Âdem ve Gül’ün Dünyası

Âdem ve Gül’ün Dünyası

“Bana dünya-nız`dan üç şey sevdirildi; Güzel Koku, Kadın ve Gözümün Nûru Namaz (Salât)”  

“Âdem be…”

“Yaşadın gitti…”

“Aslan gibi çocuksun Âdem, ne eksiğin var.”

“Hem de aşıkmış sana”

“Senden iyisini mi bulacak”

“Ceylan gibi kız”

“Maral gibi, üstelik aşıkmış sana”

“Senin haberin yok, yanıp tutuşuyormuş senin için”

“Göz dersen göz, kaş dersen kaş”

“Ceylan, kınalı keklik”

“Balalar bile senden yüreklidir bee”

“Erkekliğe sığar mı be Âdem, O yansız tutuşsun, sen ilgilenme. Yazık değil mi Ona”

“Deli divane”

“Bir görünüver yeter, yeter de artar bile.”

O küçük şehirde eğlence arayan insanların kurbanı oldu Adem. Bir çivi gibi çakıldı varlığına Gül. Gün geçtikçe büyüyen, zehirleyen, tedirgin eden bir sızı gibi oturdu kalbine. Kendi dünyasındaki mutlu yaşamı gün geçtikçe bozulmaya başladı. Kendinin bile inanamadığı bir duygu büyümeğe başladı içinde. Bu ilgisiz kalamadığı, silip atamadığı, kopamadığı, durduramadığı bir duyguydu. Her yer, her şey Gül gibi kokuyordu artık.

O yılın sonbaharında, doğanın kışa dönüştüğü bir devrede gelmişti Gül. Bu tanımadığı şehirde yabancıydı, ürkekti. Yosun yeşili gözleri, omuzlarından taşan siyah saçları, düzgün hatlı yüzü vardı.

Şehrin tek ana caddesinin hemen kıyısındaki bir okulda öğretmendi Gül. Sabahları aynı saatte işine gelir, öğleleri, daha ötelerde tuttuğu iki odalı evine gider, akşam dönüşü de, caddenin en kalabalık olduğu saatlere rastlardı. Haftanın beş günü hiç değişmeyen bir düzendi bu. Bazen bir iki mağazaya uğradığı, yiyecek bir şeyler almak için hale uğradığı da olurdu.

Okulun pencerelerinden çoğu caddeye bakardı. Kız öğrencilere okuyacağı Kuran surelerini dağıtan Gül, pencereye gelir, caddeden gelip geçen insanları, uzaklardan görülen gölün maviliğini, gökyüzünü, bulutları seyrederdi. Yağmur yağdığı günlerde pencereyi açar, toprak kokusunu ciğerlerine kadar çeker ve şükrederdi. Caddenin canlılığı, doğanın göz alıcılığı Ona yalnızlığını unutturur, kalbini mutluluklarla doldururdu.

Bir gün yine caddeyi seyrederken Onu gördü. Onun ümitsiz bakışları bir bıçak gibi saplanmıştı pencereye. Âdem, ellerini öne kavuşturmuş, sırtını bir ağaca dayamıştı. Eski elbiselerine bir çeki düzen verildiği ilk bakışta anlaşılıyordu. Aldırmadı Gül. Sınıfın gerilerine gidip, bir öğrencinin defterine baktı. Yazdığı Kuran harflerinin bazılarının hatalı olduğunu söyledi. Pencereye geri geldiğinde adam aynı şekilde duruyordu, umutsuz, acılı.

Gül, karların yer yer erimeğe başladığı bir kış günü, haftalık ihtiyaçlarını almak için hal binasına indi. Yollarda çamur, gökyüzünde ısıtmayan bir kış güneşi vardı. Mantosuna iyice sarınmıştı. Hal binasının kapısında Ona rastladı. Âdem’in elinde bir ip vardı ve taşınacak bir eşya bekliyordu. Utandı durumundan, belki de bilinçsiz bir utanmaydı bu. Gecelerce düşlediği, hayal kurduğu, hatta her şeyiyle sahip olduğu ona karşı bu durumda görünmek bir sızı verdi Âdem’e. Durup kaldı yerinde. Gözleri donuk, susuk ve anlamsızdı.

