Bedende Bedensizliğin Deneyimi

Bedende Bedensizliğin Deneyimi

“VAY HÂLİNE O (âdet diye) NAMAZ KILANLARA Kİ; ONLAR, (iman edenin mi’râcı olan) SALÂTLARINDAN (okunanların mânâsını yaşamaktan) KOZALIDIRLAR (gâfildirler)!” (107.Mâûn: 4-5)

İslamın ilk şartı Kelime-i Şehadet’tir. İkincisi ise dilimize NAMAZ olarak geçen dinin direği SALAT’TIR. Salat sözcüğü lügat olarak dua anlamındadır. Kulda salat, yöneliş ve bağlanmaktır. Kelime-i şehâdet ile Allâh’ın varlığına, Tekliğine, Ahadiyetine, O’nun dışında başka bir varlık olmadığına şehâdet ederek; kendi yokluğuna, yani vehmi varlığının sadece algıda olduğu bilgisine yemin ettin. Bu yeminin şuurunda canlanması için ikinci şart olarak SALÂT emredilmiştir.

Namaz, günün belirli vakitlerinde Müslümanlara farz kılınan bir ibadettir. Nisa 103 Ayeti Kerimesinde Rasulullah Efendimiz bunu bizlere bildirmiştir.

“Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Harâm’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir. (İsra,17/ 1)”  Hz.Peygamber’in Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi şeklinde gerçekleşen olağanüstü olay, İslami kaynaklarda, metindeki ilgili fiilin masdarı olan “geceleyin yürüme, gece yolculuğu” anlamına gelen isrâ kelimesiyle anılır. Bu yolculuğun, hadislerde anlatılan “göklere yükseltilme” safhasının da dâhil olduğu tamamı ise “yükselme, yukarı tırmanma” anlamındaki urûc kökünden türetilmiş olan ve “yükselme vasıtası, aleti” manasına gelen mi’rac kelimesiyle ifade edilir. Peygamber’in, Rabbine selam ve ihtiramını arz ettiği, Allah’ın da ona selamla hitap ettiği ve inananlara esenliklerin dile getirildiği “Tahiyyat” duasındaki diyalogun mi’rac olayı sırasında gerçekleştiği kabul edilir. Rasûlullah’a, içlerinden günahkâr olanlar eğer affedilmezlerse bir süre cehennemde cezalandırıldıktan sonra bütün ümmetinin cennete kabul buyrulacağı müjdelendi; ayrıca kendisine bir hediye olarak Bakara Suresi’nin “Âmene’r – Resûlü” şeklinde başlayan son iki ayeti verildi; İslam’ın temel ibadetlerinden beş vakit namaz emredildi.

Bunlar;

Sabah: 2 Sünnet 2 FARZ

Öğle: 4 Sünnet 4 FARZ 2 Sünnet

İkindi (orta): 4 Sünnet 4 FARZ

Akşam: 3 FARZ 2 Sünnet

Yatsı: 4 Sünnet 4 FARZ 2 Sünnet ve 3 Vitr’dir

En asgari olarak bir müslümana günde 17 rekat namaz farz kIlınmıştır. Dahası nafile ibadetlere girer ki, mecburi değildir. Rasulullah Efendimiz farzlardan önce ve sonra kıldığı namazlarla (kılmak bizler için avam boyutundaki tabirdir ki; Rasullullah Efendimizin SALAT-I DAİMİDİR. Kılmak tabirini dilimizin tercümesi için belirli yerlerde kullanacağız.) ibadetlerine devam etmiştir.

