“Yaşam Şifresi” üzerine- 2

“Yaşam Şifresi” üzerine- 2

Her gün bir yerden göçmek

Ne iyi

Her gün bir yere

Konmak ne güzel

Bulanmadan, donmadan

Akmak ne hoş

Dünle beraber

Gitti cancağazım

Ne kadar söz varsa

Düne ait

Şimdi yeni şeyler

Söylemek lazım.

(Mevlana)

Kaç kere daha öleceksin, kaç kere dirileceksin daha; yetmedi mi asırlardır kabir kabir dolaştığın bu beden denilen hapishanelerde?

Nasıl bir günah yaşattırır insana bu zulmü böyle?

Oysa ‘’Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettik’’ diyen bir işaret saplı ta benliğinin merkezinde. Ölmeyen, doğmayan, kendinden başkası olmayan bir varoluşun kollarında olduğunu insan ne zaman anlar peki? O vakte kadar olan ya da olduğu sanılan gafletinin kendi zanlarının örgüsü tarafından kundaklandığını görememesi, görmeyi dilememesi bir zevk mi vermektedir acaba?  “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.” demesi bundan mıdır kendi kendine?

Bir trende yolculuk ederken gözlerini açtı Colter Stevens, tıpkı bir rüyadan, normal hayatına uyanmış gibi. Sahi hangisi normal bu durumda? Geldiğin rüya mı, gittiğin rüya mı? Ne farkı var ki birbirlerinden? Bir beşikten bir mezara, bir mezardan bir beşiğe doğru salınıp durmak mı bu koşturup durmalar? Yok, insan gönlü yediremez anlamsız bir hikâyenin baş aktörü olmayı. Anlam sonradan verilen bir unvan mıdır peki? Yoksa anlamın gönülden fışkırması mıdır bu yaşama zevki?

Seçilmişsin, çok özelmişsin, dünyayı kurtaracak senmişsin gibi hissettirir önce bu kabir yaşamı seni. Başka türlü nasıl dayanırdı bir kapsül içinde hapis olmaya, nefis denilen kuşatılmış kalenin başkahramanı. Bilmez ki, kendi arzu ve korkularından kuşattığı bir kaledir zanlarıyla yapmış olduğu kuşatılmış kale denilen dünyası. Bundandır, dünyayı kurtardığını sanması. Kendi güzelliğinin henüz farkında olmayanın, kurtarmak ile kendini kandırması, avunması. İşte böyle bir gafletten doğmuştur, aşk denilen şarabı tatmadan, beden denilen kabirleri ile dünyalarını yansıtması. Bundandır işte‘’Dünyan pusudur, boştur. Aşk ise yaşayana hoştur.” “Kimliğin, benliğin İnsani hakikate kurulmuş en büyük tuzak, en büyük pusu olduğunu fark edenlere Aşkları mübarek olsun!‘’ diyen OYUNCAK DÜŞMANLARININ sana bunu fark ettirmeye çalışması. http://www.tasavvuf.gen.tr/tasavvuf-yazarlari/mehmet-dogramaci/oyuncak-dusmani/

Colter Stevens’ın yanı başındaydı yaşam şifresi, gözünü ilk açtığında ilk olarak onu görmesi bundandı. Güzeller güzeli Christina idi işte bu çıkış kapısı. Yani, ona özünden gelen sesi yansıtacak olan rahim aynası. Her defasında ona dönmek, onu kurtarmak istemesi, kendi hakikatine uyandıracak olan şifrenin ta kendisi. Zihin denilen şeytani kuvvelerin nasıl bir oyun oynar ise oynasın, seni merkezinde tutan yegâne yaşam kaynağındır, özünden fışkıran o ab-ı hayat denilen tâhir şarap olan aşk meyhanesi. Ne kadar içsen de kanamazsın. Onu bulmakta ki zevki tatmaktır işte sadece, dünyalar denilen rüyalarını sonsuz kere yaratmaktaki bahanesi.

Kuşatılmış kale olan zanlarının dünyasının bir de KAYNAK KOD denilen bir işletim mekanizması olacaktır elbet. Öyle inandırırlar seni. Oysa bir ceset içinde, bitkisel bir hayatta öylesine yaşıyorsundur ama aslında kendi gafletinden başka kimse değildir bu oyunun senaristi. Kendini bir kişi; zanlarından yarattığın kişilikleri de kurtarılacak kişiler olarak yaratman, kendi kıymetinin farkında olmadığının yani nefsine açık açık zulmettiğinin en belirgin göstergesi. KAYNAK KOD ile der ki sana bu boyutun, kendi programladığın oyunun kölesisin. Kendi ellerinle kendini çekmiş olduğun resimlerin, videoların bağımlısı olmandır dileğimiz yani her an bizimle kalman yaratılmış amacımızın temelidir. Program, programcıyı esir almak üzeredir.

‘’Uyan ey gözlerim, gafletten uyan’’  ‘’Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettik’’  diyene sarılma zamanıdır.

