Vakıa Suresi Tetkikleri- 2

Vakıa Suresi Tetkikleri- 2

ÜÇ BİLİNÇ GRUBUNUN AÇIĞA ÇIKIŞI, İLK GRUP; MUKARREBUN  (7-26. AYETLER)

Ve yedinci ayette ise üç gruba bölüneceğimizden (üç bilinç halini yaşamamızdan) söz edilir… Yani, vakıa zamanı herkes gerçek değeri ile ortaya çıkar, denilir zımnen …

Bu kısa özetten sonra bahsedilen üç bilinç halinin detaylarına girilir, yaşamları/ halleri anlatılır… Bunlar; öne geçtikleri için yaklaştırılanlardır/ MUKARREBLERdir (ki,“kulum Bana nafile çalışmalarla yaklaşırsa…”hadisini düşündürdü bu bana), ASHABI YEMİYNdir ve ASHABI ŞİMALdir… Bu üç kelimenin de köklerine inerek farklı anlamlara çıkıla bilir… Çünki yukarda geçtim ki, bu arapça… Ve anlam zenginliğine sahip olduğu için de; farklı/ türlü bakış açılarının ortaya çıkması doğaldır…

İlk olarak; Mukarreblerin Vakıa zamanı tutumları/ olay zamanı aldıkları tavır tasvir edilir, mecazi  olarak… Yani, sanki şöyle denilir… Bu öncül bilinç grubu olan yakiyn ehli Mukarrebler – vakıa ile karşı karşıya geldikleri zaman (متقابلين); sanki EN YÜCE BİR NOKTADAN DENGELİ (على سرر موضونة) KINANACAK BİR DURUM GÖRMEDEN (şirk görmeden- لا يسمعون فيها لغوا و لا تاْثيما) TAM/ BÜTÜNCÜL VE NET BİR SEYİR (حور عين ki, bu da; potansiyelde/ gizli olan özelliktir. Açığa çıkmayı bekleyen… Farkındalık { İZLEYEN konumunda olmak} ta diye biliriz…) yolunu seçerler ve bu hal üzere DAİMİ SELAMETte ve RAHATta( جنّات– çoğul olmasının nedeni bu halin sonucundaki açılımların farkına göre olabilir…) yaşarlar… Bu; SEÇTİKLERİ YOLUN BİR SONUCU (جزاء بما كانوا يعملون), EKTİKLERİ TOHUMUN VERDİYİ MEYVE/ NEŞE (و فاكهة ممّا يتخيّرون) VE İSTEDİKLERİ/ ARZULADIKLARI REHAVET (ولحم طير ممّا يشتهون) olarak anlatılmıştır… Bu halin getirisi açılımlar da söz konusu olduğundan vakıa bunlar için bir NİMETtir (النعيم) aslında…

*

Hayatındaki olaylar karşısında alacağın her tavır, seni şu 3 sınıf ya da 3 bakış açısından birine koyacaktır.yada her birini de aşama aşama yaşarsın!.. Birinci sınıf Ashabı Meymene (sağcılar-Hakkı bulmada isabet etmişler) İkinci sınıf Ashab ı Meş eme (solcular, Hakktan uzak ve kozalı yaşamışlar) Üçüncü sınıf Es Sabikûn (Mukarrebûn,yakîn ile öne geçenler)

Yani yaşanan olaylar sonucunda senden açığa çıkan haller seni ya alçaltır ya yükseltir yada Allah a daha da yakın olmanı sağlar. Yada bu halleri değişik zamanlarda ve aşamalarda yaşarsın.

İşte sarsıcı olay karşısında “mukarrebûn” özelliklerini,yani bana kolaylaşan,karşılık beklemeden yaptıklarım,Hak görmek,hoş görmek” bu yaşandı ise yaşanması gerekiyordu ve en güzeli bunu yaşamak benim için diyebilmek… Bunu yaşayınca ne olur? İşte huzurdasın, cennettesin…Hak gördün,hoş gördün,seni etkilemedi,canın yanmadı…Belki bu olay benim için bir nimetti dedin.İşte nimet cenneti…

Bu özellikleri açığa çıkarmak kolay değil. Yani mukarrebun özelliklerini… Bunu açığa çıkaranların çoğu önceki devirlerden,azınlık olan sonraki devirden…peki neyin öncesi ve sonrası? Rasulullah(s a v)in doneminin öncesi ve sonrası olabilir.bu açıklama beni  pek tatmin etmiyor ama içerden okumayı da başaramadım.Evvel ve Ahir de kastedilen nedir bilemiyorum.

Mücevherlerle işlenmiş tahtlardan kasıt, Mukarrebun özelliklerini açığa çıkaranlar, itibar bakımından eşit,haset ve kıskançlıktan azade olarak,mutluluk makamındadırlar. Bu mutluluk ve sevinç halini ancak kendileri gibi olan mukarrebun ehli anlar.onların karşılıklı oturmaları anlaştıklarını çağrıştırıyor bende…

Çevrelerinde ebedi gençlikleriyle hizmetliler; cennet yaşamına egemen mukarrebun için artık herşey onlara hizmet eder olur. Her şey anlamlı ve değerli ve sonsuz…

Mukarrebun, Allah ilmine yönelmiş, yaptıkları çalışma, ibadet ve tefekkürlerle dolmuş ve bu birikimlerini etrafında almak isteyenlere de sunacaklardır. Bu ilme yoneliş her şeyin hakkını vermek suretiyle onları dengede tutar. Denge de meyveyi yani “güzel sonucu” getirir. Onlar Esma seyrine (kuşeti) geçmenin mutluluğu ile yaşarlar.

Hurun ıyn;iri gözlüler…Hur;ağarmak,temizlenmek,ceylan gözlü,kar gibi pak,kristal gibi saydam,ayıpsız…. Iyn;göz, kuyu,öz,ayna…Birleştirerek okursak,bedensel,maddesel değer yargılarından arınıp,paklanmış ,kendilerinde özlerinde fark edecekleri geniş engin bakış açısı ve basiretin açılması diye anlıyorum…

Onlar, o basireti geniş, idrak sahipleri,öze dönmenin getirisi olarak bunu elde etmişlerdir.bu kazanımları,deniz dibine dalan dalgıçlar gibi inciler yani kıymetli ve saklanmış,herkese açılmayan yeni idrakler elde ederler.

