Vakıa ya da Dirilmek için Ölmek

Vakıa ya da Dirilmek için Ölmek

Bez bebek gibi hissediyorum kendimi… Sanki bu beden benim değil… Tüm organlarım isyan etmiş. Beynim ayrı bir şey söylüyor, kalbim ayrı telden  çalıyor, midem onları hiç dinlemiyor.

Beynimin içinde bir çekirge sürüsü, gölge gibi çökmüş… Canım boğazımda sanki… Yiyemiyorum.. içemiyorum…

Bir haftadır yataktan çıkmıyorum. Perdeler kapalı, evde çıt yok. Sinan az önce sessizce girip ılık süt bıraktı bana.. Sessizce geliyor çünkü patlamaya hazır bomba gibiyim. Dağıldım… Tel tel oldum… Tir tir titriyorum. Bu yaşananlar anlaşılır gibi değil… Artık insan içine çıkamam herhalde. 

Bu aynadaki de kim… Saçlar rastgele toplanmış. O saçlar ki her biri dile gelmiş, isyan etmiş… Gözlerinin altı ağlamaktan halka halka morarmış. Ya o  bakışlar?.. Kim bakıyorsa oradan, BİTMİŞ… Ayakta duramıyorum, gözümü açamıyorum…

O da ne!!! Olacağı buydu…  Yastığımın kenarında, parmağım büyüklüğünde bir kadın.

-  Günaydın!

Aman Allah ım!.. Hem de konuşuyor. Kesin kafayı yedim..

-  Bittin sen kızım. Nasıl yaptılar sana bunu?.. Sen de hak ettin ama. Çok inandın onlara, bu kadar da saf olunmaz ki!

Beline kadar uzanan simsiyah saçları, insanı tedirgin eden masmavi gözleri, ince uzun fiziğiyle göz alıcı. Boyu dizlerinin üzerinde siyah bir etek- ceket giymiş. Elinde bir kadeh, içinde ne olduğunu anlayamadığım kırmızı bir sıvı var. Sık sık yudumluyor. Başında şık siyah bir şapka. Şapkanın kenarına bir zakkum iliştirmiş. Boynundaki kolyede ismi yazıyor ama okuyamıyorum; zaten kendi parmak kadar..

-  Sen de kimsin ?

-  Bilincindeki seslerden biriyim desem anlar mısın? Hani o kadar kötü görünüyorsun ki bilemedim şimdi. İki arkadaş daha var… Gelirler az sonra. Laf aramızda hiç de hoşlanmam onlardan. Biri sofu, biri yobaz. Her neyse, benim adım ŞİMAL.

Ne kadar da alımlı bir isim diye geçiriyorum içimden… Kendi gibi!  Gözlerimi alamıyorum üzerinden.

‘Hah, geldi bizimki..’ diyor ŞİMAL. Siyah kumaş pantolonlu, beyaz gömlekli, bıyıkları dudağının bir milimetre üzerinden kesilmiş, temiz yüzlü bir parmak adam geliyor. Yüzümüze bakmadan, gözlerini kaçırarak selamlıyor bizi…

-  Selamun aleyküm bacılar… Benim adım MEYMENE…

‘Şimdi tam olduk!’   diyerek sözünü kesiyor ŞİMAL, MEYMENEnin… Bu söz üzerine kafamı çeviriyorum ve O nu görüyorum. Gözümün taaa içine bakarak selamlıyor;

-  Es selamu aleyküm ve rahmetulullahi ve  berekatühü.

İçimi deliyor o bakışlar. Okuyor beni baştan ayağa… Üstünde beyaz satene benzer ayaklarına kadar uzanan bir giysi var. Ama sanki şeffaf… Bir şey anlamadım bu işten. Bedeni var gibi, ama yok gibi de… Gelmesi bile huzur verdi bana. Sanki bir esenlik getirdi.

-  Ben MUKARREB….

‘Senin için geldik !’ diyor ŞİMAL…  Hiç susmadan konuşuyor. Boğazı kurudukça kırmızı içeceğini yudumluyor.

