Âlem Sûretleri İle Tasarruf

Âlem Sûretleri İle Tasarruf

Perşembe akşamlarını sohbetle değerlendiriyorlardı. Mübarek gecede bereketli bir yayın dalgası olduğuna, o dalgayı değerlendirerek yoğun tefekkürler, yeni idrakler gelişeceğine inanmışlardı.

“Sohbet cânı semirtir, hem âşığın ömrüdür

Hak Çalabın emriyle, Erenin himmetidir”

Yunus, sohbetin cânı, yani ruh gücünü geliştireceğini, muhabbetle ömre bedel anlar yaşanacağını, velilerin tasarruf ve himmetinin sohbet meclisleri üzerinde olduğunu gayet veciz ifade etmişti.

İlimce büyük olanları, halkayı idare ediyordu. Katılanlar o hafta ne düşünmüşlerse paylaşıma açıyorlar, böylece muhabbet başlıyordu. İlim ve hikmete daha çok yoğunlaşmak üzere ikram faslının abartılmaması, ikili konuşmalardan kaçınılması üzerinde anlaşmışlardı. İkram yoğunlaştıkça, ikili konuşmalar arttıkça ilmi çizgiden çıkıldığını, farklı mecralara kayıldığını tecrübe etmişlerdi.

Aralarında büyüklük ölçüsü yaş yada tecrübe değil, sadece ilimdi. Kim daha güzel açıyorsa ilk sözü o alıyordu. Kimsenin kimseye “Ben şu yönümle sizden ilerideyim” iması yapmadığı, her birinin azami ölçüde kardeşlik hukukuna riayet ettiği, sevginin saygı ölçeğinde geliştiği bir topluluktu işte. Her şey ilim içindi aralarında. Daha fazla fark edebilmek, fark ettiklerini daha güzel yaşayabilmek için bir araya geliyorlardı!… Sınırları netleştirmişlerdi, başlama saati de bitişi de, usulü de belliydi sohbetin. Hepsi buna dikkat ediyordu…

Akşam namazları eda edildi. Oruç olanlar çorbalarını, diğerleri mideyi yormayacak hafif ikramlarını çabucak aldılar. Konu açılacak, birinci kısımda ilmi tahliller, çözümlemeler yapılacak, arada çaylar içilecek, ikinci bölümde herkesin neyi nasıl anladığı dile dökülerek ortak idrake varılmaya çalışılacaktı!..

ÖTELERDEN BERİYE!

Hepsinin son dönemde iç dünyasında hissettiği şey aynı idi:

- Çok kavram ezberledik, epey şey biliyoruz, tahliller de yapıyoruz ama işin hakikatinİ kendimizde bulamadık bir türlü… Hep bir şeyler ötede kalıyor, beriye getiremedik.

Bu, ilim OKUmaya çalışanların ortak derdi idi aslında. İşin hakikatine kendinde varmak, olayı iliklerine kadar hissedip kendi idrak hamurunu yoğurmak, pişirmek, gıdalanmak, artık ciddi ciddi isteniyordu. Talepler hep bu yönde idi. İlimce büyükleri, cebinden bir not kağıdı çıkardı ve okudu:

“La” nın manası ancak  “Allah’ın âlemlerdeki tasarrufu âlem sûretleriyledir. Başkaca değil…” uyarısı anlaşıldıktan sonra  fark edilir ve nasipte varsa  yaşanır! Sır “LÂ ilahe” nin anlaşılmasında,  ve “illallah”ın açılımı olan “alemlerdeki tasarruf” konusundadır. Bu çok iyi anlaşılmalıdır. Çokları anladım sanarak bunu hiç idrak etmeden kendini vahdet ehli diye avutarak geçer gider! (A.H)

- Dostlar bu söz üzerine biraz düşünelim istiyorum ne dersiniz?

Ev sahibi Ersin, her zamanki samimiyet ve koçaklığı ile:

- Valla beni aşar abi o söz. Sende bişiyler varsa söyle, dedi.

Eşi Nursel, Ersin’e karşı çıktı:

- “Beni aşar” yok Ersin. Öyle dedin mi kendi kendini kapatır, beynini örtersin, “Şimdi anlamıyorum ama anlamaya açığım” diyeceksin.

Nursel, beyne olumsuz kod vermenin ne derece bilince perde çektiğine dair çok yerinde bir ikazda bulunmuştu.  Kilosu sebebiyle sık sık terini silen, iki de bir kayan gözlüğünü düzelten Yüksel söze girdi:

- Bence bu sözü bir tefekkür hammaddesi olarak alalım. Tefekkür usulümüz ne idi? Hatırlayın.

Yüksel’in kadim dostu Asım hatırladı:

- Tefekkür usulünü Vahdet Bey-13 te ana hatları ile okumuştuk. O zaman bu sözde anahtar kavram ne, onu bulacağız önce.

Sessizliği ile bilinen Rahim abi:

- Anahtar kavram çok açık! Ehli, gözümüze sokarcasına tekrarlamış: ALEM SURETLERİ. Ama alem sureti ne, işte orası düğümlü!

- Düğümleri açmak için toplandık be abi, açarız evvelallah, dedi Mehtap.

Sözü ilk ortaya atan devam etti:

- Dostlar, bereketli bir gece olacağa benzer. Evet anahtar ALEM SURETLERİ.. Ama onun da ne olduğunu çözümlemek için lokmayı az daha küçültelim. Önce SURET, sonra ALEM kelimelerini bir konuşalım.

- Böl, parçala, yut taktiği ha, böldükten sonra ya toplayamazsak, dedi İhsan. Gevrek gevrek gülerek.

Ali ona tatlı sert çıkıştı:

- Oğlum hep olumsuz bakmak zorunda mısın? Olumlu bak ki güzel gelişsin.

Ali, çoğumuzun içine düştüğü negativite ve olumsuz bakışın zararlarına dikkat çekmek istemişti. Bakışlarımızla düşüncelerimizi geliştirirken nedense beşer yönümüz olumsuza daha yatkın oluyordu. O sebeple, değil olumsuzu dillendirmek, aklımıza bile getirmemek gerekiyordu.