Bu da yaptıklarının karşılığıdır. Bu bakış açısı ile herşeyi anlamlı ve olumlu görürler.suç ve suçlama kalkmıştır.Hak görmenin getirisidir bu.yada asıl “suç” olan “nefsine zulmetme”olayın kalkmıştır artık. hazineyi bulanlardır onlar. Selamen Selama…iki kere Selam…Hiç kesilmesin,hiç bitmesin,daim olsun.İmandan sonra yakîn hali oluşmuş,bu daim olsun diye anlıyorum.

*

Ashab-ı Yemin (uğurlular-mutlular, sağcılar, Hakk’ı bulmada isâbet etmişler), ne ashab-ı yemindir!

Ashab-ı Şimal (uğursuzlar-mutsuzlar, solcular, Hak’tan kozalı yaşamışlar), ne ashab-ı şimaldir!

Es Sâbikun (yakîn ile öne geçenler), sabikundur; İşte onlar mukarrebûn’dur (Kurbiyet mertebesini yaşayanlar)

Bedensel ölümde, Ashab-ı yemin: Cennet ehli. Ashab-ı Şimal: Cehennem ehli. Mukarrebun:  Yunus’un 

Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene Ver anları

Bana seni gerek seni  

dediği kurbiyet mertebesi.

Ölmeden önce ölmede ise;

Üç yönünüzü hissetmeye başladığınızda, Ashab-ı Yemin: Doğru bulduğumuz, güçlü yönlerimiz. Ashab-ı Şimal: Zayıf ve yüzleşmemiz gereken, bizi yakan yönlerimiz. Mukarrebûn: Baskın esmalarımızı fark etmek ve bunları nasıl kullanacağımızı anlamak.

İşte onlar mukarreblerdir yani Allah’ın yanında yakınlığına, en yüksek mertebe ve makama erdirilmiş kimselerdir. Allah’a yakiyn elde etmişlerdir. Değişik manevi rızıklarla rızıklanırlar. Sistemi okuyarak Allah’ı ve sistemini bilenlerden olurlar.

Onlara yüksek algı düzeylerine hitap eden güzellikler sunulur. Tüm bu güzellikler, onların iken yaptıkları zikir, tefekkür, namaz, infak gibi çalışmaların neticesi olarak açığa çıkmaktadır. Her şeyde Hakk’ın Esması gereği ayrı bir güzellik yönü olduğunu keşfederek her şeyi güzel görüp öyle algıladıkları için bu güzellikleri daha üst boyutlarda ve çok daha ileri seviyelerde yaşarlar.

SELÂM :Yakin halini yaratan. “Allah”ın “selâm” isminin mânâsı ortaya çıktığı zaman kişi, bir kısım ilâhi isimlerin mânâsıyla tahakkuk etmek suretiyle, cennet yaşamı dediğimiz yaşama geçer. (AH)

*

Bir ev,bir mimarın kafasında ilk şekillendiğinde; hatta daha da öncesinde,bu mimar ,bu evi yapmayı murad –irade ettğinde ,varlığın hakikatinden,yani kendinden taşan ve fiil ve eşya olarak ,tekrar kendine yansıyan bir sahnenin seyircisi olma düğmesine basmış olur. Tıpkı bir suyun kaynağında olma halinden başlayıp,sonrasında bu akış içinde ,taşma-coşma  ile devam eden bu yolculukta  en son olarak da,o suyu tekrar kendi bünyesine almak için bir takım  işlemlerden geçirmesine ,yaşamak diyoruz… Yani,aslında ,bilincin içindeki bu hareketlilik ve dalgalanmalar ,varlığın,kendinin her AN farında olduğunun,kendini ASLA unutmadığının bir yansımasıdır…

Mimara geri dönersek; mimarın bu bir ev oluşturma muradı,isteği,dileği,bu cezb özelliği,tüm bu hareketlilğin start aldığı nokta ve andır..İşte ,tam bu nokta,’’yakin ile öne geçen’’ olarak tarif edilen ,sabikun,mukarreb denilen özellikleridir.. Kendinde hareketliliğin başlama sebebi olan, FITRAT da denilen ,yaradılışın ilk nedeni.. Kaynaktan ilk çıkan ,tecelli eden hareket..Tıpkı ,vuku bulacak olan her şeyi oluşturan merkez,mıktatıs gibi..Tıpkı,sebepler olarak etrafında dönen daireyi oluşturacak olan merkez gibi..İşte ,bu kendindeki Kurbiyet,en yakin olma halinin yaşandığı özelliklerin toplamıdır ,bu özelliklerin..Bu ev,bu mimarın dilemesinde ,en mükemmel, en kusursuz hal içinde olsa da; en kamil hal içinde değildir..Çünkü,henüz ,kendi merkezinden çıkıp,kendi etrafında buna sebepler yaratıp ,tekrar kendine dönmesi olan daireye dönüşememiştir.. O,bu hali ile sadece NOKTADAKİ BİR KUDRETTİR henüz..Çünkü;güzelin, güzelliği, seyredilmesi ile bir anlam kazanır.. Tüm varlığın mukarrebun özelliklerden oluşmuş olsaydı,aynada güzelliğini seyredemeyen bir güzelin , güzelliğinin anlamsız olması gibi, her bir yaşamı ,tatsız tuzsuz ,bir hal içinde başlangıçsız ve sonsuz olarak sürekli kılardın..

