Hadis-i Kudsi Tahlilleri- 10

Hadis-i Kudsi Tahlilleri- 10

Her Kim Allah İçin Olursa… Allah Onun İçin Olur. (Hadis-i Kudsi)

Amellerini (fiilerini) ne amaçla yaptığını sorgula. Yani niyetini gör. Niyetinde Rıza-i İlahi mi, yoksa nefsin mi (benlik – çıkar duygusu) var? ‘Allah için  olmak’ fiillerini benlik duygusundan arınarak, Allah Rızası için gerçekleştirmektir. Bunun için önce İstiaze ile; şeytani heves, duygu ve düşüncelerden yani BEN dediğin ne varsa hepsinden, ÖZÜNDE ki KUDRET’e SIĞINARAK,  akla abdest aldırmak gereklidir. Sonra ise B harfi uyarınca; Besmele ile, senden açığa çıkacak olan fiili Yüce Allah’ın faili olduğunun bilinciyle yapmak… Allah için olmak; varlığını nefsine atfetmeden, BENLİĞİNE pirim vermeden, varlığının Yüce Allah Tarafından kaim olduğunu hissetmektir.

Beşeri yanlarımızdan arınma ile İNSAN olma yolunda Cihadımızdır. Bu Cihad, hayvan beden içerisinde var olmuş ve halen oluşumda olan nefsi; Şeriatın hükümleri gereğince terbiye etmektir. Terbiyeden maksadımız eziyet değildir. Nasıl ki bir çocuğun her istediğini ona vermemek, bundan onun bir şeyler çıkarmasını beklemek bir terbiye ise; nefis de bu çocuk misali kah azar, kah hoş söz ile terbiye edilirse, olgunluğa erişir. Çeşitli çalışmalar ve arınmalar sonucunda olgunluk kazanan nefis, benliğinin izafi olduğunu kanıksar.

Rasulullah Efendimizin (SAV) “Ameller, niyetlere göre değerlendirilir” , “Mü’minin niyeti amellerinden hayırlıdır.” Hadisi Şeriflerinin musemması akılda zuhur eder. Amellerinde; ‘Rabbim böyle emretti’ , ‘O böyle olmasını istedi’ gibi söylemlerle insanın niyeti Rıza-i İlahi’ye ulaşır. Bu noktada insan anlar ki; bu zamana kadar kısıtlı olan beş duyu organları, çevre şartlanmaları, bedenin hormonları vb. etkiler kendisini bir hapishanede kısıtlamıştır. Bu hapishane VEHİM (algı) HAPİSHANESİDİR. İnsan Âlemleri, müsaade edildiği kadarıyla görmekte, duymakta, hissetmekte ve bilmekte. Beşer, göz aracının sınırlılığı kadarıyla görüyor veya görmüyor. Bu sınırlılık neticesinde de; gördükleriyle kayıtlanıp, görmediklerini inkâra düşüyor. Bu sınırlılığın farkındalığıyla KALP GÖZÜ açılır ve ASLINDA ALEMLERİN HAYAL OLDUĞU müşahede edilir.

Bu idrak neticesinde dışarısı diye bir şeyin olmadığı, aslında TEK VÜCUT sahibi Yüce Allah olduğunu anlarsın. Bunun neticesinde Ef’al aleminde yani görüp algıladığın tüm fiillerin hakiki failinin, ismi Allah olan Yüce Zat’a ait olduğunu görürsün. Artık suçlama, yargılama kalkmıştır algından. Gavs-ı A’zam Abdulkadir Geylani K.S Hazretleri GAVSİYE adlı eserinde şunları dile getirir. (‘şu’ndan maksadımız; yüksek şuur bilincinin kelama dökülmüş halleridir ki, veritabanımızın kısıtlılığı sebebiyle daha hoş bir söz ile dile getiremedik vurgulamak istediklerimizi…)

“Ve bana buyurdu ki Rabbim: 

Ya Gavs-ı A’zam, insanın cismi ve nefsi ve kalbi ve ruhu ve işitişi ve görüşü ve eli ayağı ve tamamını nefsimle izhar ettim. O yoktur, ancak BEN varım! Ve BEN de onun gayrı değilim!”