Bu nafile ibadetler zaman zaman değişmiştir. Bazan öğle namazının son 2 rekatını kılmamıştır, bazan ikindi namazının farzından önce 2 rekat namaz kılmıştır, bazan akşam namazının farzından sonra 2 rekattan daha fazla namaz kılmıştır, bazan da vitr namazlarını uzatmıştır… Dinin önde gelen Mezhep İmamları tarafından, Rasullullah Efendimizin en fazla yapmayı tercih ettiği ibadetler belirlenip; halka yapılması tavsiye olunmuştur. Özellikle Ülkemizde ki gibi dini tören şeklinde empoze edilen bir namaz sistemi yoktur. Çünkü namaz adet üzerine kılınması farz olan bir ibadet değildir. Namaz bir yöneliş, dua ve zikirdir. Kulun acizliğini dile getirdiği, Rabbine yöneldiği bir buluşma vaktidir. Kulun, kulluk bilinci ile salatı ikame edilmesi emredilmiştir. Kulluk bilinci, aczinin farkında olmak ve yaşamaktır. Yoksa, aksi taktirde göklerde var sanılan bir tanrıya; şirinlik yapmak, gözüne girmek için yapılan bir ibadet değildir. Hep duymuşuzdur büyüklerimizden: “Allah’ın senin ibadetine ihtiyacı yok, namazı kendin için kıl.” Söylemlerini. İşte bu söylem kişinin miracına bir basamaktır. Kul öncelikle tanrısına şirinlik için değil, kendi ÖZ’üne yolculuk için namaz kılmaya niyet etmelidir. Bu niyetinin neticesinde namaz esnasında OKUduğu sure, ayet, tesbih ve duaların anlamlarını ve manalarını anlamaya gayret göstermelidir. Bu sayede kulun namazı, SALAT olur. Adet üzre kılınan namazdan kaçınılmış olunur.

Hz. Rasûlullâh SAV buyuruyor ki:  “Salat, müminin mi’râcıdır.” Namaz bir araçtır. Namazdan maksat miractır. Öncelikle yola revan olacağımız aracımızı iyi tanımalıyız, şartları gerekleri nedir bilmeliyiz. Nasıl ki arabamız ile uzun yola çıkmadan önce; aracımızın eksiklerini tespit edip gideriyorsak, bakımlarını yapıyorsak, namazımızın da eksiklerini gidermeli, bakımlarını yapmalıyız. Usulsüz, vusül olmaz.

Namazın farzları 12 tanedir. Bunların 6 tanesi namazın dışında, 6 tanesi namazın içindedir. Dışındaki farzlara namazın şartları denir. Namazın içindeki farzlara namazın rükünleri denir.

NAMAZIN ŞARTLARI

Hadesten tahâret: Namazın dışındaki farzlardan olan hadesten taharet kısaca gözümüzle görülmeyen pisliklerden temizlenmektir. Abdest almak, gusül abdesti almak, bunların mümkün olmadığı zamanlarda teyemmüm almak gibi. Abdestsizlik durumu yani namaz abdestinin olmayışı ve cünüplük hali, dinî literatürde hades yani hükmî kirlilik olarak nitelendirilir.

Necâsetten Tahâret: Namazın dışındaki farzlardan olan necasetten taharet kısaca gözümüzle görülen pisliklerden temizlenmektir. Namaz kılanın, vücudunu, elbisesini ve namaz kılacağı yeri, necasetten yani dinimizde pis sayılan şeylerden temizlemesidir.

Setr-i avret: Namazın dışındaki farzlardan olan setr-i avret kısaca örtülmesi gereken yerlerin yani avret yerinin örtülmesi demektir. Erkeğin avret yeri, göbeğinden diz kapağına kadardır. Kadınların ise, yüz, ayak ve ellerinden başka her yeri avrettir.

İstikbâl-i kıble: Namazın dışındaki farzlardan olan istikbal-i kıble, namaz kılan kimsenin Kıble yani Kâbe yönüne dönmesi demektir. Namazın amacı, kalbin Allah’tan başka her şeyden ayrılıp yalnızca Allah’a yönelmesidir. Elbetteki Allah herhangi bir yönle kayıtlı ve sınırlı değildir. Fakat, kalbin huzur ve sükûnetini sağlamak bakımından, namazda herkesin yöneleceği bir yönün tayin edilmesi, belirlenmesi gerekir. Zâhirde, yüzümüzü Allah’ın evi olan Kâbe’ye çevirdiğimiz gibi, bâtınen de, Allah’ın nazargâhı olan kalbimizi, gönlümüzü başka şeylerden çekip alarak, arındırarak yalnız Allah’a yöneltmeli, Allah’tan başka şeyleri kalpten atmalıyız. Kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen kimsenin, yanında kıble yönünü bilen birisi varsa ona sorması gerekir. kıblenin ne tarafta olduğunu araştırma zahmetine girmesi gereklidir. (ictihad etmelidir). Kâbe’nin bulunduğu noktadan 45 derece sağa ve sola sapmalar kıbleden (Kâbe yönünden) sapma sayılmaz. Sapma derecesi daha fazla olursa “kıbleye yönelme” şartı aksamış olur.