BEYİN VE SURET

Sözü gündeme taşıyan İbrahim, suret kelimesini ortaya serdi:

- Beyin, suretlerle çalışır dostlar. Salt manayı kavramak, suret olmasa neredeyse bizim boyutumuzda mümkün değil. Onun için ismi- cismi ne olursa olsun biz her şeyi suretlerle, resimlerle düşünür ve idrak ederiz.

- Nasıl yani, dedi Ersin?..

- Ersin, nasıl olduğunu sende deneyelim şimdi. Bir kavramı ele al ve anlat bize.

- Hangi kavramı?..

- Mesela ŞEFKAT olsun bu. Şefkat nedir, düşün ve 5-10 cümle ile anlat.

Ersin topluluk önünde hiç konuşmamıştı. Biraz daraldı. Kitabi mi konuşacaktı, ilmi mi, yoksa kafadan sallasa olur muydu, bir süre git gel yaşadı kendi içinde. İbrahim sıkıntısını aşmasına yardımcı oldu:

- Dostum hiç bunalma… Şefkat deyince ne anlıyorsan anlat bize.

Ersin düşüne dururken küçük Funda birer soğuk su dağıttı misafirlere. Klimaya ayar yapıldı. Sıcaktı ama klimadan rahatsızlananlar da olabiliyordu farkına varmadan. Ersin’in hazır olduğunu gören İbrahim:

- Evet dostlar, dikkatle Ersin’i dinliyoruz, dedi.

Ersin:

- Şefkat deyince benim aklıma, ilkokulda öğretmenimin başımı okşaması gelir. Şefkati o an çok kuvvetli hissederdim. Bir de babamın benimle oynaması. Güreş tutardı babam rahmetli benimle. Çocuğum, onu nasıl yeneyim? Ama yenilmiş görünür, beni savururken dahi son derece dikkat ederdi.

- Bir de şefkat deyince ana kuşun yuvaya solucan getirip yavrunun ağzına verişi gelir.    Ben hayvanlara çok şefkatliyim. Geçen kış yağmurda titreyen bir kediyi aldım eve. Saç kurutma makinesi ile üstünü kuruttum. Sütünü içince aha şuraya kıvrılıp bir uyuması vardı ki onun içime saldığı huzuru size tarif edemem.

İbrahim anlatılanları yeterli buldu ve tekrar sordu:

- Ersin bize şefkati anlatırken hangi imgeleri kullandı arkadaşlar?

Hepsi sırayla söylediler:

- Kuş ve yavrusu.

- Sokaktan eve aldığı kedi.

Asım bize söyler misin, Ersin ne yaptı şimdi:

- Suretler çizdi. Başka da yapamazdı, çünkü beynin çalışma sistematiği bu!

KİMDEN KİME?

Buradan ne ders alınacağını özetledi İbrahim:

- Beyin suretlerle çalışıyor. Düşünürken hemen suret oluşturuyor, resimler yapıyor, hikayeler kuruyoruz. Demek ki bir alem olan beyinde, isimler suretlerle dile dökülüyor, açığa çıkıyor. Malum beyin mikro evren, evren makro beyin.

- Şimdi söyle bakalım Ersin, Allah’ın kullarına merhamet etmesi, şefkati derken, kim, nereden, nereye şefkat gösteriyor?..

Ersin kendi anlattıklarından güç alarak cesur şeyler söyledi:

- Bize ya da mahlukata öteden biri şefkat göstermiyor. Benim kediye gösterdiğim şefkat, öğretmenimin bana yaptığı, babamın bana hassasiyeti hep Allah’ın merhameti!..

- Yani, az daha aç Ersin!

- Yanisi şu abi, Allah’ın tasarrufu dediğimiz şey kuldan kula bir sistemle işliyor, diyebilirim.

Gülcan, suretlerin açığa çıkışı konusuna dönerek sordu:

- Beynimizdeki manalar suretlerle dile dökülüyor ise, Makro Beyin olan kainatta da manalar suretlerle açığa çıkıyor, denebilir mi?..

- “Mikro evrendir beyin, Makro beyindir evren” sözünün bir işareti de bu zaten…

- O zaman burada çoğu kere unuttuğumuz dehşet bir gerçek var!

Dehşet deyince hepsi irkilmişlerdi. Gülcan devam etti.

- Beynim, manaları suretler ile açığa çıkarıyor, anlaşılır hale getiriyor ise, aynı beyin, düşüncede, bâtında oluşan bazı manaları, yoğunlaştığımız bazı şeyleri zahirimize çıkartıp suretler halinde önümüze, yaşamımıza çekiyor olabilir mi?..

Günün flash sorusu buydu işte. İbrahim konuyu bu noktaya az daha geç getirecekti ama Gülcan tetiklemişti artık!  Rahim abi Gülcan’a “Helal sana kız” dercesine el işareti yaptıktan sonra:

- Hele çayları verin çocuklar, az sonra bu soruya yoğunlaşalım, dedi.

Çay faslı esnasında hepsi suretlendirme konusunda ufak fikir alışverişleri yaptılar. Bisküvi ve pastalar alındı, ilk bardaklar bitirilince sohbetin ikinci kısmına geçildi. Rahim abi:

- Arası soğumasın, Gülcan’ın sorusunu açmadan önce, eklemek istediği bir şey olan var mı? Yoksa İbrahim bize Ersin’in anlattıklarından çıkanı şöyle bir toparlasın, dedi.

İbrahim:

- Beyin suretlerle işliyor. Manaları suretlerle dile döküyor, idrakimize yerleştiriyoruz. Suretlendirme esnasında oluşan şey ise; Tek Bilincin dilediğinin bizden ve muhataplarımızdan açığa çıkmakta olduğu gerçeği.

- Yani Allah’ın tasarrufu, kuldan kula, kullar aracılığı ile kullara ve mahlûkata erişiyor. Artık bunu bilen bizler, “Allah filana merhamet etti, filana gazap etti” derken biraz düşüneceğiz. Niçin?..

- Böyle dediğimizde otomatikman öteye düşeriz de ondan, dedi Yüksel.

- Evet, işte bunu iyi kavrayın, öteden bir gazap yada rahmet değil, sizden size, bir kuldan ötekine doğru işleyen TEK bir zuhur var! Rahmet de, Gazap da, İntikam da, İkram da, Bela da, Nimet de böyle hayata geçiyor.

TOHUMU KİM EKTİ?