Filesini dolduran Gül, sağa sola bakınıyor, taşıtacak birisini arıyordu. İlk rastladığı yerde duran Âdem’i gördü, bakışları karşılaştı. Ağır ağır yürüyüp gelen Âdem “Ben götürürüm” dedi. Alışkın bir hareketle fileyi aldı, yürümeye başladılar.

Arkadan yürüyordu Âdem. Günlerce düşlediği varlık işte yanındaydı. Ellerini uzatsa tutabilir, ona içinden geçenleri söyleyebilirdi. Ama bunun düşündüğü kadar kolay olmayacağını da hissediyordu. Nedenini bilmediği bir duygu, güçlü bir el onu tutuyor hareketsiz bırakıyordu.

Yan sokağa saptılar. “Adın ne senin” diye sordu Gül. Kısa bir sessizlikten sonra “Âdem” dedi ve fileyi öbür eline aldı. Kapıya geldiklerinde çantasından biraz bozuk para çıkaran Gül “Al” diyerek uzattı. “İstemez” dedi Âdem. Gül anahtarını çıkartıp kapıyı açtı, Âdem’in gözü koridorun sonundaki odadan sadece yarısı görünen seccade ve Kuran-ı Kerim’e takıldı. Soramadı Âdem, utandı, hem genç bir kızın evinin içine bakılır mıydı, ayıptı. Dönüp yürüdü. Gül bakakaldı arkasından. Birkaç adım sonra Âdem geriye dönüp “Bir isteğin, bir işin olursa ben yaparım” dedi. “Biriyle bir haber iletiver bana yeter”.

Karlara, çamurlara basa basa yürüyüp gitti.

Gül evine girerken hala onu düşünüyordu. Bu karşılaşmadan sonra bir dostluk başladı Gül ile Âdem arasında.

Âdem her işini gördü Gül’ün. Filelerini taşıdı halden, ekmeğini aldı fırından, odunlarını kucak kucak taşıyarak en güzel şekilde dizdi, duvar gibi.

Bu ilginin ters yorumlanacağını biliyordu Gül. Ancak Âdem’e olan hislerine de engel olamıyordu. Muhafazakâr bir çevrede büyümüştü ama birbirini çok seven ve sayan anne ve babası vardı. Babası İstanbul’un sayılı Camilerinden birinde imamlık yapıyordu, annesi de babası kadar ilim sahibi bir ev kadını idi. Kendisinden büyük 2 abisi vardı, evin tek kızıydı. Annesi ona insanlarla ilgili bir şey öğretmişti : “Her insanın kendine has bir kokusu vardır kızım. Evleneceğin erkeğin önce namazına, imanına sonra da sana yakınlığına ve sana hissettirdiği duygulara bak” demişti. Babası da onaylamış ve eklemişti tek kızını öğretmen olarak uzak diyarlara gönderirken “para pul önemli değil kızım, meslek, etiket… Biz sadece bu bedenden ibaret değiliz, adam olsun adam” demişti. 

Şehirde dedikodular baş göstermişti bile, insanlar kendileri ile uğraşmak yerine, başkaları ile uğraşmayı ne çok severlerdi.

“Kızda da amma mide varmış”

“Bize düşmez ki…”

“Adem geceleri de gidiyormuş, sabahlara kadar”

“İnsan biraz durumunu düşünür”

“İstanbul mu burası?”

“Utanır insan”

“Ne olacak kim bilir kimin nesi”

“Dünya bu, olmayacak iş olmaz”.

“Kızlarımıza Kuran öğretiyor güya, okula göndermeyelim artık kızımızı”

Tüm kış; kapanan yollar, çığ altında kalan insanlar, soğuktan donup ölenler, kaçakçılık, hırsızlık olayları bir yana bırakılarak bu konu konuşuldu kentte. Bire bin katılarak kulaktan kulağa aktarıldı.

Günler birbirini kovaladı, Gül’ün acıları bir çığ gibi büyüdü içinde. Hayatında hep bir eksiklik hissettiği diğer tarafını Âdem’de görmüştü, kokusunu almıştı ama nasıl olurdu? Geceler boyu Nur suresini okudu, Allah’a sığındı ve bu iftiranın üzerinden kalkması için dua istedi, yardım istedi.