KIBLE: Kudüs şehrinde bulunan Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Türkçede “En Uzaktaki Mescit” anlamına gelir. Beyt-i Makdis” veya “Beyt-i Mukaddes” adı da verilir.  Mescid-i Haram’dan sonra yapılan en eski ikinci mescittir. Yapımına Davud Peygamber AS tarafından başlatıldığı ve oğlu Süleyman Peygamber AS tarafından tamamlandığı rivayet edilir. Rasulullah Efendimiz’in SAV miraca yükseltildiği sırada Kudüs’te bugünkü şekliyle bir cami yoktu. Ancak Hz. Süleyman AS tarafından inşa edilmiş ve daha sonra yıkıma maruz kalıp yenilenmiş olan Mescidi Aksa’nın kalıntıları vardı ve burası da Beyti Makdis olarak adlandırılırdı. Rasulullah Efendimiz’in SAV ziyaret ettiği mekân da işte burasıydı. Beyti Makdis ibaresi bazı tarihi kaynaklarda Kudüs şehri için de kullanılmıştır. Bazı tarihi kaynaklarda Kudüs’ün M. S. 70 yılında yıkıma uğratıldığı Beyti Makdis’in de bu olayda yıkıldığı ifade edilmektedir. Ancak bu mekân yine bir mabed olarak biliniyor ve Beyti Makdis’in kalıntıları da korunuyordu. Şu an yahudilerin “Ağlama Duvarı” Müslümanların ise “Burak Duvarı” olarak adlandırdıkları duvar eski mabedin bir kalıntısıdır. M.S. 638 yılında Hz. Ömer RA döneminde Kudüs fethedildikten sonra Beyti Makdis’in yerinde Mescidi Aksa inşa edildi.

Medine’de yapılan mescidin kıblesi Mescid-i Aksa idi. Müslümanlar Hicret’ten önce ve Hicret’ten sonra namaz kılarken Kudüs’e yönelirlerdi. O zaman Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların kıble bakımından ittifakları vardı. Müslümanların namazda Kudüs’e doğru yönelmeleri Yahudilerin ileri geri konuşmalarına sebep oluyordu. “Mademki Müslümanlar namaz kılarken bizim kıblemize dönüyorlar, demek ki kıblemiz haktır, kıblemiz hak olunca dinimiz de haktır. Öyleyse dinimize neden dönmüyorlar?” diye dedikodu çıkarıyorlardı.

Rasûlullah (sav) da yine Kudüs’e doğru namaza durdu ve başını semaya kaldırdı. Namazı henüz bitirmemişti ki şu ayet-i kerime nazil oldu:(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir. (Bakara, 144)”Bu ayet gelir gelmez Peygamberimiz namazın içinde olduğu halde yüzünü Kâbe’ye doğru çevirdi. Bu hadisenin cereyan ettiği yerde bugün bir mescid vardır. Buraya el-Mescidü’l-Kıbleteyn (iki kıbleli mescid) denilmektedir.

Vakit: Namazın dışındaki farzlardan olan vakit kısaca namazların kendi vakitleri içinde kılınması gereklidir. Namaz günün belli zaman dilimlerinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Bu itibarla farz namazlar için vakit şarttır. “Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz” olmuştur.” Nisa -103

Niyet: Namazın dışındaki farzlardan olan niyet kısaca kılınacak olan namaza kalb ile niyet etmektir. Namaza niyet etmek, ismini, vaktini, kıbleyi, cemaatle kılınıyorsa imama uymayı, kalbimizden geçirmek demektir.

NAMAZIN RÜKUNLARI

İftitah tekbiri: Namazın içindeki farzlardan olan İftitah tekbiri namaza başlarken “Allahu Ekber” diyerek tekbir almaktır. İftitah “başlamak, kapıyı açıp girmek” anlamındadır.