‘Senlik benlik mi var ki gelelim diyor MUKARREB.  Hepimiz sendeyiz, sendeniz…  Çok gürültü vardı hayatında bugüne kadar.. Fark etmedin bizi.. Belki şimdi biraz hasbihal ederiz.

Neler oluyor? Kafam iyice karıştı.. Herkesin etrafımdan çekildiği, en yakınlarımın bile yok olduğu bu zamanda nerden çıktı bu kafamdaki sesler! Yok yok kesin deliriyorum. Ölsem de kurtulsam artık !!!

‘Bence de!’ diyor ve devam ediyor ŞİMAL.. ‘Ölmekten başka çaren kalmadı senin. Şu düştüğün durumlara bak. Ben sana söyledim zamanında ama dinlemedin ki! Bir kere geliyorsun dünyaya; keyfine bak dedim.  Tüm zevkleri tat, yaşa dedim.  Doğanın kanunları ortada.  Mutlaka bir gün öleceksin. Ve doğaya döneceksin. Beynin duracak ve artık sadece beden olacaksın. Bedenin ile böcekler solucanlar hatta ağaçlar beslenecek. Bu bir döngü dostum, besin zincirinin halkasına dahil olacaksın. ‘

Susuyor biraz.

- ‘Bu bahsi sevmiyorum. Bak boğazım kurudu’ diyor. Ve bir yudum alıyor zarif kadehinden.

- ‘Haşa’ diyor MEYMENE… ‘Sen ne biçim konuşuyorsun? Doğanın kanunları değil Allah’ın kanunları vardır. İnsanın canını Azrail alır. Ölüm anında gelir; iyi bir insansa sağ kanadını açar, cennet manzaralarını gösterir. Gideceği yer güzel olduğundan çabuk götürün beni der. Kötü bir insansa sol kanadını açar, cehennemi gösterir. Kötü ruh siccine yani yedi kat yerin dibindeki şeytanların hapisanesine indirilir. Ve orada kıyameti bekler.’

Onlar birbirlerine kızgın kızgın bakarlarken gözüm MUKARREBe kaydı. Elinde sedeften bir tespih,  mütebessim bir çehreyle konuşulanları dinliyordu. 

- Ölüm bir son değildir dostlar. Bir dönüşümdür. Madde alemden madde ötesi aleme geçiştir. Madde bedenle yaşamın sona erer ama, ruh bedenle yaşamaya devam edersin. Kişi ölmez dostlar, ölümü tadar. Yani bilincin ölmüyor, ölümü tadarak başka bir boyuta geçiyor. Hele bir de ölmeden önce olmak var ki! Tadılası …

Daha MUKARREB sözlerini tamamlamadan MEYMENE hareketlendi.  Pantolonunun paçalarını ve gömleğinin kollarını katlamaya başladı.

-   Yani biz öldükten, toprak ve ufalanmış kemik haline geldikten sonra yeniden mi dirileceğiz? Olacak iş mi bu,  dedi ŞİMAL..

MEYMENE ayağa kalkmıştı bile;

-  Seni ilk kez kim yarattıysa, ahirette de o yaratacak …

-  Yaratan mı? Doğa kanunları mı demek istedin acaba? Kainattaki bütün oluşlar ve değişimler fizik  ve kimya kanunları sonucu meydana geliyor. Tesadüf de sen buna.  Güçlü olan kazanıyor, zayıf olan elenip gidiyor. Bu devran böyle’ diyerek devam etti ŞİMAL.

- ‘Sen Adem’le Havva’yı duymadın galiba. Önce onları yarattı ALLAH. Cennetine koydu. Sonra emre uymadılar da,  cennetten kovuldular. Neslimiz onlardandır.  Sen maymundan geldik de dur. Görürsün öbür tarafta..’ dedi ve ayağa kalktı. MUKARREB sözü alınca, edeple oturdu yerine ve dinlemeye başladı.