Asım söze girdi:

- Fakat burada şunu unutmayalım. Gülcan’ın ortaya attığı şeyle bağladığımızda dehşet ötesi bir gerçek çıkacak ortaya.

Yüksel:

- Ya oğlum, bırak dehşeti mehşeti. Sakin ol yaaa. Abartmanın lüzumu yok.

Asım:

- Muhteşem gerçek diyeyim öyle ise. Anladığım şu; beynimizde yoğunlaşan manalarla dış dünyadaki suretleri biz çekiyoruz. Bazen şahıs, bazen olay, bazen mekân olarak önümüze geliyorlar. Ama bunun ilk startı bizde oluşuyor.

Rahim abi birden kesti Asım’ı:

- Sakın ha, her şey bende demeyesin! Kulluk edebini unutmayalım. Evren bizden ibaret değil. Her şeyi biz oluşturuyoruz bakışı, Deccal’ın ekmeğine yağ sürer, aman dikkat!..

Asım:

- Her şeyi biz yapıyoruz, demeyecektim zaten. Şunun idrakindeyim: Her şeyi bizde Tek bilinç oluşturuyor. Bu büyük gerçeği hatırdan çıkarmadan, hologram gerçeği paralelinde devam edebilir miyim?.

Yüksel:

- Adamı hasta etme oğlum, ne izni? Konuş işte.

Asım:

- Benim düşünce, hayal, ideal, sevgi, nefret olarak yoğunlaştıklarım, günün birinde şahıs yada olay olarak önüme geliyor olabilir mi?..

İbrahim:

- Dostlar hakikaten ciddi bir dönemece girdik. Burayı iyi düşünün. Hangi düşüncelerle neler ürettik? Önümüze gelenler neyin eseri? Taaa çocukluğunuza giderek düşünün. Herkes düşünsün. Hatırına gelen, anlatsın.

Bir süre sessizce düşündüler. Herkes derin derin kendi hayatına yoğunlaştı. Ersin söz aldı:

- Küçüklüğümde Türk Sinemasının kötü adamı Erol Taş’a çok gıcık kapmıştım. Gaddar, zalim adamları hala sevmem. Şimdi fark ediyorum, iş yerimde, apartmanımda, arkadaş gruplarında Erol Taş’lar çevremden hiç eksik olmadı arkadaş!

Ersin öyle bir ses tonu ve jest- mimikle anlatmıştı ki ister istemez herkes koptu, kahkahalar salonu çınlattı… “Meğer onların hepsini ben çağırmış, Erol Taş’ları ha bire çoğaltmışım be arkadaş” diye ekledi Ersin.

Rahim abi: “Sohbetlerde isim geçmesin ki gıybet vadisine düşmeyelim. Merhum Erol Taş’a bir Fatiha lütfen!..”

Asım:

- Paylaşmayı sevdim hep. Tek bir simidim olsa, böler, paylaşırım. Şükür, hayatımda önüme hep paylaşımcı dostlar çıktı. Bakın sizler de benimle ilminizi paylaşıyorsunuz. Ne mutlu bana.

Bunları derken gözleri buğulandı Asım’ın. Resmen ağlıyordu. Kankası Yüksel kükredi:

- Bana bak, duygusallık yok oğlum, duygusallık yok, çık yüzünü yıka.

Asım lavaboya giderken Nursel:

- Babam çok sertti. Aşırı tepkileri vardı. En kötüsü de bana ve kardeşlerimize “Sizden bir şey olmaz, bir baltaya sap olamazsınız, başaramazsınız” der dururdu. Ona çok içerlenirdim. Bu hep beynimde kaldı. Evlendim, kocam “Başaramazsın” dedi. İşyerine gittim, patronum “Başaramazsın” diyor hep. Ama biliyorum ve şimdi anlıyorum ki ben babamın olumsuz sözlerini fidan büyütür gibi sulamışım beynimde. Suladığım büyümüş, dal- budak yayıp önüme gelmiş hayatımın her alanında…

MUSAVVİRE- VERİTABANI- GENETİK- HAFIZA- MÜDRİKE

Mehtap, canlı misallerin çokça zikredildiği ama işin mekaniğinin tam açılmadığı bu noktada söz istedi:

- Galiba önemli bir ayrıntıyı atlıyoruz. Musavvirenin oluşumunda, yani beynin suretler üreterek anlamasında ince noktalar var!

- Tamam abla, sen aç bize atlamayalım oraları, dedi İhsan. Mehtap devam etti:

- Yeni bir kavram konusunda Musavvire çalışırken herkeste aynı şekilde çalışmıyor. Suretler, veritabanlarımızdan hareketle oluşuyor! İmgenin oluşumu veritabanlarımıza göredir. Uygun veri varsa o kavram suret kazanır, yoksa o gelen mana için beyin; otomatikman “Anlamsız!” yargısına varır ve kendini kapatır!

Ali, epey bir suskunluktan sonra bağırmamak için kendini zor tutar bir eda ile araya girdi:

- Hani, kavramsal anlatımlardan yorulmuştuk? Hani, her şeyi adam gibi anlatacaktık. Ben anlamam kardeşim, soyut konuşmayın. Beyin neyi neye göre değerlendirir, neye göre kendini örter misal verin yaaa. Anlaşılır şeyler konuşun!

Misalli anlatımların daha bir kalıcı olduğuna inanan Asım, Ali’yi desteklediği gibi, olayı açmak için düşündüklerini döktü:

- Mesela yeni bir kavram ele alalım. Bu füze olsun, uzay aracı füze. Füzenin ne olduğunu musavvire çalıştırarak kavramak için, kişinin uçak, paraşüt, helikopter gibi kavramları biliyor olması imgelemi kolaylaştırır. Uçağın çok daha hızlısı, hem yukarı doğru uçan dersin, o da anlamaya çalışır.

- Ammmaaaaa, adam hayatında hiç uçak görmemişse, paraşüt bilmiyorsa, köyünde sadece at arabasından haberdar ise, ona bunu nasıl anlatacaksın?.. Neyi nereye bağlayıp suret kuracak ki?!… Kuramaz, derhal kapatır kendini…

Asım’ın tespiti hepsi tarafından onaylandı. Söylediklerinden bir başka mana daha çıkmıştı: Bilmediklerimizi, bildiklerimize kıyasla kavrıyorduk! Bu da yeni kavramı değerlendirmede eskiden destek alma gibi bir sonucu doğuruyordu. Eskiyi mihver almak belki ilk sıçrama için iyiydi ama orada da şu tehlike vardı: Yeniyi eskiyle kayıt altına almak, yeni idraki eskiye kilitlemek!..