İşte,güzelliği anlamlandıran ,nasıl ki bir AYNA ise; tüm varlığını anlamlandıran AYNAN da, mukarrebun oözelliklerini sana fark ettiren ,ashab-ı meymene ve ashab-ı meş’eme diye sınıflandırılmış,izafi-göreceli özelliklerindir.. Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturmuş bir SULTAN olsan ne olur ki; SENİ FARK EDEREK ,sana bu cennet hali denilen tariflere sığamayacak olan zevki yaşatan aynalar olmadıktan sonra…İşte bu aynalar,’’ ne ashab-ı meymenedir; işte bu aynalar ne ashab- meş’ebe dirler’’ …

SULTANın dağıtmadığı,saçmadığı,ortaya dökmediği güzelliklere ,HAZİNE denilebilir mi?’ SULTANlar,karşılıklı tahtlara kurulmuş olsalar ne olur? SULTANlığının nişanesi, şahitleri olmadıktan sonra..Ebedi gençlikleriyle ,onlara hizmet eden hizmetlilerdir aslında onları SULTANlığının farkına vardıran,zevkini tattıran…

Peki bu durumda; mukarrebun özellikler neler olmaktadır? Onlar aslında ,bu iki zıt özelliğin biraradalığından oluşan,tıpkı negatif ve pozitif kutbun bir araya gelerek bir ampulde oluşturduğu ışık gibi; varlığın kendisini AŞİKAR ETMESİdir. Yani,hazinesinin ortaya çıkması ile oluşan o tarif edilemez haldir… SURETSİZLİĞİN SURETİDİR ADETA BU HAL…Değişimin özündeki  ,o asla değişemez olanın hali yani.. Hiçbir şekilde fani değildir ama her faninin özünde olan ,BEKA CENNETİnin müdavim özellikleridir…Suretsizlik alemine ait oldukları içindir ki; hiçbir şekilde kayıt altına alınamazlar..Ne mekanları vardır,ne de belli bir süre için yaratılmışlardır..Ama,tüm mekanların mekanı; tüm zamanların kendisine tabii olduğu Andır…’’ Ve Hur-i Iyn (net görüşlü {biyolojik gözün sınırlamalarıyla kayıtlı olmayan} eşler , {birkaç beden}; şuur yapı olan “insan”ın özelliklerini yaşatacak, eşi olan bedenler. Tek bilincin tasarrufundaki birden çok bedenle yaşama süreci. A.H.). Saklı (sedefte büyümüş) incilerin misali gibi (Esmâ hakikatinden oluşmuş ve o özelliklerin açığa çıkışı olan insan şuurundan var olmuş Allâh yaratısı bedenler). 

Tüm zıtlıklar düşer mukarrebunluktan. Çünkü,zıtların biraradalığından meydana gelen,ikisine de benzemeyen;tıpkı bir yakıcı olan oksijen ile bir yanıcı olan hidrojenin bir araya gelerek oluşturduğu , ne safi oksijen ne de safi hidrojen olan ,ikisine de benzemeyen ,SU olan HAYYATın kendisidir mukarrebunluk vasıfları… ‘’ Yaptıklarının cezası (sonucu)! Orada ne boş laf duyarlar ve ne de suç kavramı! Sadece “Selâm, Selâm” denilir (Selâm isminin işaret ettiği özellik daim olsun; anlamı ..’’

Hem sarhoş ol,hem de şuurun bulanmasın?!! Nasıl bir haldir ki bu? Bir sarhoşu düşünelim; hem sarhoş hem kendinde… Sarhoşluğun içinde kaybolmadan, sarhoşluğa şahid olmak, sarhoşluğu seyretmek… Sanki, bağırsak beyni,anestezi ile etkisiz hale getirip,sadece işlevlerini  görevlerini yapmasına izin vermek. Daha doğrusu, görev sınırları dışına taşmamalarını sağlamak, ona diz çöktürmek, bilincine secde ettirmek onu. Sarhoşluğu yaşayan bağırsak beyin; sarhoşluğu tadan üst beyin olmakta sanki…

Burada meyva bir tercih görünmekte..Dilerse yer ,dilemezse yemez..Meyva ,toprakta yetişir,kaynağı topraktır,kökü oradan beslenir..Yani,toprak bedenini beslemeye yönelik bir besin kaynağıdır..Güzeldir,hoştur,aromatiktir,çeker yani insanı, güzeliğiyle ,tadıyla cezb eder.Ve de gereklidir..Bedeni o kadar ağırlaştırmaz da ama çok tercih edildiğinde ,belli bir noktadan sonra bıktırır da,şeker dengeni bozar.. İşte bu yüzden,sadece bedenin ayakta kalacağı kadar tercih edilmelidir bu meyvalar..Ve mukarrebunda, meyvaya karşı bir irade oluşmuş olmalı ki; tercih edebiliyorlar..

Fakat kuş etini her daim canları çekmekte… Kuş etine doymak, ondan bıkmak gibi bir durum söz konusu değil mukarrebun bilinç için… Çünkü kuş eti, toprak bedenin, bağırsak beyinin gıdası değildir..Kuş,özgürdür,toprağa bağımlı değildir ama yine de topraktan tamamen bağımsız değildir. Sanki üst bilinç ile bedensel bilinç arasındaki köprü gibidir..Bir yönüyle sınırsız,özgür; diğer yönüyle ,ümmet olan bedensellik boyutunu seyirdedir.. Kuş ,toprakta yani arz denen bedene yönelik felaketlerden etkilenmez. Örneğin, yanardağlar patlasa,dağlar sarsılsa, tsunamiler, seller olsa,yangınlar çıksa,depremler olsa bile, kuş ,bu koşullardan ne derece etkilenir ki? Mikro kainat olan insan bedeninde de aynı durum söz konusudur doğal olarak… Duyguların, düşüncelerin, hormonların,vesveselerin meydana getirdiği bu kaos, bu bilinci yok denecek kadar  az etkiler…

Kuş eti; toprak bedenin dışında ,onun üstünde,onu da kapsayan bedenler olduğunun bir işaretidir..Sonuçta ,beden denilen yapı,ŞUURun-BİLİNcin ,kendisini ifade ettiği aracıdır..Ya da ,aynası diyelim…Nasıl ki,her bilincin üstünde bir bilinç var; her bilincin ifadesi olan her bedenin de üstünde,yani üstün özelliklerde bedenler vardır mutlaka..