Bir Cuma günü evine çağırdı Âdem’i. Odasına aldı ve bir bardak demli çay verdi. Geçip karşısına oturdu. Öldürücü bir sessizlik vardı odada. Âdem divanın köşesine ilişmiş, yırtık çoraplı ayaklarını utanarak geriye çekmiş, iri nasırlı elleriyle kavradığı çayı sessiz sessiz karıştırıyordu. Acılı gözlerini yere eğmişti Âdem. Gül’ün yanında, yakınında olmak ona yetiyordu. Gül’ün evine ilk defa girmişti ve evi de kendisi gibi gül kokuyordu. “Kuran okunan evler gül gibi kokar” sözünü duymuştu Âdem, merak da etmişti hep, Kuran okumak, namaz kılmak nasıl bir şeydi? Cuma günleri cemaatle birlikte kıldığı namazlar haricinde hiç namaz kılmamıştı. Hem yetim hem öksüzdü Âdem. Cuma namazı ise, belki Gül’ü unuttuğu tek zaman dilimiydi. Nasıl bir şeydi bu, hiç aklından çıkmayan, kendinden bir parça gibi gördüğü Gül, Cuma namazı sırasında aklından çıkıveriyordu. Bir ara cumalara bile gitmemeye karar vermişti hatta. Aşkına ihanet ediyor gibi hissediyordu.

Uzun zaman Onu seyreden Gül, sessizliği bozdu.

“Dinle Âdem” dedi. “Söyleyeceklerimi iyi dinle”

“Bana yaptığın yardımlara karşılık sana, şu bir bardak çayı verebildim. İyi dost olmuştuk seninle. Bence karşılık beklenilmeyen bir dostluktu bu. Çevremizdeki insanlar anlayamadılar bizi. Yanlış değerlendirdiler dostluğumuzu. İki kişiyi birden yıktılar. Acımadan, insafsızca. Ben güçsüzdüm, yardıma muhtaçtım; sen yalnızdın sıcak ilgiye ve dostluğa ihtiyacın vardı. Bir yerde birbirimizi tamamlıyorduk, tek beden oluyorduk sanki. Aslında erkek ve kadın bir yerde birbirinin tamamlayıcısıdırlar. Çoğu bilmez bunu, sanırlar ki kendi kendimize yeteriz. Kendilerinde bulamadıkları mutluluğu başkalarında bulmak ise deli eder onları”.

Elindeki mendil kırış kırış olmuştu Gül’ün. Devam etti Gül:

“Yaptığın her şey için sağ ol, yakında ayrılacağım buradan”.

Âdem bakışlarını ağır ağır Gül’ün yüzüne kaldırdı. Tarifsiz bir kederle yüklüydü bakışları. Çaresizliği, sevgisizliği, toplumdan itilmişliği, gelip oturmuştu gözbebeklerine. Herkesin dünyası farklıydı ve Âdem bu dünyayı bir türlü sevememişti, Gül’ü görene ve Gül kokusunu içine çekene kadar. Hiçbir şey söylemeden ağır ağır kalktı, kapıya doğru yürüdü.

“Aptal, sen kimsin, O kim?”

“Gül’e diken…”

“Hamallığına bakmadan âşık olmuş”

“Kara sevda”

Davul bile dengi dengine vurur”

“Hamal”

“Gül….”

“Koku…”

“Âşık olmuş da evlenecek”

“Âdem”

“Allah’ın Âdem’i”

“İnsan sınırını bilmeli”

“Aptal”

Gül’ün bu konuşmayı yaparken gözlerine bakabilseydi, gözlerindeki nemi görebilseydi Âdem? Ahhh Gül paramparçaydı artık, bu kadar iftiradan sonra bu şehirde kalamazdı, Âdem’i de unutmalıydı, bu kenti de, gitmeliydi artık, kaçmalıydı, unutmalıydı.

Âdem dışarıya çıktığında Cuma salası veriliyordu. Yer gök inliyordu sanki :

Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Rasulallah

 Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Habiballah

 Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Nûre Arşillah

 Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Hayra Halgillah

 Es Salatu Ve’s-Selamu Aleyke Ya Seyyidel Evveline Vel Ahirin!