İşte bu feci bir şeydi. “Ben onlara Allah’ı anlattım, onlar tuttular tanrılarını update ettiler” ikazını çeken işte bu eskiye kıyas ve eskiyle yeniyi değerlendirme tavrı idi…Mehtap devam etti:

- Gelen manaya karşı beyin imge kurabilmişse bunu hafızaya atar! Hafızada tutulan imge, kavrama yöntemiyle Müdrikeyi, yani idraki açar! Yani Musavvire, Müdrikeyi tetiklemiş olur!

Ali, Musaavvire, Müdrike gibi bilmediği kelimelere de tepki verecekti ama Asım’ın misalinden sonra biraz daha anlar olmuş, susmuştu. Yüksel “Bu oluşumun sonucunda idrak ettiğimizi nasıl anlarız?”, diye sordu Mehtap’a?.. Öyle ya, yeniyi anladığımızı kendimizde nasıl fark ederiz? Mehtap buna basit bir tepki sesi ile cevap verdi:

- “Ahhaaaa!… Vay canınaaaa!.. Demek!!! İşte bu beeeee, işte buuu!” deriz ya Yüksel, işte o tepkin, imgenin idrake dönüştüğünün ilk işareti.

Yüksel, anlaşılmayan, imge kurulamayan bilginin beyinde ne yapıldığını da merak etmişti.

Mehtap:

- İmge kurulamayan bilgi hafızaya atılır ve orada ezber olarak kalır. İşe yaramadığı fark edildikçe de kullanılmadığı için unutulur gider… Yani bir süre sonra beyin, kayıtlardan çıkarır onu.

Ali, konuşulanlara genetik ve geleneksel birikim açısından eklemeler yaptı:

- Belki garip ama, beynimiz bence objektif değerlendirme yapmıyor! Hepimizin kavrama ve değerlendirmesinde veritabanı, genetik miras, içinde yetişilen çevre, duygusal bağlar, yaşanmış bazı kalıcı tesirler çok çok etkili..

Alem Suretinin henüz suret aşamasını konuşuyorlardı. Konu nereden nerelere akmıştı. İşte sohbetin feyzi- bereketi bu idi…

Ortama hafif bir gül kokusu yayılmıştı. Hanımlardan biri sordu, “Gizlice esans süren kim?..” Herkes birbirine baktı, esans süren yoktu. Esans süren olmamasına rağmen herkesin algıladığı gül kokusu neydi öyleyse? Rahim abi müdahil oldu:

- Kokuya takılmayın. Anlayan, içinde tutsun, salavat okusun. Konumuza devam edelim.

ELLERİMLE BÜYÜTTÜĞÜM!

İçeri odada oynayan çocuklar teybin sesini biraz fazla açmışlar, sohbete Barış ağabeyin şarkısı da karışmıştı.

Ellerimle büyüttüğüm, solar iken dirilttiğim

Çiçeğimi kopardın sen, ellere verdin

Çiçeğimi kopardın sen, ellere verdin

Dağlar dağlaaaaarrrrr

Biri gidip kapıyı kapadı, ama çocuklara kızmadan. Gülcan, İbrahim’e müdrike ve musavvire babını kapamadan bir soru sordu:

- Yoğunlaştığımız manaların suretlenmesi ve günlük hayatta önümüze gelmesi konusunu az daha açsak. Her mana gelir mi?.. Hangileri suretlenip canlanıyor?..

İbrahim, suretlendirme konusunda son cümleleri söyledi:

- Musavvirede suretlenen mana, hafızaya geçerken yoğun duygularla yoğrulur. Yoğun duygularla yoğrulmamış, beslenmemişse canlanmaz, sadece ham bilgi olarak kalır.

Gülcan;

- Yani Ersin’in “Meğer ben kopyalamışım, üretmişim zalim adamı” dediği, Nursel’in “Başaramazsın sözünü sulamış, fidanı ellerimle büyütmüşüm” dediği şey, musavvirenin duygu ile yoğrulması mı?

“Aynen öyle” dedi İbrahim.

- Beton harcı karar gibi sular, karıştırır, kalıba döker, dondurur, imal ederiz. Yada besleriz fidan gibi. Meyve önümüze gelince yada sert betona çarpınca da “Bunu kim yaptı?” diye dünyanın en saçma, en tuhaf sorusunu sorarız!..

Epeydir susan İhsan, hafif uyku çökmüş göz kapaklarını kaldırarak ağır ama derin sözlerle döndü ortama:

- Allah da yaratır, insan da yaratır diyor Abdülkerim Ciyli (ks) Hazretleri. İnsan da yaratır sözünün bir yönü suretlendirmelerimiz olsa gerek! Daha açığı, biz kendi,…….

Rahim abi pat diye kesti:

- Tamam İhsan, sen şekerlemene devam et. Sus! Konuşma! Söz İbrahim’de zaten!

Rahim abi, ani müdahalelerde bulunurdu zaman zaman. Kimse ona bozulmazdı, kızmazdı. Çünkü her müdahalesi bir hikmete binaendi. Bazen düşen idrak seviyesini yukarı çekmek için, bazen kulluk çizgisinden çıkmamak için, bazen de sırlar etrafa saçılmasın diye keserdi.

İbrahim bu faslı toparladı:

- Evet sevgili dostlar! Suretlendirmenin bir başka boyutunu da şöyle anlayalım: Yoğunlaştığımız manaları çekiyoruz!… Günün birinde er yada geç önümüze geliyorlar. Bunu fark ettikten sonra düşüncelerimizi, ideallerimizi, dualarımızı, kırıklıklarımızı, sevgilerimizi daha bir ölçülü kontrol ederiz diye düşünüyorum.