Ve daha “Attığın zaman sen atmadın, atan ALLAH’TI. “ ENFAL-17  Ayet-i Celile’nin vurgulamak istediği algı;Mâdem ki fiilleri meydana getiren Allah’tır, öyle ise o fiillerin ortaya çıktığı mahâl de Allah’a aittir! Dolayısıyla O, yaptıran değil yapandır! Yalnız burada şunu iyi bilmek gerekir; resim, ressamın eseridir, ressamın kafasındaki düşünce veya duygunun şekle girmiş halidir; ama, resim ressamdır diyerek, ressamı o resimle kayıtlamak, sınırlamak asla mümkün değildir. Bunun gibi, herhangi bir fiili meydana getiren Allah’ı o fiil veya anlamı ile, yahut da suretiyle kayıt altına almak çok büyük düşüncesizlik ve anlayışsızlık olur. Bütün bunları öğrenip yaşamaya çalışırken; “Allah âlemlerden ganiydir.” âyetinin işaret ettiği “tenzihiyet” yani kayıtsızlık ve sınırsızlık, prensibini de asla göz ardı etmemek mecburiyeti vardır.

Ne diyor fahri âlem Muhammed Mustafa aleyhisselâtu ves selâm: “Fakr iftiharımdır.” Yani bu demektir ki, “yok”luğum ile iftihar ederim, zira varlığım da mevcut olan Allah’tır. Vehim fitnesinden kurtulmuş, kendimi Hakk’tan ayrı bir varlık olarak zannetmekten arınmış, Özümde var olan Allah’ı görmüş, böylece “ben”lik belasından kurtulmuşum. Emaneti sahibine teslim etmiş, izafi (göresel) benliğin gerçekte hiç bir zaman varolmamış olduğunu idrak etmişim ki işte bu iftiharımdır.

Ehli Zat’lar tarafınca Fenafillah olarak tanımlanan bu hal, kişinin Allah için olmasıdır. Yani Allah’ın varlığı yanında kendi var sandığı izafi varlığının, hiç olmadığını idrak etme. Varlığını yok etme değildir! Çünkü Ahad olan Varlıktan başka ikinci bir varlık yoktur ki; bu ikinci varlık kendini Allah’ta yok etsin. Sadece idrak eder, bir yansımadan ibaret olduğunu anlar.

Şiirde de söylendiği gibi, fenadan maksat bekadır. Yokluğa, yani fakre erende eğer Baki olanın yaşamı baş gösterirse; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yani kısacası ALLAH Adıyla İşaret Edilen, Baki olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hale Bakabillah denilir. Evliyaullah’ın yüksek mertebelilerinde zahir olan bir mertebedir bu. “Beni bilen talep eder. Beni talep eden bulur. Beni  bulan  sever. Beni seveni öldürürüm. Bir kimseyi öldürürsem diyeti Bana düşer. Bir kimsenin diyeti Bana düşünce onun diyeti bizzat Ben olurum.” Hadisi Kudsisesinde “diyeti bizzat BEN olurum.” Da vurgulandığı üzere; kişinin gören gözü, duyan kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı ve dahası Rabbül Alemin’dir. (izah mertebesinde küfrümüz hasebiyle ‘kişi’ – ‘Allah’ yanılgısına düşmekteyiz, affola…) Fena haliyle Allah için olana, Beka haliyle BAKİ OL’AN zuhur eder.

Sadreddin Konevi K.S Hazretleri bu hali İsm-i A’zam zuhur eder olarak açıklamış. İsm-i A’zam’ı kişide yoğunlaşan Allah Esma’sı olduğunu tetkik etmiştik. Yani birimin varlığında mevcut olan, ağır basan Esma; o birimin bizzat hizmet noktası olur. Birim, Bu Esma olarak hareket eder. Fiillerini Bu Esma nazarınca ortaya koymaktadır.

Söylemlerimiz şu’AN için, asla içerisinde olduğumuz halden kaynak değildir. Belki kokusunu aldığımız bir haldir. Sürç-i lisan etti isek affola. Sevgi ve saygılarımla hürmetlerimi sunar, sevgi ve hoşgörülerinize sığınırım.

Sefâ

——–

Birimin yönelimi kendi Hakikatini tanımaya dönükse, zaten bir aranan ve bir de arayan olmadığından bu ayrım ortadan kalkar Arayanın – Aranılanın kendisi olduğu müşahede edilir.

Güven

———–

Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,

Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş.

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,

Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş.

Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,

Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş.

Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,

İnsân‐ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,

Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş.

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al‐yakîn,

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş.

Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,

Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,

Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş.

İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,

Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş

NİYAZİ MISRİ KS.

https://www.youtube.com/watch?v=QrtBDPylt54