- ‘Rabbül alemiyn kadir i mutlaktır. İstediğini istediği gibi yaratır. Aynen insanı bir damla sıvıdan (nutfe) veya bir çiğnem etten (alak) yarattığı gibi bütün  canlıları da (dilerse) tamamen cansız tabiat unsurlarından yaratabilir. Türler birbirine dönüşebilir ve dahi yok olabilir. Hiçbirimizin bununla bir sorunu olamaz.  Bizim işimiz kuran’ın emrettiği üzere yaratılmanın nasıl yapıldığını anlamaya çalışmaktır. Düşünmek, araştırmak, sorgulamaktır. ‘

Sustu… Başını önüne eğdi… Tekrar kaldırdı ve devam etti.

- ‘Başta ibn-i miskeveyh olmak üzere bir çok İslam düşünürü, yüzyıllar öncesinden canlıların birbirine dönüşerek yaratılma sürecinin sünnetullah olduğuna kanaat getirecek bir takım çıkarımlar yapmışlardır. Evet; evrende tesadüfe tesadüf edilemeyeceği aşikardır ..Fakat  insanın yaratılmasının bile anne-baba, yumurtlama-meni, nutfe gibi sayısız nedenlere bağlandığı bir yerde, yaratılıştaki sünettullahı düşünmek elzemdir derim.  Yerler ve gökler altı günde yaratıldı der kuranı kerimde. Bir anda yaratamaz mıydı rabbul alemiyn? Bana müsaade dostlar vakit namaz vaktidir. ’

Yavaşça oturduğu yerden kalktı. Yüzündeki tebessüm daimiydi, hiç değişmiyordu. Sonsuz bi dinginlik yayılıyordu etrafa. Yavaş yavaş  konuşuyor, yavaş yavaş hareket ediyordu. Hiç acelesi yok gibiydi.   Onun yanında zaman sanki akmıyor, genişliyor da genişliyordu.

MEYMENE ise bir o kadar telaşlıydı. Hızlı hızlı abdest almaya gitti. Çabuk çabuk geri döndü.

- ‘Ben de kuaföre gitmeliyim’ dedi ŞİMAL. ‘Çok güzel olmalıyım, gece arkadaşın partisi var. Geçen sefer bir arkadaşla aynı elbiseyi giymişiz. Çok kötüydüüü… Yer yarılsaydı da içine girseydim. Ama bu sefer gecenin en güzeli ben olmalıyım.’

Olanlar iyice kafamı karıştırmıştı. Şaka mıydı bu? Günlerdir ilk defa gülüsedim. Sütümü de içsem hiç fena olmayacak.. Biraz uyku iyi gelir belki, kafadaki sesler susmuşken. ..

 *** 

Derin ve dingin bir uykuya yatmışım. Günlerden beri ilk defa kabussuz, korkusuz, kan ve tersiz bir uyku! ŞİMAL in topuk sesleri ile uyanıyorum. Bu sefer üzerinde derin yırtmaçlı kırmızı bir elbise!  Uzun siyah saçları kafasının üzerinde topuz şeklinde taranmış. Siyah şapkası yine başında.  Meşhur zambağını bu sefer yakasına iliştirmiş.

- ‘Kalk hadi.. Anlatacaklarım var diyor.  Sezgin in karısı var ya .. diye başlıyor.

Hafifçe doğruluyorum. Yastığı belimin arkasına koyup, yatağın içine oturuyorum. 

- Offf boğazım kurudu diyor ve bir yudum daha alıyor. Anlatıyor da anlatıyor.

Kafamı kapıya doğru çevirdiğimde MEYMENE nin geldiğini  görüyorum. Yine telaşlı adımlarla geliyor.  Parmak kadar bedenine uygun tahtına oturuyor. Önünde bir tabak meyve, renkleri ve kokuları can alıcı.

-  ‘Gelirken neden ışığı söndürmedin. Öyle beş taklayla olmaz bu işler…’ diyor ŞİMAL

MEYMENE çok sinirleniyor.

- ‘Namaza takla mı diyorsun sen !!!  İslamın şartlarından biridir namaz. Allah emretmiş anladın mı?  Bu senin görevin..Cennete gitmek istiyorsan kılmak zorundasın..’