 ‘’ Ve Hur-i Iyn ;  bilinçte oluşturulmuş beden GÖZünün,algılarla sınırlanmış olarak  baktığı  GÖZü değil; BİLİNCİN , KENDİSİNİN OLUŞTURDUĞU BEDENLERİNİ SEYREDEN GÖZÜDÜR… ‘’ ”Güzel bakan güzel görür, güzel gören ,güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır”   Hz. Mevlana.. Sanırım; cennetleri oluşturan gözün adı, Hur-i Iyn..Bir şarkı sözü geldi aklıma şu an : ‘’ Gözlerinin dokunduğu,her mekan memleketim; bakıver de uzamasın, hasretim, esaretim..’’ Mazlum Çimen…   Bu gözle gören göz için ,bu gözün dokunmasıyla oluşan mekanlar için ancak ve ancak anavatan denir..Gurbet ise,uzayan gölgelerden oluşmuş hasret ve esaret halidir ; ta ki ,bu göz dokunana kadar..

Saklı sedefte büyümüş incilerin misali gibi:‘’İnci, istiridye gibi bazı kabuklu deniz hayvanlarının içinden çıkarılan, genellikle süs eşyası olarak kullanılan küçük tane. Bunlar, küçük, yuvarlak, yüksek değerli, sert, sedef rengindedirler. Hayvanın vücuduna bir kum tanesi, bir parazit veya yapay olarak bir sedef parçası girince etrafında bunu kaplayan sedefimsi bir madde oluşur. Böylece tabaka üst üste gelerek küresel inci meydana gelir. Divan şiirinde incinin oluşumu nisan yağmurlarının yağmasına bağlanmıştır. Rivayete göre, istiridye kabuklarını açınca, yağmur tâneleri içeri alınır ve incinin ortaya çıkmasına sebep olur. ‘’ https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nci.

İstiridye denen HAYVANın içine ,bir kum tanesi giriyor.Ve o kum tanesi ,eşsiz olan bir inciye dönüşüyor.İncinin özelliği ,az ve zor bulunuyor olmasıyla alakalıdır..Fakat;  İstiridye ve öteki yumuşakçaların oluşturduğu her inci değer taşımaz.Değerli inci yapabilmek istiridyenin kabuğunun iç yüzeyini kaplayan sedef tabakasının parlak,düzgün ve temiz renkli olmasına bağlıdır.Yani bu durumda bedenin de temiz ve arınmış olması gerekiyor. Gerçekten çok değerli bir incinin ışığı yansıtmasının yanı sıra şekliyle yapı düzlüğünün de göz önünde tutulması gerekir.

Nedir ışığı yansıtmak? Beyne giren bilginin temiz olması ilk şart olmakla birlikte (yani ilham ya da vahyin) bunun, işlendikten sonra kişiden yansımasının da arınmış,objektif,olması gerekmektedir değerli ve eşssiz olması için… Burda ,altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da şudur ki; bir istridyenin bir kum tanesinden ,,eşsiz ve değerli bir inciyi çıkarma sürecindeki ödediği bedeli; İSTRİDYEye SORMAK GEREKİR!… Bedensel boyutuyla,bedenselliğinde hissedilen ,müthiş acılar ve ıstırablar çektiği söylenir.

İşte bu onların yaptıklarının cezasıdır yani karşılığı….Kimse cezalandırmamıştır istridyeyi..O sadece,kendi acısından; eşsiz ve sınırsız varlığını doğurmuştur..Ama bu doğum,bedensel bir doğum değil; kendini fark ettiği İLK ANdır… Bedel ödemek… Bedel ödemek :Ateşe atlamak, yanmak, ama bu zevki ateşteyken tattıktan sonra ateşten başını dahi çıkarmamak, ateşin, ateş olmayan halden daha güzel, daha emin olduğunun farkında yaşamak, yani, ateş, yeniden DOĞMAK ve Ab-ı hayat suyu içmek gibi,sonsuzluğa yol almaktır…

*

Her şey saniyelerde olup bitmedi elbette..

Bunları hak edecek ne yaptım ben dedi uzunca bir süre..

”sol”dan soldan gelen düşüncelerle..

“ne yaptım ki ben bunları hak edecek” dedikçe daha çok yandı..

yandıkça daha çok sordu..

sordukça daha çok yandı.

Günler geceler ateşler içinde geçti..

Kızdı.. şikayet etti..suçladı..öfkelendi..kavga etti..

önce kendiyle.

sonra gördüğü her şeyle ve herkesle..

Ne anlamı vardı ki olanın bitenin..

ne gereği vardı ki bu kadar eziyetin ve acının..

Bu ne biçim yazıydı..

bu ne biçim kader..

“olmaz olsun” dedi..

“olmaz olsun”..

dedikçe  tüm olmazlar oluyordu gerçekten de..

feryadını duyup elini uzatmayan , olmaz olsunları duyuyordu ne garip ki..

daha bir sert söylüyordu Olmazları..Olsunları..

dibi görünmeyen bir kuyuya doğru itiliyordu bağırdıkça..

bu dipsiz kuyu yakıcı bir suyla doluymuş gibi her yanı yandı..

yandı..kavruldu..

acıyı hissedemez olmuştu bir süre sonra..

Yandıkça arındığını sonradan fark edecekti..

Yandıkça eridiğini..

“Seni kül ederim kora ne hacet” diyen büyük ozana nisbet yaparcasına korsuz ateşsiz kavuruyordu Vakıa..

yavaş yavaş boşver demeye başladı kendine..