‘’O tren patlayacak ve sen bunu değiştiremeyeceksin, bunu değiştirmek senin yetkin dışında.’’derler, gönlündeki aşk ateşini söndürmeyi isteyenler. Fakat gafletindedirler onlar, gönül denilen hakikatin imkânsız denilen bir olasılığı dileyemediğinin. Ne kuşatılmış kaleleri tutabilir artık seni, ne de kalmaz olur kaynak kodlarının üzerinde hükmünü sürdürdüğü işlevleri.  Zaten kişilik diye yapıştığın dünyandan başka bir şey değildir ki kaynak kod diye zan ettiğin, kendi icadın olan sistemin gerçeği. Sen izin verdiğin sürece görüntü olan varlığının bu gölgeleri.

Matriksin Sonu

İraden devreye girdiği anda, matriks sona erer. İmkânsızın olmadığının farkına vardığında matriks sona erer. Kim ne derse desin, her ne olursa olsun; gönlünden gelen ses bastırılamadığında matriks sona erer. Olmasını dilediğin, mutlaka olacaktır, imanının karşılığında. Çünkü ‘’ Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettik’’ diyen ses duyulmuştur artık. Onun karşısında dayanabilecek hiçbir frekans yaratılmamıştır Geçmiş ve gelecek bilincin içinde dalgalanan bir bilgi paketçiğidir sadece, bu artık bilinmiştir. Bu durumda, dilediği zaman, dilediği kadar yazmış olduğunu; dilediği gibi silmek de, silgi özelliğini işletişidir. Günah ise; Matriks içinde tutunma çabasını, dünya diye yansıtıp sevişidir. Matrıksten çıkan için tüm günahlar düşer düşmesine de bu GÖNÜL RIZASI ile ‘’ “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.”  diyene bile bile edeben secde edişidir. Çünkü MATRİKS; bilincin, kendi fotoğrafını, kendi videonu çekip, dilediği kadar hıfz edip, dilediği zaman seyredişidir.

Artık biliyordur oynadığı bu oyunun ne kazananı ne kaybedeni var. Oyun sadece, kendinin kendi ile cilve edişidir.

Ya farkına varmadığında bu MATRİKSİN?

Kendi sınırsız sonsuz varlığının farkında olmadan, rüyadan rüyaya, resimden resme, videodan videoya, kendini an içinde, GERİDEN RUHSUZ BİR ŞEKİLDE SEYREDİŞİDİR.

Hayat denilen bu özelliğini, cansız bedenlerini seyretmek için HAPSEDİŞİDİR.

Gücünü, kudretini, hayatiyetini, iradesini bir gaflet ile İSRAF EDİP, hakiki varlığı ile gölge varlığı olarak ayırdığı bir film olarak SENARYO EDİŞİDİR.

SONUÇ OLARAK; Senin geçmiş ve gelecek günahlarını affettik, çünkü sen artık biliyorsun, kendi programladığın oyunun içinde kaybolmadan, takılmadan, gereksiz şekilde oyalanmadan, sadece zevk almak için dilediğin kadar oynadığını.

Artık biliyorsun ki oynadığın bu oyunun, ne kazananı ne kaybedeni, ne sevineni ne üzüleni, ne öleni ne de kalanı olduğunu.

Kurtardığının sadece kendi özüne duyduğun aşk olduğunu ve de bunun tek olduğunu.

Meryem VERÂ

————————-

Yıllardır Hocamın kitaplarını, yazılarını okurum. En dar zamanlarımda hep imdadıma yetişti bu yazılar. Gittim- geldim; dolandım-döndüm. Ama farkına vardım, ama varamadım. Yeri geldi günah çukurlarında boğuldum. Yeri geldi nedamet gözyaşlarıyla ıslandı seccadem yarım yamalak kıldığım namazlarımda. Ama şimdi dönüp bakıyorum da, yıllardır oya gibi nakış nakış, ince ince işlenmekteymiş gönlüm.

‘Beyin Ayeti‘ başlığını ilk gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm. Okudum. Anlamadım. Anlamak istemedim. Hayal dünyasından çıkıp gerçeği görmek hiç de işime gelmemişti doğrusu. Sonra tekrar okudum. Ve bunun aslında ne büyük bir müjde ve lütuf olduğunu anladım. Sonra bu öğrendiklerimi zihnimin tozlu raflarına kaldırdım. İdrak edememiştim. Uygulayamam gibi gelmişti. Hâlbuki asıl dinamit o vakit konmuş gönlüme de haberim yokmuş.

Bilinçli bir şekilde olmasa da, bir şeyler değişmeye başladı hayatımda. Onlarsız asla olmaz dediğim insanlar yünden ayrılan pıtıraklar gibi benlik duvarımı parçalaya parçalaya çıktılar hayatımdan. Öyle tuhaf ve sarsıcı anlarım oldu ki ‘Bana Zilzal sûresi inzal oluyor’ dedim kendi kendime…

Yine ön yargı ile yaklaşıp görmezden geldiğim nice kişi ve durumlar bir bir karşıma çıktılar. Hâlık’ın nice güzel hazineleri varmış da ben farkına varamamışım at gözlüklerim yüzünden.