- ‘Hiç anlamıyorum sizi’ diyor ŞİMAL.. Kıldığınız bu namazın ALLAH ınıza ne faydası var? ’

Biz bu heyecanlı dakikaları yaşarken MUKARREB gelmiş de fark etmemişiz. Hepimiz ona bakıyoruz, bir şey söylese de ortam yatışsa.

- Hastalandığınızda doktora gidersiniz değil mi dostlarım ? Doktor hastalığınıza göre bir reçete verir size. Doktora ‘bana verdiğin bu ilacın sana ne faydası var? ‘  demek ne kadar abesle iştigaldir değil mi?

Namaz kişinin Allah’a en yakın olduğu Haldir. Hakikatindeki Allah ı müşahade etmektir amacı…

Mukarreb tespihi elinde zikre dalıyor.. ŞİMAL kulağıma eğiliyor.

- ‘Çok zengin diyorlar MUKARREB’ e… Köşkleri varmış yeşil bahçeler içinde. Çok yüksek koltuklarda karşılıklı oturur, parmağı büyüklüğüne insanlarla konuşurmuş.  Hatta arı, inek, örümcekle konuştuğunu görenler bile olmuş. Genç ve güzel hizmetçileri varmış. Ne dilerse hemen getirirlermiş önüne. Garip bi tip anlayacağın, bence uzak dur ondan. MEYMENE de ailenden varlıklı. Hanları, sarayları varmış. Bağlar, bahçeler, türlü türlü yemişler… Ona en baştan kanım ısınmadı vesselam. Bana bak bir de; nerde akşam orda sabah! Hazımsız bir mide, dumanlı bir kafa!!!  Haksızlık değil mi şimdi bu?  İçim yandı vallahi…’ diyor ve yudumluyor içeceğini..

Bu sefer ben konuşuyorum;

- ‘Bırak artık bunları da; söyle! Ne olacak benim halim? Neden geldi bunlar başıma? Ne yapacağım ben bundan sonra…  Neden benim istediğim olmuyor?’

Ben konuşuyorum ama şimalin sesi çıkıyor! İyice karıştı işler.. Bakalım nasıl çıkıcaz içinden..

- ‘Sonra MEYMENE konuşuyor benden..  Kabul ettim , her şey ALLAH tan.. Ama keşke böyle olmasaydı. Yapacak bir şey yok. Sabrederim, sıkarım dişimi.. Allah sevdiğine verir belayı..’

Daha da mı küçülüyor bunlar? Sanki kayboluyorlar…

MUKARREBİN’in sesiyle irkiliyorum. Kafamın içindeki çekirge sürüsü dağılmış, bedenim rahatlamış,  kalbim hafiflemiş gibi..

- ‘Olan olduğu gibidir. Olanın , olması gerekenin dışında olması asla mümkün değildir. (Osman Ceyhan) ’diyor..

-  ‘Haydi gel’ diye devam ediyor. ‘Gel secde edelim. Gel yok olalım. Gel bir olalım.’

Önce abdest alıyorum. Su değiyor; bedenime… Ellerim, ağzım, … ayaklarım derken yeniden diriliyorum. Ellerim kanlanıyor, yüzüm canlanıyor, yüreğim şenleniyor. Koyuyorum kafamı secdeye… Günler mi geçti, aylar mı doldu bilmiyorum. Başım secdede, ben HİÇ..

- Artık üzülme… Kendini de suçlama… Bu senin kaderindi ve bunların sende açığa çıkması içindi. Spermi yumurtaya ekleyen, suyu yağmura çeviren, ağacı ateş eyleyen sen miydin? Şu an bunu yaşayan ve yaşatan da sen değilsin… Haydi artık KALK..

Sözlerinin bitmesi ile kapının çalması bir oluyor. Gelen Sinan… Gözleri pırıl pırıl.

-  ‘Müjde’ diyor. .. ‘Olmaz denilen oldu.. İşler yoluna girdi… Kurtulduk !!!’

Başımı kaldırıyorum yavaşça…Gözlerinin içine bakıyorum ve gülümsüyorum ..

-  ‘ŞEN OLASIN HALEP ŞEHRİ…’

 

Ülkü ATALAY OZAN