“tamam..ne olduysa oldu boşver..”

boşlukta asılı kaldı her şey bir süre..

gözlerinin önünde bir sis perdesiyle dolaştı durdu..

her şey bulanıktı..gördüğü her şeyin sınırları birbirine dahil olmuştu sanki..

ya her şey aynıydı. ya da başka başka şeyler diye gördüğü hiçbir şey yoktu ortalıkta..

yanacak bir şeyi kalmayınca..yakıp kül edince..

sakinleşti biraz.

sakinleştikçe. sis perdesi aralanır gibi oldu..

oldu olmasına da..ne olup ne bittinin şaşkınlığı geçmemişti henüz..

yolda normal normal yürürken birden ayağı takılıp yerle bir olan bir insanın..düşme hali bittikten hemen sonraki şaşkınlığı gibiydi bu Vakıa..

yürüyordu en son hatırladığı..

ve şimdi yerdeydi..

düşme anında yıllar süren o saniyeleri şimdi hatırlamakta zorluk çekiyordu..

düşen bir insanın ilk şaşkınlığından sonraki hali ve  bakışıyla baktı etrafa..her gün yüzlerce kez geçtiği bir yol olsa da düştüğü..

yerdeyken ne garip görünüyordu her şey..ilk defa görüyor gibiydi burayı..üstündeki tozları silkelemeye başladı sonra..

yavaş yavaş tozları silkeliyordu elleriyle..

çevredekilerin şaşkın bakışları altında..

yavaş yavaş soldan “sağa” doğru evrildi devrildi düşünceleri hali bilinci..

vardır bunun da bir hikmeti dedi..

yolu yürüten..yürütürken iyi de düşürürken mi kötü dedi..

olan bitendeki hayrı gördü , yada görür gibi oldu..

 önüne yeni açılan yepyeni yola bakmaya başladı ..geleceğe dair bi umut doğdu içinden dışarıya doğru hala içerisi dışarısı var..

o var öbürleri var sanıyordu..ama daha iyiceydi..hala güzel olabilirdi her şey…

sağda olunca sol vardı..sol da olunca sağ..

merkezin..yakiyn ‘in ne solu ne de sağı..

Sıfırın ne eksisi vardı ne artısı..

Öğretecekti Vakıa..

Azıym olan Rabbiydi Vakıa..

Öğretecekti..

üstünden geçince zaman..tüm bu hallerin..

Vakıa zihni yakıp yok ettiğinde..

Yakıyne erdiğinde fark edecekti tüm bunları..

Ayrılan bu 3 sınıfı..

Hepsinin iç içe olduğunu..

Sol olmadan sağ olmayacağını..

sol ve sağ olmadan Nötr olunamayacağını ve yakıynden seyredilemeyeceğini..

Bir zaman çizelgesinin solu geçmişi..sağı geleceği..tam merkezi Sıfırı gösteriyordu..

Vakıa bir Merkez kuvvetti..

Nasibinde Sol olan orada kalıyordu..Nasibinde Sağ olan ise orada..

Nasibi Merkez olanı hızla kendine çekiyordu Merkezin karşı konulmaz kuvveti..

Takılıp kalsaydı Vakıanın geçmişine , kalacaktı solda..

Az gayret ve çabayla taklit ede ede ulaşabilince sağa..

geleceğe bakacaktı umutla..

geleceğe taşıyacaktı her şeyi..

Ve belki varsa takdirinde..

 tüm bunları Cem edip Anı bulacaktı..

Dışardan sıfır gibi görünen..O Yakıyni..

Kurbiyet.. Yakiynlık ne çalışma çabalamayla oluyordu ne de zorlamayla ne de istemeyle..

Altında maden olmayan bir toprağı ne kadar kazarsa kazsın insan ne bulacaktı ki sonucunda..

Maden olan toprağı kazmak ise kolaydı..

Soldan sağa taşıyabilirdi insan bakışını nasibinde varsa ve çabalarsa ama..

Yakınlığın çoğu nasipti azı çaba..

Zaten nasibi o olan..

son sürat koşuyordu ona..bilerek yada bilmeyerek..

Vakıa nasibine koşmaktı..

*

‘Ben bittim‘ denilen o sıfır noktasında. İşte ak koyun kara koyun o zaman belli oluyor. Üç grup, üç yol ortaya çıkıyor: sağ ehli, sol ehli ve mukarrebler. Sağ ehli: mübarek , şerefli , onurlu… Sol ehli: alçak, onursuz, uğursuz , kozalı. Mukarrebler: Allah tarafından seçilenler , öncüler , yakınlaştırılanlar , lokomotif misali en önde olanlar

Sûrede sol ehli yeriliyor, çekecekleri azap uzun uzun anlatılıyor. Sağ ehli övülüyor, erişecekleri nimetler özendirici bir şekilde anlatılıyor. Mukarrebler ise yüceltiliyor, yakınlaştırılmış olmalarının getirisi çok uzun olmasa da çarpıcı bir şekilde anlatılıyor.

Mukarrebler , hakikatine ermiş , denizi durulmuş , örtülerinden soyulmuş  , iddiasız , beklentisiz .. Ölmeden evvel ölme lütfuna erişmişler .Dünyalık hiçbir beklentileri yok . Ne varlığa sevinirler , ne yokluğa erinirler .Arınmış bir bilince sahipler . Daimi huzur hali . Sahip oldukları nimetler bir ödül değil . Olan herşeyi nimet olarak görme .Ahad olanı yaşama . Olması gerekti , oldu bilincinde olma . Sebeplerden sonuçlardan sıyrılma .Mukarreblerde etki – tepki prensibi işlemiyor . Hadiselerden etkilenmiyorlar . Çünkü onlar dileyeni seyr halindeler artık . Yükseltilmiş ve mücevherlerle bezenmiş tahtlarında karşılıklı oturuyorlar .Elelem ,başkası , gayrısı diye kavramlar yoktur onlarda ; yalnızca HÛ vardır . ‘Rabbimin lütfundandır bu.. ‘ deyip  ‘ takdirimizde olanı yaşadık ‘ düşüncesiyle huzur içinde olanlardır mukarrebler.