Kıyam: Namazın içindeki farzlardan olan kıyam namazda ayakta durmak demektir. Namazı oluşturan ana unsurlardan biri olarak kıyam, iftitah tekbiri ve her rekatta Kur’an’dan okunması gerekli asgari miktarı okuyacak kadar bir süre ayakta durmak anlamına gelir. Hasta veya ayakta durmaya gücü yetmeyen kişiden kıyam vecîbesi düşer. Bu kişi oturmaya güç yetiriyorsa, namazı oturarak kılar. Bu durumda oturma, o kişi için hükmen kıyam yerine geçer. Oturmaya da gücü yetmiyorsa nasıl kılabiliyorsa öyle, uzanarak veya ima ederek kılar.

Kıraat: Namazın içindeki farzlardan olan kıraat namazda, Kur’an-ı Kerimden sure veya ayet okumaktır. Namazda Kur’an, kıyam halinde iken yani ayakta dururken okunur. Namazda okunması gereken asgari miktar, kısa üç âyet veya buna denk bir uzun âyettir. Kıraat, imama uyan kişiden düşer. Kıraat nâfile namazların, vitir namazının ve iki rek`atlı namazların bütün rek`atlarında, dört veya üç rek`atlı farz namazların ise herhangi iki rek`atında olması farzdır. Kıraatin ilk iki rek`atta olması ise vâciptir. İkinci rek`attan sonraki rek`at veya rek`atlarda Fâtiha sûresini okumak Hanefî imamlardan yapılan bir rivayete göre vâcip, diğer bir rivayete göre ise sünnettir.

Rükû: Namazın içindeki farzlardan olan rükû namazda kıraatten sonra elleri dizlere koyarak eğilmek demektir. Hz. Peygamber’in uygulamasına en uygun rükû şekli, sırt ve baş düz bir satıh oluşturacak biçimde eğilmektir. Tarif edilen bu rükû duruşunda bir müddet beklemek (tuma’nîne) ve yine rükûdan doğrulup, secdeye varmadan önce uzuvları sakin oluncaya değin bir süre kıyam vaziyetinde beklemek (kavme) ta`dîl-i erkânın birer parçası olduğundan, Ebû Yûsuf’a ve Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre tuma’nîne ve kavme farzdır. Ebû Hanîfe ve Muhammed’e göre ise vâciptir. Bu tume’nîne ve kavme süresinin asgari ölçüsü “sübhânellâhi’l-azîm” diyecek kadar durmaktır.“Ey iman edenler, rüku edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac Suresi, 77. Ayet)

Secde: Namazın içindeki farzlardan olan secde rükûdan sonra ayak, diz ve ellerimizle beraber alnımızı ve burnumuzu yere koyarak kapanmaktır. Secde sözlükte “itaat, teslimiyet ve tevazu içinde eğilmek, yere kapanmak, yüzü yere sürmek” anlamına gelir. Namazın her rek`atında belirli uzuvları yere veya yere bitişik bir mahalle koyarak iki defa yere kapanmak namazın rükünlerindendir. Hz. Peygamber’in uygulamasına en uygun secde yüz, eller, dizler ve ayak parmaklarının üzerine olmak üzere yedi uzuv üzerinde yapılanıdır. Secdede ve iki secde arasında bir miktar beklemek (tume’nîne), rükûdaki tume’nînenin hükmüyle aynıdır.

Ka’de-i ahîre: Namazın içindeki farzlardan olan ka’de-i ahire son oturuş demektir. Namazın sonunda “Ettehiyyâtü” duasını okuyacak kadar oturmaktır.

Şartlarımızı yerine getirdikten itibaren Huzurda bulunabiliriz.

Fakat başlamadan önce bilmeliyiz ki, Fatiha’sız salat olmaz! Bu konuda Rasulullah Efendimiz SAV söyle buyurmustur: ‘‘Fatihatu’l-Kitab’ı OKUmayanın salatı yoktur.’ (Buhari, Ebvabu’s – Salat 14 ; Müslim, Salat 34 ; İbn Mace, İkametu’s-Salat 11 ; Tirmizi, Salat 183)