Rahim abi takvim yaprakları taşırdı üstünde. Bir takvim yaprağının arkasındaki sözü okudu:

Söylediklerinize dikkat edin; Düşünceleriniz olur…

Düşüncelerinize dikkat edin; Duygularınız olur…

Duygularınıza dikkat edın; Davranışlarınız olur…

Davranışlarınıza dikkat edin; Alışkanlıklarınız olur…

Alışkanlıklarınıza dikkat edın; Değerleriniz olur…

Değerlerinize dikkat edin; Karakteriniz olur…

Karakterinize dikkat edin; Kaderiniz olur…

İbrahim’in vurguladığı gerçek, Rahim ağabeyin okuduğu sözler derin ve uzun bir sessizlik oluşturdu. Hepsi, hangi halleri ile neyi çektiklerini, hangi düşüncelerinin hangi suretlerle önlerine geldiğini düşünüyordu uzun uzun… İbrahim bu gerçeğe dair büyük zatların sözlerine de vurgu yaptı:

“Cihan dağdır! Yaptıklarımız ses! Ses yankılanıp geri dönünce, orada bağıran kim demek ne kadar abes?… Senin sesin o!”

”Can Konağını aramadaysan, cansın; bir lokma ekmek arıyorsan; ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan işi biliyorsun demektir. Neyi arıyorsan O’sun sen!…” (Mevlana)

Cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr

Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın

Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle

Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın

(Kenan Rıfai)

Rahim abi:

- Nutku Şerifin hepsini İbrahim bize okusun, bir de açıklasın, ondan sonra geceye son verelim çocuklar.

Nutk-u Şerif okundu ve açıklandı.

“Allah’ın alemlerdeki tasarrufunun alem suretleri ile olduğuna” dair ilk gerçekler hafızalara yerleşmişti. Hepsi bu değildi tabii. Henüz buz dağının görünen yüzünü bile konuşmuş değillerdi.

Kısa bir yaklaşım denemesiydi yaptıkları. İşin daha derin boyutları vardı. Onları da haftaya konuşalım diyerek vedalaştılar.

***

SURETTEN ALEME

Geçen hafta birbirlerinden ayrılırken tatil ve izin dönemi sebebiyle haftaya katılımın düşebileceğini konuşmuşlar, gene de “Ya Nasip” demişlerdi. Bu hafta son ana kadar sohbet olmayacak gibi görünürken, ikindi üzeri kurulan telefon zinciri ile akşam buluştular. Bu defa Yüksel’in evinde, parka bakan o mütevazı ve mutena hanede bir araya geliyorlardı.

Ersin ve Nursel, Asım ve Gülcan tatile gitmişlerdi. “Sohbet için buluştuk gene” diye telefon açtıklarında karşıdan aaahhh eden, “Şimdi orada olmak vardı”, diyen samimi sesler duyuldu. Rahim abi, vakti azami ölçüde değerlendirmek adına ikram faslını tez tutup sohbeti daha erken açmayı önerdi. Malum, gece mübarek bir gece idi ve eve dönünce diğer nafileler için de vakit kalmalı idi. İbrahim geçen haftanın kısa bir özetini yapıp konuya girdi:

- Tefekkürümüze merkez olan kavramın SURET yönünü açtık ama ÂLEM kısmına doğrusu pek girmedik. Âlem kavramı sizde neler düşündürür?

Yüksel:

- Âlem deyince ilk etapta DÜNYA akla gelir… Dünyayı da biz toplum katmanları için kullanırız mesela. Hani deriz, İslam Âlemi, Hıristiyan Âlemi gibi. Bununla da salt dünya küresi değil, belli bir kesimin mensup olduğu sosyal katman işaret edilir aslında…

Mehtap:

- Dünya dediğini EVREN diye alalım. İnsanın düşünce evreni, bakış açısı, idrak boyutu diye de düşünebiliriz. Katmanı hatırda tutalım yalnız.

İhsan söze girdi:

- O halde ÂLEM yada ÂLEMLER kavramını BİLİNÇ KATMANLARI, İDRAK MERTEBELERİ diye not etsek olur gibi geliyor bana.

İbrahim, arada kısa notlar alırdı ileri safhaları daha iyi derlemek için. Âlem kelimesini katman olarak not ettikten sonra;

- Dedikleriniz aynı yere çıkıyor. Âlemi bilinç katmanı olarak ele alacağız. Alemler de bilinç boyutları. Fakat bunu böyle bilmek yeterli değil. Âlem kavramını surete bağlayıp ÂLEM SURETini, ÂLEMLERDE SURETLERi çözmemiz gerek!

Mehtap çayları erkence ikram etti. Günün yorgunluğu hemen atılmalı, daha iyi konsantre olunmalıydı. Rahim abi:

- İleri beyinler birden fazla işi aynı anda yapabiliyor. Bence “Çay içilsin, yemek yensin de sohbet başlasın” gibi tek düze şeyleri de bırakabilmeliyiz. Hem çay içelim, hem ilim konuşalım. Kayıtları kıralım biraz. Buna da alışalım.

Çaylar alındı. Sohbet aynı tempoda devam edecekti. İhsan da canlı idi bu akşam. Gözlerinde yorgunluk yoktu.  Zaten onunki de nasıl uyku ise, arada bir öyle sözler ederdi ki herkesten uyanıklardan daha çok anladığı serilirdi gözler önüne.

ÂLEMDE SURET – ÂLEM SURETİ

Mehtap, bilimsel ve de kavramlara sadık kalarak konuları açıyordu. Bu defa iki kavramı farklı yönlerden ele  aldı:

- Bence âlem sureti ile âlemde suret farklı gibi geliyor.

Devam edecekti ki İhsan atıldı:

- Hasta etmeyin insanı ya!.. Kavramdan gına geldi dedik, şimdi de demagoji başladı. Ha alem sureti, ha alemde suret, ne fark eder ki?..

İhsan’ın tepkisine biraz şaşırsa da bozulmadan devam etti Mehtap:

- Şimdi açınca anlarsın İhsan! Âlemde suret denince dünyamızda oluşan bazı suretleri düşünüyorum. Yani manaların açığa çıkışında öne çıkan bazı suretler.

İhsan tekrar gürlemek istediyse de Rahim abi kaşını kaldırıp bakınca sustu. Bazı büyükler, söze hacet duymaz, bakışla, işaretle bitirirdi işi. Mehtap devam etti:

- Âlemde suret derken ne diyorum? Bu dünyada, bizim âlemimizde esmaların zuhurunu sağlayan suretler bunlar.