Mukarreblik herkese nasip olma ihtimali olan bir durumdur. Seçilmiş olanlara kolaylaştırılır. Mukarreblik hakikatini bilme ve bunun gereklerini yerine getirme. Kişiyi mukarrebliğe taşıyan kuvveler, özellikler neler?? Tabii ki az evvel dediğim gibi kişinin kendisine kolaylaşmış olan özellikleri. Bi rçoğu öteden beri kolaylaşmış ve yapıla gelmiş özellikler, pek azı da sonradan idrak edilenler. Ashabı yeminde hikmet varken, Mukarreblerde kudret var. Büyük fotoğrafı görebilenlerdir onlar. Şöyle oldu da böyle oldu demezler. Sebep ve sonuç değerlendirmeleri yapmazlar. Bedensellik kaydından çıkmış oldukları için özgürdür mukarrebler. Kuşlar gibi.

Besmeleyi idrak edip yaşamak zaten mukarrebliği otomatik olarak devreye sokar .Ahad olanın dilediğince tasarruf ettiğini fark eden, idrak eden ‘ Ey hakikati yaşamakta tatmine ulaşmış bilinç , seyir ve tasarruf kemalatını yaşayan olarak esma hakikatine dön ..’ müjdesiyle yeniden dirilir yepyeni bedenleriyle ,küllerinden doğar.

*

Benlik dağınız sürekli yara alır, bir dönem gelir ki bakarsınız artık benlik diye bir şey kalmamıştır. Benlik hurdahaş olmuş, ezildikçe ezilmiş ve artık yok olmaya yüz tutmuştur.

Sorgulamaya başlarsınız “ben kimim, bu beden çürüyecek ise” sorgulama arttıkça artık dışarıda hiç bir şey kalmadığını fark edersiniz ama çözemezsiniz, neler oluyor böyle, ben bu hale nasıl geldim? Alıştığın, kabul ettiğin, olmazsa olmaz değer yargıların bir bir yıkılmaya başlar, ama direnç devam eder, öyle bir direnç ki ellerin kolların kelepçeli sanki, hakikati öğrenmeye başlamışsındır, kitapları sevgiliye kavuşma sevinci ile okursun, geceleri daha çok sever olursun, hiç gündüz olmasın, kimse uyanmasın, sabah olmasın, kimseyi görmeyeyim istersiniz. Rıza-isyan bataklığının da önündesinizdir artık. Bir kurtarıcı beklemeye başlarsınız, seni ya o bataklığa atacak, ya da çekip çıkaracak. Olmazsa olmaz dediğin her şey tek tek elinden çıkmaya başlar. İçinden hem isyan etmek gelir, hem de garip bir huzur duyarsın. İnşiraha sığınırsınız. “Allahım” dersiniz, “sırtımdaki yükü al, şanımı yücelt, rezil rüsva etme beni”. Sonra müjde gelir “her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır” ve müjde tekrar gelir “elbet her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır”. Yapmam gereken de vardır inşirah da. “O halde boş kaldığında kalk yine yorul ve sadece Rabbine yönel”. Kurtuluş müjdesi gelmiştir işte.

Bu süreçte şehrin uzak tarafından koşarak bir adam gelir, başta anlamazsın, alışık değilsindir, çünkü senin dünyanda her şeyin bir karşılığı vardır. Bu adam senden hiçbir karşılık beklemez. Sana der ki : “Dışarıyı bırak, içe dön, köleliği bırak zatına yönel. Özüne yönel. Dünyaya uzaydan bak bakalım ne kadar görünüyorsun”. Her şeyden vazgeçmişken, kitapları ile seslenir sana dört bir yandan. “Dengeye gel, Rabbine yönel”.  Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır artık, bunu derinden hissedersin. Değişim başlamıştır, yüzleşme başlamıştır artık. Kendi varlığının Hakkın varlığı olduğunu müşahede etmeye başlar ve artık her baktığın birimde onun bir esma tecellisini görürsün. Artık sana küfreden de birdir, seven de birdir. Hepsini hak görür geçersin.

Sonra bir sofraya davet edilirsiniz, tek bilincin tasarrufundaki birden çok bedenlerin olduğu. Orada ne boş bir laf duyarsınız, ne de suç kavramı. Herkes birbirine “selam” der “selam”(Selam isminin açığa çıkışı).  Canın ne isterse o sofrada vardır ve canının istediği kadar yersin, içersin. Herkes birbirine kaynağından dolmuş ibrik, sürahi ve kaselerle ikramlarda bulunur ve içtiğinden ne başın ağrır ne de sarhoş olursun. Hepsi farklı bir esma tecellisidir, hepsi senin farklı bir aynandır. Bazılarında sendeki bilgeliği görürsün, bazılarında sendeki muzipliği, kiminde gençliğini, kiminde çocukluğunu. Daha önce hiç yaşamadığın, “böyle insanlar da varmıymış” dediğin haller yaşarsın. Kimse ile konuşmadığın kadar onlarla konuşur, kimse ile paylaşmadığın kadar onlarla paylaşırsın bilgini, yaşanmışlıklarını. Ve sana ordan ilim akar da akar, hazır, miss gibi. Kaynağından, özden, özünden. Daha dünyadayken, cennet kokusu almak gibi bir şeydir hissettiğiniz. İkramlar sizi sarhoş etmez, bilakis şuurunuzu açar. O sofrada “ben” yoktur, “biz” vardır. Daha önce hissettiğin “biz” gibi değildir, farklıdır. Hayret edersin, herşeyi bir kenara bırakırsın. Önceliklerin değişmiştir artık. Neden sorularının cevabı bir bir gelmeye başlamıştır.

*

Ashab-ı Şimal, Ashab-ı Yemin ve Mukarrebun benim beynimin fonksiyonları ve olaylar karşısında gösterdiğim tutumların, tavrın ve bakış açısının sınıfları ise bende bunu geçmişten bugüne yaşadığım tüm sahnelerde bu üç özelliği ortaya koymuş olabilirim.