Bu sahih hadiste Rasulullah Efendimiz’in üstünde durduğu nokta acaba bizim; dilimizle dudağımızla yaptığımız okuma mıdır? Yoksa OKUmaktan maksat manasına varmak mıdır? Bir kısmımız imama uyanların kıraatı düşer bu sebepten ‘Fatiha okunmamalı’, bir kısmımız da Rasullullah Efendimiz’in bu Hadisi Şerifini kaynak göstererek ‘hayır okunmalıdır’ demektedir. Düşüncem odur ki Rasulullah Efendimiz “Fatiha OKUmayanın salatı yoktur.” da ki vurgusu; Fatiha’nın manasını anlamayan, Fatiha’da yokluğunu göremeyen, vehmi varlığının yönelişini yapamayan, duasında bulunamayanın salatı yoktur. Ne demiştik salat bir yöneliş, bir duadır. Bu yönelişini yapamayan, duada bulunamayan imama uyduktan sonra dudağını kıpırdatmış kıpırdatmamış ne fark eder? Dedik ve acizliğimizin farkında olmak gayesiyle namazımızı ikame etmek istedik…

İşlerin karmaşasını, sorunlarını; derslerin yoğunluğunu; alacak – verecek, borç yükünü; geçmiş takıntısı, gelecek kaygısını; günün stresini, yorgunluğunu… ve daha nice akla takılan ‘şey’lerden soyutlanmak için bu dünyadan bir çıkış kapısına durduk.

“Yeryüzü Bana mescid kılındı.” Diyen bir Peygamberin Ümmeti olarak önüne seccade ister ser ister serme ve yüzünü kıbleye dön. “Ne yana dönersen Vechullah karşındadır.” Hükmünün manası içerisinde; biz yüzümüzü Cenab-ı Hak’kın takdiriyle Aşk’ın Pınarına sabitledik.

Gün boyu beşeri düşünceler içerisinde olduğumuz ve kulluğumuzu gerektiğince icra edememenin özrü mahiyetinde tevbe – istiğfar ile nefsimizi bir miktar arındırdık.

Estagfirullah el Azim el Kerim ellezi la ilahe illa HU el Hayy’ul Kayyummu ve etubü ileyh. (En az 3 tekrar)

Ellerimizin avuç içleri kıbleye dönük bir vaziyette, tüm dünyalıkları ellerimizin tersiyle geriye itercesine; omuzlarımız hizasına yani, ‘aklımdan dünyalığı atıyorum!’ anlamında “ALLAHUEKBERiftitah tekbirini gür bir sesle getirerek (ister sesli ister sessiz getir o gürleme duygunda olmalı) ellerimizi sağ el üstte olmak şartıyla göğsümüzde, karnımızda, göbeğimizde bağladık. Cenab-ı Hak’kın Ekberiyeti için o AN; kendi cismini gör, Everesti gör, atmosferi gör, dünyayı gör, güneşi gör, sarmal bir yapıda ki Samanyolu galaksisini gör ve bunlardan milyarlarca olduğunu düşün ki; bunlar Hubble uzay teleskopunda nokta noktalar yani senden O KADAR UZAK, bu cisimlerin bulunduğu ortamın azametini aklında tahayyül et ve bu mekanın ALLAH İNDİNDE nokta ‘ . ‘ dahi sayılamayacağını bil.

Ardından bu Azameti tesbih etme maksadıyla istiftah (namaza başlangıç) duasını okuruz.

Rasulullah  Efendimiz SAV genellikle:

İnniy veccehtü vechiye lilleziy fetaresSemavati vel Arda Haniyfen ve ma ene minel müşrikiyn.

Muhakkak ki ben vechimi (bilincimi) hanif (tanrı kavramından uzak) olarak, semalar ve arzın Fatır’ına (her şeyi yaratılış amacına göre programlayarak Yaratan’a) yönelttim. Ben müşriklerden değilim.

İnne salatiy ve nusükiy ve mahyaye ve mematiy Lillahi Rabbil Alemin ve la şeriyke leHU ve Bi zalike ümirtü ve ene evvellül müslimiyn.

Muhakkak ki salatım (yönelişim) nüsukum (ibadetlerim) hayatım ve ölümümle yaşayacaklarım Rabbül Alemin OL’AN ALLAH içindir. HU için ortak düşünülmez. Ve bununla hükmolundum ve ben Müslümanlardanım. (teslim olmuşluğunu yaşayanlardan)

Subhâneke’llâhumme ve Bihamdik, ve tebâreke’smuk, ve teâlâ cedduk, ve lâ ilâhe ğayruk.