Ben kaçtım, beyin beni kovaladı. Ne yana döndüysem beynin hakikatiyle ilgili şeyler çıkmaya başladı karşıma. Önceleri anlamadığım için kaçıyordum. Sonra da işime gelmediği için. Ama anladım ki, benden kaçış yok. Kendimden kaçış yok. Beyin dediğim bendim. Kendimdim. Başka kimse yoktu. Yalnızca HU…

‘Sebepleri öğrenmek isteyerek delirmenin eşiğinde yaşadım. Çaldım Allah’ın kapısını. Kapı açıldı ve gördüm ki, içerden çalmaktaymışım…’ (Mevlana)

‘Dünyanızdan’ kelimesi başka bir dinamitti hakikatimi anlama yolculuğumda. HUvAllahu AHAD iken kendi zihin çöplüğümde kurabiyelerimle evcilik oynadığımı farkettim.

Kurabiyeler un ufak oldu. Çöplük hızla temizleniyor. Nice güzel eller yetişiyor imdadıma, yardım ediyor. Hakikat her yerden sesleniyor. Ne yöne baksam, Allah’ın vechi görünüyor.

………………….

‘Yaşam Şifresi’ adı altında izlediğim bir film miydi? Yoksa kendim miydim?

Orada adam bir tankın içinde bulunduğunu zan ediyor. Var olduğunu ve bir simülasyona tabi tutulduğunu düşünüyor. Sürekli bir başkasının beyninin ölmeden önceki son kıpırtı anlarına giderek bir şeyleri değiştirmeye ve yoluna koymaya çalışıyor. Gerçeği, yani aslında yaşamadığını, olan her şeyi beyninin yaptığını öğrendiğinde ise sadece geçmişi değil; geleceği de değiştirebileceğini fark ediyor. Yapıyor da.

Hep bir ben, bir de diğerleri yani dışarısı var diye düşünürdüm. Bu yanılsama çok ayağımı kaydırdı şimdiye dek. Ama artık biliyorum ki, dışarısı diye bir şey yok. Beynimin içinde yaşıyorum. Dünyada yaşıyorum zannederken anladım ki, dünyamda yaşıyorum. Başka hiç kimse ve hiçbir şey yok.

Renk, koku, varlık elbisesi giydirdiğimiz ve var diye düşündüğümüz her şey beynimizin elektriksel tepkileri. Beyin… Hani şu yüzde bilmem kaçı sudan oluşan. Et gibi. Kaygan. Kıvrım kıvrım…

Bak, hemen buna da varlık giysisi giydirdim. Değil işte. Et beyin değil. Beyin dediğimiz bunun çok daha ötesi. Bedenin içindeki et beyin değil. Beden diye bir şey yok çünkü. Ve bizler bedensiz-soyut ve ölümsüz varlıklarız.

Olmayanı var, var olanı yok saymaya o kadar kaptırmışız ki kendimizi; sonlu-sınırlı, daracık, filmdeki karanlık tank gibi bir dünyacığa layık görmüşüz kendimizi. Var deyip bir de somutlaştırmaya debelenerek anladığımız her şey aslında kendi bilincimizde olup biten olaylar. Her şey bizde. Beyinde. Bilinçte. TEK bir bilinçte. Çoğu kişi ninnilerle uyuyarak, farkına bile varmadan akıp gitmiş sonsuzluğa. Nasibi olan gül yüzlülerse hem fark etmiş, hem de fark ettirmek için çabalamış.

‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ hitabını duyup da ‘Bela…’ diyen, yolunu çizmiştir artık. Aynada görüneni idrak etmiştir. Bundan sonra yapılacaklar bellidir:

Önce arınmak arınmak arınmak… Zihin çöplüğünü temizlemek. Aynayı temizlemek.

Ey HU’nun kendini seyretmek için yarattığı Çiğdem aynası! Aynanı kirden arındır ki, hakikat nuru tüm haşmeti ve azametiyle parlasın gönülde. Çık artık şu kayıtlardan, benlik vehminden, etiketlerden. Ve yeni gelin çeyizi gibi süsle artık kendini. Güzelliklerle donat. Euzunu yap, Besmeleni yaşa. İlimle, Aşkla yoğrul. Hakikatini idrak edip yaşamaya başladığında, meleklerin secdesini gör. Zaman ne ki? DEHR sin… Farket. Bak, kapının önündeki de sensin, ardındaki de… Benlikten nasıl geçilir? Sidre i Münteha’dan öteye nasıl geçilir? AŞKLA…

O halde; AŞK OLSUN…

Allâhu lâ ilâhe illâ HU* elHayy’ül Kayyûm* lâ te’huzuHU sinetün vela nevm* leHU mâ fiys Semâvâti ve mâ fiyl Ard* men zelleziy yeşfe’u ‘ındeHU illâ Biiznih* ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm* ve lâ yuhıytûne Bi şey’in min ‘ılmiHİ illâ Bi ma şâ’* vesi’a Kürsiyyühüs Semâvâti vel Ard* ve lâ yeûduhu hıfzuhümâ* ve HUvel Aliyy’ül Azıym…

Çiğdem ERKADAM