Herhangi bir durumda sadece Ashab-ı Şimal tutumunu sergileyip yanıp kilitlenip o olayı öyle kapatmış olabilirim. Ya da herhangi bir olayda Ashab-ı Yemin yanımla tepki vermiş olabilirim. Ya da bir olay için bu süreçleri kademeli yaşayarak Mukarrebun seviyesine ulaşılabilinir ulaşabilirim diye düşünüyorum.

*

Her birimiz sonsuz – sınırsız özelliklerin farklı farklı kolajlarıyız. Dolayısıyla her konuda bakış açılarımız, yaklaşım tarzlarımın, verdiğimiz tepkiler, inanışlarımız da birbirinden farklıdır. Hatta birim olarak kendi içimizde dahi standartımız olmayabilir. Benzer olaylara farklı yaklaşımlar, farklı tepkiler veririz. Gerçek olan şu ki bir denge doğrultusunda gerçekleşir tüm yaşananlar.

Öyle açılımlar, durumlar oluşabilir ki bazen tüm bu dengeleri değiştirebilir. Artık o olaydan ya da yaşanandan sonra eski sen yoksundur. Bu derece bir değişim. Ne bilinç düzeyin eskisi gibidir, ne yaklaşımların ne de bakış açıların. Kolajdaki sen, seni oluşturtan parçaların yer değiştirmiş ya da şekilleri değişmiştir. Yani artık başka bir sen vardır.

Bu açıklamayla birlikte önemli olan yeniliğin, değişimin ne şekilde ve yönde olduğu, bilinç ve fiziksel dünyandaki seyrinin yönüdür. Tabii ki ruhlar beden bedenler de ruhlarımızsa birbirinden bağımsız düşünmek doğru olmayacaktır.

Güne mutlu bir haberle başladığımızda, neşeli olduğumuzda kendimizi daha dinç ve enerjik; tam tersi algılama ve değerlendirme kapasitesine göre yaşanan olay sonucu ortaya çıkan stres baş, mide vb. ağrıları da beraberinde getirmiyor mu?

Konumuzdan sapmadan devam edecek olursak yukarıda tanımlamaya çalıştığım boyutta hayatımızda yaşanacak bir olay veya gelişme de o andan sonra algılama ve değerlendirme noktasında bizi farklı değerlendirmelere, yönelişlere, özelliklere, düşüncelere çekecektir.

İlgili ayetlerde anladığım; yaşanacak bu olay ya da durum, her birim için akan suyun yolunu bulması için bir tetikleme sağlayacak. Her beyin veritabanı itibariyle kendi fonksiyonlarını oluşturacak ve açığa çıkaracak.

Ana hedefin benlik düşüncesinden dolayısıyla sahipliliklerimizden arınarak hakikatimizi algılamak olduğunu düşünürsek mecazi anlamda bazıları sonuca ulaşacak, bazıları yol alacak bazıları ise yoldan çıkacak.

Öfkelenenler, isyan edenler, perdelerinden arınamayanlar, bastırmadıkları egoları ile belirli bilinç düzeyinde sabitlenip sınırlı bir algılama ile yaşamlarına devam edecekler.

İsyandan uzak, hakikat bilinci olan, inançları doğrultusunda yaşayanlar da mevcut.

Uygulamayı pratiğe çeviremeyen. İnançları olan ezbere dayalı yaşayan. Sofraya oturan ama önündeki yemeğe çatalı batıramayan. Bilgiyi alabilen ama nasıl kullanacağını bilemeyen. Allah ismiyle işaret edilene yakin elde etmek isteyen, şuursal boyuta ulaşmak isteyen ama buna yönelik yaşadığı olayda kendi özellikleri ve eylemlerini yorumlayıp hedefe kilitlenemeyen. Orta vagonda kalmış; ne üst bilinç mertebesine geçen ne de gerileyen.

Asıl mesele ise bireysellikten, bedenselikten, beden zannını oluşturan tüm hallerden arınmaya sebep oluştur. Aslında bu olayla ya da olaylar dizisiyle senin için takdir olana yolculuğun başlamıştır. Bir bakıma bu hal takdir olunanın ve aslında yaşanacak olanın yaşanmasından başka seçenek olmadığının idrakiyle yaşama halidir. Dolayısıyla sahiplikler ve buna bağlı oluşan değerler yargılarının, kaygı ve korkuların, endişelerin yerini dinginlik alır. Olay ve olaylar dizisi öyle bir gelişir ki bazen kitaplıkta duran onca kitaplar arasından çekilip sana uzatılan bir kitap ve senin o bilgiyi değerlendirmen, ilmin kaynağına seni ulaştırır. O kaynaktan da kana kana içmeye başlarsın. İlim yuvasının içindesindir artık.

*

Vakıa’da ki gruplar; hem kişinin algı dışında kalan gruplar, hem de kişinin algı grupları – bilinç aşamaları gruplarıdır.

Üç cinse ayrılmak; vakıa yaşanması sonucunda, kişide var olan yukarıda belirtilen boyutların genişlemesi ve kalbi etkisi altına almasıdır. Bunun gelişmesinde kişinin nefs mertebesi de etkilidir. Ama esas olan kişinin bu vakıadan sonra hangi boyuta yöneleceğidir. Kişinin nefsi esfali safilinde dahi olsa, kişi vakıasından sonra mukarreblik yönünü açığa çıkartacak düşünce ve fiillerde bulunursa; kişinin nefsi de yücelir ve yükselir. Yok eğer ashabı şimal özelliğini çıkartacak, ona yönelecek olursa; kişinin nefs mertebesi mülhimede dahi olsa aşağı düşer. Vakıa; kalbi etkiliyor, kalb seçimde bulunuyor, seçimden nefs etkileniyor, nefste kalbi etkisi altına alıyor. Zincirleme tetikleme sistem. 3. (Kimini) alçaltıcıdır, (kimini) yükselticidir!