İbrahim:

- Mehtap, misal verirsen kolay anlarız kardeşim.

 Mehtap tamam diyerek misallerle açtı:

- Mesela Vedud esmaını ele alalım. Seven ve sevilen kimselerde açığa çıktığını görüyoruz Cemal esmaını bir gülün goncasında izliyoruz. Celali, gergin, öfkeli ve atışan kişilerde gözlüyoruz. Burada kişi yada olaylar esmanın görülür hale çıkışında suret oluyorlar. Alemde suret dediğim bu…

Yüksel Mehtap’tan anladıklarını dile döktü:

- Bu da güzel bir açılım. Her esma belli bir zuhur ile ef’al âlemine yansıyor. Bizler suretlerle kavradığımız için, Mehtap’ın ALEMDE SURET dediğini ESMANIN YOĞUNLAŞIP SOMUTLAŞMASI diye anlamak istiyorum, olur mu, ne dersin?..

Mehtap başını eğerek onayladı. İhsan ortamdan gene kopmuş, sanki “Konuştuklarınız değil arkadaş, bu değil” dercesine uzaklaşmıştı. İbrahim, Rahim abiye baktı İhsanın ikaz edilmesi için ama Rahim abi, “Bırakın kendi haline, biz devam edelim” diye işaret etti. İbrahim:

- Âlemde suret olarak açığa çıkan esmaları seyrettiğimizde ne diyeceğiz dostlar? “Burada Hakkın filan esma tecellisi var” mı diyeceğiz?..

Yüksel elinin altındaki dosyadan bir makale çıkardı:

- Öyle deyince de öteleme oluyor, ikilik oluyor. Bence öyle demeyeceğiz. Ne diyeceğimizi elimdeki yazıyı okuyunca daha iyi anlarız sanıyorum, okuyayım mı?..

Yüksel herkesin arzusu doğrultusunda Ahmed Baki’nin KENDİLİĞİNDEN başlıklı makalesini okudu. Bu makalede atasözleri ve halk deyişlerinin ne tür bir farkındalık sakladığına dikkat çeken girişten sonra uzun uzun öteye atmak yerine “kendi”liğinden olanı görme konusuna dikkat çekiliyordu.

Tek hakikat olan ve “ALLAH” ismi ile işaret olunanı bilmeden, anlamadan; ALLAH isminin manâsını, anlayışının ve bakışının esası olan hakikat olarak kabul etmeden ve yaşamı bu anlayış üzere değerlendirmeden, kendiliğinden oluşun, -ÖZ’den gelenin- manâsını kavrayamaz; varsaydığın kendini vermeden, hiç bir mahlûkattan ileri gidemezsin.

Ulaşman gerekenin ne olduğunu bildiysen, bunun için vermen gerekeni fark et, Sistemin Seslenişine kulak ver ve gereği için değerlendir bu yaşamı?

“Onlar malları ve canlarıyla satın aldılar, cenneti…”

Hitaba kulak ver; “Şükür, Nimeti Veren olarak görmektir…” Bu nimettir, bir de veren var zannıyla, nankörlükten geç artık… “Kendi”liğinden olanı anla!

Makale bitmiş, herkesi derin bir suskunluk almıştı. Rana, kavun ve karpuzdan oluşan tabakları servis etti. Sıcak havada bu meyveler de iyi gidiyordu hani. İbrahim, bu faslı derledi:

- O halde geldiğimiz nokta şu; âlemde suret olan fiilleri, onları ortaya koyan failleri değerlendirirken öteden bir tecelli var, demeyeceğiz. Doğrudan, “kendi”liğinden orada oluşu okumamız gerekiyor. Ama bu o derece ince bir konu ki; farkında olmadan kullanırsak küfre düşme riskimiz dahi var!

Evet, vahdet konuşalım derken panteizme kaymak, sakata gelmek riski de yok değildi hani.

Epeydir konuşmayan Ali, “Özden gelen biçimde”, “Varlığın özünden bir açılımla” dersek küfre düşmeyiz dedi. Bundan böyle, zuhura bakıp tecelli var demek yerine özden- kendiliğinden kavramlarını kullanacaklardı. Ama çok dikkat ederek! Varlıkta ikinci bir varlık olmadığı iman ve teslimiyeti ile kullanacaklardı bu sözleri.

KIYISINA BİLE YAKLAŞAMADINIZ!

Bir ara yine dalarak şekerleme yapan İhsan, yarı uyur- yarı uyanık birden bağırdı:

- Yanlış bunlaaaar yanlııııış!… Hepsi yanlıııııışşşş!…

Rana:

- Galiba kâbus görüyor, demeye kalmadı ki İhsan kükredi.

- Hayıııır, kabus filan görmüyorum yanlış konuşuyorsunuz, hiçbiri değil, dedikleriniz yanlış!..

İhsan yerinden fırlayıp, dışarı çıkmaya yeltenirken Rahim abi:

- Nesi yanlış İhsan, ayıp olmuyor mu?!

İhsan daha bir köpürdü:

- Bu değil, alem sureti bu dedikleriniz değil!.. Ehli, bir sandık bal yollamış, açın kilidi tadın demiş, siz bize iki haftadır keçiboynuzu çiğnetiyorsunuz, bu değil işte bu değiiiillll…

Muhabbet yoğunlaşınca bazen böyle tepkiler çıktığı da olurdu. Cemalin yoğunlaşıp Celale dönüşmesi, Celalin tavan yapınca Cemal oluvermesi de sistem dahilinde idi.

Rahim abi İhsan’a, çıkıp parkta nefeslenmesini, hatta birer dondurma alıp gelmesini söyledi. İhsan eve gitmek ve bir daha gelmemek istediyse de Rahim ağabeyin: “İstediğin yere git, bir daha bizi göremezsin ama” çıkışından sonra sakinleşerek hava almaya gitti.

Kıyısına bile yaklaşamadınız demişti İhsan. Rahim abi hemen sustursa da İhsan’ı itibara alırdı. Hem bilgisi hem gönlü vardı İhsan’ın. Tek kanatla da uçulmazdı zaten. Gönül ehli olanlara her daim kulak kesilmek lazımdı.

 PAÇALARI SIVARKEN!

Yüksel, gerilen atmosferi espri ile dağıtmak istedi:

- Madem kıyısına bile gelememişiz, kalkın sahile gidelim be dostlar. Kıyısına varalım, paçaları sıvayıp girelim denize.