Allah’ım Sen Subhan’sın (yersiz ve anlamsız bir şey yaratmaktan münezzeh). Seni daima böyle tesbih ederim. Senin Adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstün Şanın Yücedir. Ve Sen’den gayrısı yoktur.

Bu duaların anlamlarıyla beraber tesbihatının ardından Euzü Besmele ile; Namaza başlarız…

Fatiha’yı böyle OKUduktan sonra bir miktar daha Kur’an Ayetlerinden OKUyup ALLAHUEKBER Tekbiriyle RÜKU’ya varıyoruz.

RÜKÛ”; Ulûhiyet önünde, Rubûbiyet hükümleriyle var olan varlığın sembolizesidir! Ahmet HULUSİ.

Rükuda belden yukarımız yere paralel ve ellerimiz dizlerizin üzerine konularak 90 derecelik bir açı oluşacak şekilde SAYGIYLA EĞİLİRİZ. Aynı Japonların ‘ojigi’ selamı gibi…

Japonlar neden eğilerek selam verirler?

Çünkü mütevazi bir millet ve saygıya değer verdikleri için. Esasen kişi karşısında ki kendinden üstün ise eğilerek selam verir. Karşındakinin üstünlüğünü kabul etmiş ve kendi benliğinin aczini sunmuş olursun. Japonlarda Kendine ve çevresine saygı duyan benliklerini yüceltmeyen onurlu bir millet.

Rükuda eğilerek kendi benliğimizin Yüce Allah karşısında bir aciz olduğu bilinciyle saygıyla selamlıyoruz. Bu görüp deneyimlediğimiz çevre tamamen algıdan meydana gelmekte ve bunu beynimiz çevirip – çözümleyip bizlere sunmakta. Aynı bir TV yayını gibi, beynimizde gelen verileri çözerek görüntüyü, sesi, algıyı bizlere sunuyor.

Bu konuda  İmam-ı Rabbani KS Hazretlerinin bir sözünü hatırlatacağım.

“Allah yarattığı varlıkların vücutlarını yokluktan başka bir şey yapmadı. Tüm bunları his ve vehm (algı) derecesinde yarattı. Alemin varlığı his ve vehm (HAYAL) derecesinde olup, maddi derecede değildir. Gerçek manada dışarıda (beynin dışında) Yüce Zat’tan Başkası yoktur.” Mektubat –  Cilt II, 357. Mektup, sf. 163

Nasıl ki TV yayını kesildiğinde görüntü ve ses alamazsak, dışarıda gördüğümüz deneyimlediğimiz tüm Varlıkta MUTLAK KESİNTİSİZ bir GÜÇ ile DAİMDİR. Bu Azametin karşısında haşyetle eğilmekten başka yapacak yoktur. Azameti saygı ile selamlamak gerektir.

Bu selamlamada en az 3 sefer söylenmesi tavsiye edilmiş olan “Subhane Rabbiyel Aziym”  “Aziym olan, azamet sahibi olan Rabbim Subhandır.” Diyerek Rabbimizi tesbih ediyoruz.

Daha başka zikirlerde yapılabilmektedir fakat halk arasında en yaygını Subhane Rabbiyel Aziym’dir. Ayrıca şu zikirlerde yapılabilir.

“Allahümme Leke Reka’tü Ve Bike Amentü Ve Leke Eslemtü. Haşea Leke Semî Ve Basari Ve Muhhî Ve Azmi Ve Asabi.

Allahım, Senin için rüku ettim, ancak Sana inandım ve an­cak Sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliğim, kemiğim ve damar­larım Sana saygı duyup ürperdi.”

Subhanekellahumme ve Bi hamdik. Allahummeğfirli.

Subhan OL’AN Rabbimmi O’nun izniyle noksan sıfatlardan tenzih ederek tesbih ederim. Rabbim beni bağışla meğfiret et. (kusurlarımı ört)

Zikirleriyle haşyet içerisinde mağfiret dilemek; Ruha fayda verir, nefsi berraklaştırır.