Mukarrebunlar için mücevherlerle işlenmiş tahtlarda karşılıklı kurulmuşluk bildirilmiş. Kişi bulunduğu mevkiğe kurulur. Yani kendisine takdir edilmiş olan; aile, iş, toplum, birey alanına. Ve bu alan mücevherler ile işlenmiş olarak tasvip edilmiş. Zaten bu kişilerde şikayet ve memnuniyetsizlik var mıdır ki? Bu kişiler için çevresinde ki herkes pırlanta gibidir. Kadir kıymet bilirler. Herkese değerli nazarıyla bakarlar. Mukarrebler için cennet nimetlerinde oldukları bildirilmiş. Cennet gidilip görülecek, keyf edilecek bir mekan mıdır?  Kişi cehennemini kendi oluşturur görüşündeyim, peki cennetini de oluşturamaz mı? Cehennemi benlik kaydı altında iken, yaşıyoruz. Bizi yakan; düşünce, fiil, durum ve oluşlardan sıyrıldığımız zaman cennet başlamaz mı? Cennet nimetlerinden söz edilmekte. Benliğin olmadığı her mekan cennet;  gözün gördüğü, dilin tattığı, hissetiğin her nimette cennet nimetidir. Gömleğimi giyince, soframda bulduğum kuru ekmek – suyu görünce, yatağıma yatıp yorganı üzerime çekince ettiğim şükür, şükür değil acziyettir. Bu nimetlerin şükrünü vermekte acizim. Rabbim bizlere vermiş olduğu nimetlere layık şükür eda edebilmeyi nasip setsin.

Çevrelerinde ebedi gençlikleriiyle hizmetçiler var kılınmış. Ebedi gençlik nasıl olur? Yaşlanan beden, dinç kalan şuurdur. Bilinç ise bilgi ile gençleşir ve yeniliğine yenilik katar. Bilgi insanı her dem dinç ve diri tutar.

Kaynağından dolmuş ibrik ve kaselerle bilgi – algı ikram etmekteyiz. İlmi kaynağından alıp tefekkür ibriği ile birbirimize sunuyoruz. Ne başları ağrır ne de şuurları bulanır, denilmiş bu ikramlar için. Birbirimize ikram ettiğimiz bu bilgiler ile kimsenin şuuru bulanmaz, sapkınlığa batıpta başı ağrımaz, aksine faydalı ve yararlıdır. Hem meyve hem kuş eti. Hem dünya lezzetleri hem ahiret lezzetleri olduğu bildirilmiş. İşte sunulan dünya lezzeti, meyveler… Tefekkür ile sunulan bilgiler ise, ahiret nimeti olan kuş eti. Herhangi bir kök ile sınırlanmayandır. Bu aslında BEYNİN TEFEKKÜRÜDÜR.

“Ne boş laf duyarlar ne de suç kavramı.”. Ne dünyalık konuşulur ne de ötekileşme vardır. Geçenlerde, uzun süredir görüşmediğim arkadaşlarımla beraber buluşup iki hasbihal edelim dedik. Buluştuk ve konuşulan muhabbetin çoğunluğu dünyalıktı. Muhabbetimizde, grupta ki gibi ayet, hadis, fikir tefekkürleri yoktu. Burada ki suçlama ise; kişinin kendini birim kaydında tutarak, hak talep etmesidir. Ben – sen kutuplaşması içerisinde, kendisinin kaybettiği değeri başkasında görmektir. “Suç kavramı yoktur.” O mertebede ötekileşme – kutuplaşma yoktur. Herkes BİR’DİR. Ki sonucunda; ortada, O’ndan ayrı değer veya değersizlik yoktur. Kim kimi suçlayacak?

Bir de ayette Hurilerin olduğu bildirilmekte. Fakat herhangi bir “eş durumdan” haber verilmemiş. Yani sadık, daha önce kullanılmamış türden, aşık eşlerden… Mukarrebler için, cennet boyutunun dünya zevkleriyle mukayese edilemeyeceğinin bir işareti olarak görüyorum bu ayrıntıyı.

*

Üç Sınıf ve Mukarreb… (KAR KÜREYİCİ filminden ilhamla anlatılmıştır.)

Bir de başrol oyuncusu var. Bir robot olmadığını, bu yaşanılan düzenin kendi düzeni olmadığını kavrayan, yargılamayan sorgulayan beyin, tek düşüncesi trenin sisteminin kontrolünü ele almak bunun için ilerleyen, ilerlerken gördügü, yaşadığı acılara karşı duygusal olmayan ve ilerlerken de trenin arkasında olanlar ona hizmet etmeye başlaması, trenin ilerleyen kısmında karşısına çıkan güzelliklere de eyvallah etmeyen, bedenselliğe pirim vermeyen bir düşünce ama sorularının ve sorgularının cevabı orası değildi. O trenin beyniyle ilgileniyordu. Niye böyle ve bu sorusu onu trenin beynine götürdü, acı da olsa sorularının cevabını aldı, vakıasını yasadı. Benliği ve egosu orada öldü, rahman ve rahim açılımıyla kız ve erkek bedenlerinde fethini gerçekleştirmek için tren kalıbından sonsuzluk formatına geçti.

O ne sağcılardan ne solculardan, ne de trenin başındakilerden ne de sonundakilerden oldu.

O trenin beyni ile ilgilendi. Gördüğü görüntülerin ötesini düşündü hep ve mukareplerden oldu trenın dısına cıkarak Allah’tan seyir hali (Epifizini çalıştıranlar.)

Eğer golf topu büyüklüğünde bilince sahipseniz, bir kitabı okuduğunuzda, golf topu büyüklüğünde anlayışa sahip olursunuz. Dışarı baktığınızda, bir golf topu büyüklüğünde farkındalık,ve sabah uyandığınızda, bir golf topu büyüklüğünde uyanıklılığınız olur.Eğer o bilinci genişletebilseniz;bu durumda okuduğunuz kitabı daha fazla anlar,daha fazla farkındalıkla dışarı bakar,ve uyandığınızda daha fazla uyanıklık içinde olursunuz. Bu, bilinçtir.

(“Tefekkürü İbadet Bilen” dost bilinçlerin çalışmalarından derlenmiştir.)