bilinciyle yaşaması demekti. Yani FITRAT ÜZERE oluşu ve bunu koruması demekti.

İmam, Öne geçen, Önder: Kainatın İmamı, Alemlerin Önderi Rasülullah. Onun için ümmî. Topluluklar içinden seçilip süzülen kişi; Mustafa. Öne geçme deyince şimşek çaktı zihninde. Birden Vakıa Suresindeki SÂBİKÛN=ÖNE GEÇENLER kavramını hatırladı. Kur’an Sağ Ehli diyerek Cennetlikleri, sol ehli diyerek Cehennemlikleri zikrediyor ama önceliği SÂBİKÛNa veriyordu. Özel bir sınıftı onlar. Allah’ı Allah olduğu için seven, Abdiyyetten yüksek derece olmadığını bilenlerdi. Ümmî; Sâbikûna dahil olan, o bilince erenlerdi. 

Topluluğa, Cemaate Mensup: Toplumdan hiç kopmamıştı Rasulullah. Nereye gitse “Ümmetim” derdi. Bireyselliği hiç tasvip etmemişti. İslam; cemaat diniydi. Cemaatle salat, ferdi olandan kat kat üstündü. ” Allah’ın ipine toptan sarılın ” diyordu ayet. Cemaate mensup olmaktı ümmî olmak.

Cemaat kavramını düşündü. Beyin önderliğindeki organlar bir cemaatti. Acaba tüm azalarını mümin edebilmiş miydi? Mümince düşünüyor, ama mümince konuşup yaşıyor muydu? Mümince miydi duyguları, düşünceleri? Yoksa bazen hissiyatına bazen aklına mı tâbi idi? Hepsini tevhid potasında cem edebilmiş miydi? Ümmî olmak; her şeyiyle ümmete, Rasulullah yoluna teslim olmaktı! Ümmî olmak; kalbi Allah diye çarpmak, nefesi Rahman kokmaktı!

Son fincanı doldururken yorulmakla birlikte zihninin durulduğunu hissedebiliyordu. Gönlü öyle genişlemişti ki okyanuslar dar kalırdı.  Önündeki manaya biraz tedirgin yaklaştı.

Başın beyne kadar yarılması: İlkokul yıllarında deredeki kurbağalara taş atarken arkadaşı açıyı ayarlayamamış kolunu savururken başına vurmuştu. Ne biçim kanamıştı başı. Eve zor yetişmişti. Köy yeri değil mi, hemen tütün basmışlardı yaraya. Orası günlerce şiş kalmıştı.  Başın yarılması deyince o hadiseyi anımsadı.

Başın yarılmasıyla sanki bir ameliyattan bahsediliyordu. İnşirah gibi içsel bir  dönüşüm işaret ediliyor olabilir miydi?

Beyne kadar inen bir operasyon, toptan değişim demekti. Beyinde ağrı yapan, urlaşan ne varsa alınacaktı. Başın ikiye yarılması; duygu ve aklın ortasının bulunup dengeye gelinmesi demekti. Bu da Tevhid- Teklikti.

Bir şeyin ortasından yarılıp çıkma: Tohum çatlıyor ortasından yepyeni bir filiz sürüyordu. Toprağın bağrından, kayaların orta yerinden doğuyordu hayat veren su pınarları. Ümmî; bu anlamda özden fışkıran yeni bir boyut, yeni bir farkındalık haliydi. Rasülullah özünden çıkarmıştı Vahyi! Gönül projektörünü Cebrail perdesine tutmuş, o aynadan yansıtmış, o mikrofondan seslenmişti alemlere. Oradan seyretmişti uçsuz bucaksız esma ufuklarını.

Evrensel Ruhun ortasından filizlenen mananın adıydı Kur’an! Rasülullahın pak gönlünden yetişen, ebediyen yaşayacak çınardı Kur’an! Ümmî; ebediyet rehberi Kur’anı okuyabilendi.
…………..

Yorgun düştü. Bezginlik değil tatlı ve latîf bir yorgunluktu bu! Sami Savni Özer Salavat getiriyor, koro eşlik ediyordu. Aşk ile katıldı koroya: Allaaaahummeeeee Salllliiii Allaaaa Seyyiiiddiiinaaaa Muhammeediiiiinin Nebiyyin Ümmmiyyin Ve Alaaaa Alihiiii Ve Sahbihiiii Ve Selllim…

Defalarca okudu. Notları toparlarken düşündü: Rasulullah’ın ümmiliğini değişik boyutları ile anlamak güzel ama, asıl bize düşen; ümmiliği kendimizde yaşamak. Nasıl yaşarım sorusunun cevabı; okuduklarının özetiydi:

- Tenzih ve Teşbih çukurlarına düşmeden sırat-ı müstakimde yürümeliyim.

- Aslıma, özüme, ilahi fıtrata bağlı yaşamalıyım.

- Rehbere teslim olmalıyım. Bu teslimiyetin ilim ve irfan gıdası vereceğini unutmamalıyım.

- Cennet ümidi, Cehennem korkusundan öte; Allah’a Allah olduğu için kulluk etmeliyim.

- Her şeyimle Hakka ait olmalı, her şeyimle ilahi rotaya kilitlenmeliyim.

- Ne tamamen duygu, ne de salt akıl. İkisinin kesiştiği noktada, iki denizin birleştiği yerde, dengede durmalıyım.

- Kaynak, pınar özümdedir. Karşıma lutf-u ilahi olarak ayna yada aynalar  çıkmışsa yansıyanı ötelemeden, benden içre ben olduğu bilinciyle seyretmeli ve okumalı, onlarda görünenin kendimde saklı manaların deşifresi olduğunu fark etmeliyim.

***

Derin bir nefes aldı. İkindi ezanı okunuyordu. Ezan duasına şunları ekledi:

Ya Rabbel Alemin! Bizi Ümmî Nebinin yolundan ayırma! 
Bizi de Ümmîler kervanına dâhil eyle! 
Bizi de kat O güzeller güzelinin ümmetim dediklerine! 
Bildikleriyle amel eden, bilmediklerinde bilene teslim olanlardan eyle bizi! (Amin)

Camiye çıkarken içinde tarifsiz bir coşku vardı. Tekrar başladı salavata:

Allaaaahummeeeee Salllliiii Allaaaa Seyyiiiddiiinaaaa Muhammeediiiiinin Nebiyyin Ümmmiyyin Ve Alaaaa Aaaalihiiii Ve Sahbihiiii Ve Selllim…