 Vel Hamdü Lillahi Rabbil Alemin!

Âdem’in kulaklarında çınlıyordu bu ses. Cuma namazı vakti gelmişti ve Gül’ü unuttuğu o anlar geldi aklına. Camiye doğru yöneldi, yoldan geçenleri, araba kornalarını, çocuk seslerini hiç duymuyordu artık, sala bitmişti ama Adem’in kulaklarında hala çınlıyordu.

O gün camiden hiç çıkmadı Âdem, Cuma namazından sonra Gül’ü unutmak için hiç ara vermeden kıldığı namazlar Âdem’e şifa olmuştu sanki.

Bir zaman sonra her “Euzübillahimineşşaytanirracim” dediğinde, geçmişi film şeridi gibi aklına geliyor ve kötü hatıraları, günahları bir bir siliniyordu sanki zihninden. Ardından söylediği “Bismillahirrahmanirrahiym” ile yeniden canlanıyor, anlamlandıramadığı bir biçimde sanki tüm dünyayı kucaklıyor, her şeye ama her şeye yeniden başlayacak bir güç geliyordu, bedenine ve zihnine. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı, selam verirken şehrin imamı Ahmet Bey hafifçe omuzuna dokundu Âdem’in. “Adem kalk, saat gece yarısını geçti, burada mı kalacaksın, kalk git evine. Hem dışarda saatlerdir Gül öğretmen seni bekliyor, kızın bir söyleyeceği var demek ki, haydi kalk Âdem, bekletme öğretmeni”. Âdem sessizce kalktı, öyle bir huzur kaplamıştı ki içini, Gül’ün dışarda olması bile kıldığı bu sayısız rekât namaz kadar huzur verip sevindirmemişti onu.

Dışarıya çıktığında Gül öğretmen ile göz göze geldi. Saatlerdir camii önünde kar yağışı altında bekleyen Gül öğretmenin elleri sanki buz tutmuş gibiydi, yüzü sapsarı olmuştu ama dudaklarında tarif edilemez bir tebessüm vardı. Sevdiği, en sevgiliye kavuşmuştu artık ve Onunla bir olmamak için başka bir engel kalmamıştı. Ellerini Âdem’e uzattı ve “Sevgiliye kavuşmanı bekliyordum Âdem” dedi. Sevgili, en sevgiliye. “Sana geldim Âdem” dedi.

“Can yakan gözlerini, bak görmeye geldim

Abu hayat sözlerinle gül olup yeşermeye geldim,

Ben aciz, ben yarım

Sana tamam olmaya geldim.

Şeyda bülbüller gibi, gül dalına konmaya geldim.

Yanar içim senden öteye yer yok,

Yanar sözlerim bakma gözlerime

Canımdan başka servetim yokken

Canımdan geçmeye geldim.

Kabul et ne olur, ey sultanım aşkınla yanmaya geldim”.

Huzuru bulmuştu Âdem, Gül kokusu ve Gül öğretmenle birlikte hayatına giren namaz ile huzuru bulmuştu artık. Dünya şimdi yaşanılabilir bir yer olmuştu, kendi dünyasında artık gül gibi kokan eşi Gül ve namaz vardı. Başkalarının dünyasından ona neydi artık. Bu şekilde katlanılabilirdi bu dünyaya ancak. Kuran okumayı da öğrenmişti eşi Gül öğretmenden. Kızları ve oğulları oldu, Ahmet, Hatice, Mustafa, Ayşe. Dünya yaşanılası bir yer olmuştu artık.

“Saliha kadın dünyalık sayılmaz; çünkü Saliha kadın kişiyi ahirete yönlendirir.” (Hz. Ömer ra)

Adem’in dilinde şimdiler şu şarkı dolanır:

“Havasından suyundan aşk damlayan

Yârim var gül renginde

Dünyaları verseler kar etmez

Olmaz ki sen denginde

Aşkıdır ruhumda yankılanan

Duyduğum her seste

O can ki sevdası sonsuzumdur

Aldığım her nefeste

Son aşkım ilk yârim can bildiğim

Vefalı sevdiğimsin

Derdimi derdinle böldüğümde

Ömrümü verdiğimsin”.

KIVANÇ GÜRSU