Sanki denize girer gibi tasvir yapınca, birden odaya tatlı bir ferahlık çöktü. Düşünce akışına gelen bu ani darbe, belki de farklı tefekkür kulvarlarına itecekti onları. İbrahim:

- İhsan belki de asıl öze inmemiz gerektiğine vurgu yapmak için bu çıkışı yaptı ama şimdiye kadar konuştuklarımız bir kalemde silinecek şeyler diye anlamayın…

Onlar basamaktı. Daha üst idraklere zıplatmak için vurulur bu kazmalar. Sakın moralinizi bozmayın. İhsan artezyen vurdu, bakalım ne çıkar bizden?

***

Yirmi dakika kadar sonra İhsan, dondurmalarla kapıda göründü. Biraz daha sakinleşmiş, kendine gelmişti. Maraş dondurmaları alınırken devam ettiler. Mehtap bu defa ÂLEM SURETİ ni açıklıyordu:

- Âlem sureti bir manayı yansıtan mahal değil. Bizatihi o manayı oluşturan mahal diye düşünüyorum.

Rana devreye girdi:

- Konuyu bilinç katmanlarına bağlamazsan gene anlayamayacağız!

Mehtap:

- Haklısın. Her bilinç düzeyinin tepe noktasında o bilinci oluşturan suret; âlem sureti!

İbrahim:

- Oluşturma diyorsan o artık sıradan, edilgen bir suret değil! Adını net koymalısın!

Mehtap söylediğini açıklamaya devam edecekti ki sert tepkisine pişmanlık bildiren, adeta özür dileyen kelimelerle İhsan devreye girdi:

- Bakın arkadaşlar. Tepkime alındınız belki. Ama bir şeyi gözden kaçırıyorsunuz. İki haftadır konuştuklarımız, şu ana kadar bilinen şeyler. Ehli ise bu sözü yeni gündeme getirdi. O halde yeni bir açılım var burada. Eskiyi tekrar etmemiz istense niçin şimdi gündeme gelsin?!

İhsanın hiç de kâbus görmediği, derin tefekkürlerle bunları dile döktüğü belli idi. Devam etti:

- Evet, çözümlemeye iyi girdik. ÂLEM dedik… SURET dedik ama sözün gövdesinde yer alan can damarı kavramı unuttuk Ya Huuuu!.. Hiçbiriniz de uyanamadınız!

Rahim abi:

- Unuttuğumuz ne İhsan?

- TASARRUF abi tasarruf. Söz nasıldı?.. “Allah’ın âlemlerdeki tasarrufu âlem sûretleriyledir”… başkaca değil… Âlem suretini aldık gidiyoruz, tasarruf nereye gitti?

BİLİNÇ KATMANLARINDA TASARRUF

İhsan ortalığı silkelemiş, beyinleri sarsmış, kalpleri titretmişti. Ali farklı bir uyarı ile katıldı:

- Tefekkürde ana güzergâhımız ayet- hadis- veli sözleri olmalı. Onları ihmal ettik galiba ne dersiniz?..

Bu da doğru idi. Biraz akıl, mantık ve yorum şeklinde dalıp gitmişlerdi. Ayetler öne alınmalıydı. İhsan:

- Kur’anda ALEMLER geçen ayetleri tarayalım önce. Sonra da bir dostumuz “TASARRUF NEDİR?” okusun kaynaktan. Bir kişi de mi’raca değinirse iyi olur. Bunlar olmadan bu konunun hakikatine yaklaşılmaaaaaaazzzzzz.

Rahim abi her birine görevler verdi. Bir süre sesiz, ders çalışır gibi çalışılacak, kimi ayetleri tarayacak, kimi makaleleri inceleyecekti. Mi’rac konusunu en iyi bilen de miracı anlatacaktı.

Dokumanlar hazır olunca her biri hazırlandığı konunun özünü aktardı. İbrahim notlar almıştı.

Anlatılanlardan çıkan ana noktaları birleştirdi:

- Kur’anda geçen âlemler kavramı insanlığın mensup oluğu bilinç katmanlarına işaret ediyor. Rasul ve Nebiler âlemlere üstün kılınmış. (Alü İmran-33, En’am-85/86,Nisa-80)

  33-) İnnAllahestafa Ademe ve Nuhan ve ale İbrahîyme ve ale ımrane alel alemiyn;

Muhakkak ki Allah Adem’i, Nuh’u, Al-i İbrahim’i ve Al-i İmran’ı alemler (insanlar) üzerine ıstıfa etmiş/seçmiştir.

  85-) Ve Zekeriyya ve Yahya ve Iysa ve İlyas* küllün mines salihıyn;

Zekeriyya’ya, Yahya’ya, İsa’ya ve İlyas’a da… Hepsi salihlerdendi.

 86-) Ve İsmaıyle vElyesea ve Yunuse ve Luta* ve küllen faddalna alel alemiyn;

İsmail’e, Elyesa’a, Yunus’a ve Lut’a da… Hepsini alemlere üstün kıldık.

  80-) Men yutı’ırRasûle fekad etaAllah* ve men tevella fema erselnake aleyhim  hafiyza; Kim er-Rasûl’e (Allah Rasûlü’ne) itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiştir (çünkü Risalet Allah hükümlerini tebliğ işlevidir)…

İbrahim bu ayetlerden çıkarılacak anlamı müzakereye açmadan önce mi’racla ilgili notlara değindi:

- Mi’racta sema katlarında Rasülullah (sav) in bazı nebi ve rasullerle görüşmesi diye anlatılan bir hadise var! Birinci katmanda Âdem, ikincide Yusuf, üçüncüde İsa ve Yahya, dördüncüde İdris, beşincide Harun, altıncıda Musa ve yedincide İbrahim aleyhisselam ile karşılaşmadan bahsediliyor. Bunu da AN da düşünelim. Bu alemler, şimdi de mevcut!