Sonra “Semi Allâhu limen hamideh” “

“Allah, kendisine hamd edenleri işitir.” Olarak çevirilsede uzakta ötede hamdi işetecek bir tanrı kavramı olmayıp, HAMD zaten bütünüyle Kendisine aittir.

Semi Allahu: Allah algılamadadır.

Limen hamideh: Hamd edenin hamdı, Allah’ındır.

Yani, benim yaptığım her hareket, ilâhî kudretin tasarrufu neticesinde meydana çıkmaktadır ki, ALLAH fiilimin gerçek faili olarak ne yaptığımı bilmektedir, çünkü ilminde takdir eden O’dur!

Diyerek doğrulduk ve tam dik vaziyete geldikten sonra bu Hamdı asl Saibine teslim ediyoruz…

“Rabbena lekel hamd” veya “Rabbena lekel hamdu kemâ yenbagıy licelâli vechike ve liaziymi sultanik” “Kendi kemâlini, azametini, hikmetini, idrak, değerlendirebilme Rabbime mahsustur; ki O’nun kadrini ve kıymetini, sonsuzluğunu ve sınırsızlığını idrak etmek, ihâta etmek mümkün değildir”! diyoruz ve ALLAHUEKBER tekbiri ile SECDEYE gidiyoruz… “Secde hali, kulun ALLAH’a en yakın olduğu haldir.” Buyuruyor Rasulullah Efendimiz

Çünki kul secdede, izafi benliğini hiç ederek Yüce Kudret önünde tüm aciziyetini yerlere serer. Ben yokum SEN VARSIN der. Artık yerlere kapanmışsındır, hayal dünyasında edindiğin izafi benlik, makam, isim yerlerdedir. İşte bunlar o kadar değersiz ve geçersizdir. Bizi esir eden bu kayıtlardan kurtulmak için SECDE şarttır. Secde, nefse benliğinin değersiz olduğunu, bu hayatta edindiklerinin geçersiz olduğunu ve bunlarla kayıtlanmamasını öğretir. Nefsin arınmasına ilaçtır secde. Ve Beyne en fazla kan secde anında gider. Rahman potansiyelini açığa çıkartacak OL’AN Beyn, secde anında aldığı bu beslemelerle kuvvetlenir. Ve Hakikatine yönelmede fayda sağlar. Secde anında yapılan duanın kabul olması daha kuvvetlidir. Bunun sebebi ise, hem secde anında benliğini ezerek daha güzel bir yönelme halinde oluyorsun ki bu da kuvvetini artırmakta. Aynı zamanda Beyne daha fazla kan sağlanmasıyla, kuvvetlenen Beyn dua anında edilen enerjiyi daha rahat ve kuvvetli yönlendirerek; duanın oluşumunda etki sağlamaktadır.

Bu secde anında “Subhane Rabbiyel Ala” tesbihatını yaparak aczimizi dile getiriyoruz tekrar. Rükuda “Azim”, secdede “Ala” olmasında gaye; Mehmet Doğramacı Hocamızında katkılarıyla algıladık ki; rükuda var saydığımız izafi benliğimiz henüz yerlerde olmadığından ve dışarıyı hala gözlemleyebildiğimiz için nacizane bir kıyaslama ile gördüğümüz tüm O Varlığın bizim varlığımız karşısında Azim olduğunu dile getiriyoruz. Azim ise; Arap Lisanın iki varlığı kıyaslamak için kullanılır. Ör: Ağrı Dağı Erciyes Dağı’ndan büyüktür demek için Azim sıfatı kullanılır. Fakat Ala ise; daha ziyade soyut kavram ve durumlar için kullanılır. Ör: bir kimsenin ahlakını övmek için Ala deriz, ya da hoşumuza giden olmasından memnun olduğumuz bir durum için Ala deriz bir nevi onaylama gibi… İşte secdede Ala dememizin sebebi bu yok oluşun, izafi benliğin yerlerde olmasındandır. Ve en az 3 sefer tekrar ile birinci secdemizi tamamlıyoruz.

Birinci secdeden kalkıp oturduğumuz zamanda “Va’fuanna, vağfirlena, verhamna” “Bizi affet, kusurlarımızı ört, bize merhamet et” Ya da kısa olarak “Rabbiğfirli” veya Allahümme’ğfir li ve’rhamni” der ikinci secdeye gidersin. Birinci secdede; Kıyamda OKUnan Fatiha’nın müşahadesini yaparak, kıyamda haşyet içinde Alemi selamlayarak ve yapılan tespihatlarlar birlikte yokluğumuzu yaşamaya çalıştık. İkinci secde ise bu yokluğun müşadesini şükretmektir. Bize bu algıyı nasip eden Rabbimize şükür olsun ve yokluğun lezzetini artırmak için ikinci secdeye gideriz.İkinci secdede de gene aynı zikir ve tesbihatı yapabiliriz fakat şükrün devamını dile getirmek maksadıyla “SubhanAllâhi ve Bihamdihi” deriz.Ardından bu tespihatların üzerine 1 kez bu tesbihatı da ekleyerekSubbuhun, Kuddusun, Rabbul  Melaiketi verRuh” yaklaşık olarak; “ Melaikenin ve Ruhun Rabbi Yersiz bir şey yaratmaktan münezzeh, her AN güzellikte, bu yaratmış olduklarıyla asla sınırlanmaz ve hayıtlanamaz, Zatı düşünülemez.” İkinci secdemizi tamamlamış oluruz. Böylelikle namazımızı SALAT etmiş oluruz. Namazı ikame etmenin ilk şartlarından bir tanesi de, Salatın sabit bir kalıp olmadığını idrak etmekten geçer.

Salat kulun Rabbiyle olan Muhabbeti ve kulun Rabbini zikretmesidir. Salat içerisinde, OKUyan zaten dolu dolu dua etmekte, dileyeceğini Rabbinden dilemekte. Nefs ile kılınan namaz sabit kalıplar içerisinde kalarak yüzeyden Mir’ac’a varamaz. Kalben, gönülden dileyerek zikredilen Salat ise kulu Ruhun lezzetlerine varmasını sağlar. Ahlakı güzelleştir, kişiliği olgunlaştırır; yüze nur, kalbe ferahlık verir. Derler ya binbir derde deva ilaç diye… İşte o ilaç SALAT’tır.Bu ilaca erişimi sağlamak için nefsin kırılması gerektir. Yani nefsin yapmaktan hoşnut olmadığı işlerin üzerine giderek baskıyı kırmalıyız. Sık sık abdest almalı, vücudu resetleyerek bilinci tazelemeliyiz. Namaza muhabbete gidiyorum diyerek niyet almalıyız.

Ve tüm herşey “benliğe” çıkmakta. Yapılan tüm ibadetler, zikirler, dualar, sevgi ve AŞK; nefsde ki “ben” algısını öldürmek için tertip edilmişitir. Salat’ta bu çalışmaların orta direğidir. Nefse hem aczini tattırır, hem kimliklerinden – kartvizitlerinden arındırır yokluğunu yaşatır, hem de vücudu hep dinç tutarak tembelliğe sevk etmez.

CEMaat namazlarında da ayrı feyz ve bereket vardır. Rasulullah Efendimiz SAV CEMaatla eda edilen namaza ehemmiyetle önem arz etmiştir. Öyleki “CEMaatla kılınan namaz yalnız kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir.” Buyurmuştur. CEMaatte namaz kılarken bir çok kesimden insan CEM olmuştur. İmamın önderliğinde kol kola girerek saf tutarak birlik ve beraberliği nişane ederler. Hep birlikte kıyamda durulur, hep birlikte rukuya gidilir, hep birlikte secce edilir… Bütünlüğün resmidir CEMaat. Özellikle belirtmeliyim ki; İstanbul ziyaretim esnasında Cuma Namazını Sultan Ahmet Camii’nde kılmak nasip oldu; böyle bir ruh böyle bir ambians az yerde bulunur. Tam bir CEM yeri.

Dilerim Rabbim cümle Ümmet-i Muhammed’e Salatın lezzetini nasip eder, dilerim mezhep takıntısı olmadan şu eksik bu fazla söylemlerin dışında Salat’ın Muhabbet olduğunu bizlere fark ettirir, dilerim benliğimizden arınmış olarak bizi CEM eder. Rabbül Alemin bizlere takdir ettiğini hazmıyla beraber nasip etsin. Selam, sevgi ve dualarımla…

Sefa NALBANT