Yüksel, tasarruf konusuna dair makalenin vurucu cümlelerini okudu:

- Tasarruf” ise, her hangi bir velinin görevi gereği olarak, kendi emrine verilmiş melekleri veya cinleri kullanarak her hangi bir olayı oluşturmasıdır… Görevi gereği, emrindeki melek veya cinleri kullanarak o olayı oluşturması, “tasarruf” denen şeydir. Tasarruf eden bu tasarrufunun farkındadır, değil mi, diye sorulursa… Farkındadır tabii!. Farkında olmadan yapıyorsa, o tasarruf değildir! Zaten, görevli veliler, genellikle tasarruf sahibidirler ve farkındadırlar yaptıklarının.. Tasarruf, sadece görevli velilere has bir olaydır…

Rahim abi:

- Çocuklar mademki bohçayı açtık, şöyle bir toparlayalım değil mi? ALEM SURETLERİ İLE TASARRUF GERÇEĞİ bizde nasıl bir idrak uyandırdı, kim toparlar?..

Erken kalkalım demişlerdi ama konunun can damarına değince vakit sınırı aşılmıştı. Uyku ve ağırlık da kalmamıştı kimsede. Sohbetin feyzi ile eve gittiklerinde çoğu kez uyuyamadıkları malumdu. Akan yoğun feyzi hazmetmek, açılan ilmi şuurda yoğurmak kolay değildi.

Ayrılmadan önce sükûnet haline geçmek, eve dinlenmiş olarak dönmek üzere sıcak sütler ikram edildi. Süte birer kaşık da bal kattılar. Ali süt bardağını alırken sordu:

- Cennetteki sütten, baldan nehirler ne ki?

Rana:

- Aman kardeşim, şimdi ona girme, sabahı ederiz. Hele dur bakalım önümüzdeki konuyu hazmedelim…

NE ANLADIK?!

Rahim abi, kim toparlar diye herkesin gözlerini süzerken İhsan, başladı. İhsan, madde madde konuşmayı severdi bu durumlarda. Not alanlar hazırlandıktan sonra başladı:

1. Âlem Sureti ile işaret olunan; bilinç katmanının tepe noktasında, o bilinci oluşturan, açığa çıkaran zattır!

Bu, mi’racta çeşitli katmanlardaki nebi ve rasuller olarak anlatılmış. O nebi ve rasuller o katmanın tebliğcisinden ziyade oluşturucusudur!!!.. Bunu iyi anlayınız… HALEKA- CEALE, İNSAN- HALİFE konusu anlaşılmışsa bu da anlaşılır.

Ayette geçen Adem, Nuh, İbrahim soyu, İmran Ailesinin seçilmişlikleri ve âlemlere üstün kılınmaları; bilinç katmanlarındaki tasarrufun bu suretlerden açığa çıktığının işaretidir… Yani o isim altındaki zatlar, o katmanın baskın karakteri olarak açılıma start verenler!

Rasül ve Nebi olan zatlar, o âlemin şahıdırlar! Âdem öldü, Nuh öldü, İsa tarihe geçti diye bakarsanız perdelenirsiniz. AN nazarından bakınca 7 değişik bilinç katmanı her çağda her zaman var; bu bilinçlerin şahı GÖREVLİ VELİLER, her çağda her zaman işbaşında demektir. Çünkü Risalet işlevi halen yürürlükte!.. Yani mi’racta Âdem, Nuh, Harun diye anlatılan görevliler, bugün de farklı isimler altında işbaşında. Çünkü her an yeni şanda ve her katmanda tasarruf devam ediyor sünnetullah gereği.

2- Âlem Suretleri Allah’ın tasarrufunu açığa çıkarır:

Her boyutta her katmanda Allah’ın tasarrufu âlem sureti mahallerce yürütülür. “Gören gözü, konuşan dili, tutan eli” tabir edilen mahallerdir onlar. Onları değerlendirirken, “Veli işte canım, hakka ermiş işte” gibi sıradan bir bakış açısı yerine, onlardaki tasarrufu görmeye çalışmaktır bize düşen…

Çünkü bize verilen sözde geçen ÂLEM SURETLERİYLEDİR BAŞKACA DEĞİL ifadesi, öteleme, tecelli, yansıma gibi kavramları da geçmeyi, olayı özde birleştirmeyi gerekli kılıyor. “O mahal adı altında tasarrufun eden Odur”, bilincini kuşanmamız gerekiyor!

3- Tasarruf, suretler eliyle kusursuz işlemektedir:

Merkez Efendinin Merkez lakabını almasına sebep olan olayı bilirsiniz.  Rablık sana verilse ne yaparsın, denince o şöyle demişti: “Bir âlim ölürse yerine bir âlim, bir zalim ölürse yerine bir zalim, bir salih ölürse yerine bir salih, bir fasık ölürse yerine bir fasık getiririm.”

Bu sözde, âlemde suretler şeklinde mananın katman katman açığa çıkışı var! Dolayısıyla her görünende tasarruf edeni fark etmek lazım! Hangi katmanda olursa olsun.

4- Rasule itaat; Allah’a itaattir:

Nisa 80. Her çağda hakikatin ilmini, yaşamını ortaya koyan rasuller mevcut, tasarruf sistemi gereğince. O halde, âlem sureti olan görevli mahallere itaat; Allah’a itaattir. La ilahe nin sırlı manası işte burası. Yani, açığa çıkışın âlem suretleri ile olduğunu görüp, tepe noktada hakikati tebliğ eden zata teslimiyet ve itaat. Bunun yanı sıra ya da bundan hariç olarak ayrıca bir öteye itaat düşünmek, bence……

Rahim abi birden söze girdi:

- Tamam İhsan yeter!..

- Ayeti okuyorum abi, kendimden bir şey demiyorum ki!

- Tamam, kes! Yani Rasulullah’a itaat ve onu sevmek; Allah’a itaat ve onu sevmektir diyecektin, değil mi?.. Anladık, sağol İhsan..

İhsan oldukça toparlayıcı bir özet yapmıştı. Âlem suretleri konusu hiç olmazsa pırıltılar halinde sezilmişti. İlim- gönül ehli okudukça daha nice anlam derinlikleri görülecekti.

Rahim abi, yaz dönemi sebebiyle bölük pörçük toplanmamak adına, Ramazan sonuna kadar sohbetlere ara vermeyi, bayramda bir araya gelmeyi önerdi. Muhabbet lezzetini, ilim tadını özleyeceklerdi ama mevcut duruma uymak lazımdı. Bayramda tekrar buluşmak üzere sözleşip vedalaştılar.