Hadis-i Kudsi Tahlilleri- 12

Hadis-i Kudsi Tahlilleri- 12

Allah-ü Teâlâ Âdemi Kendi Sureti Üzerine Yarattı.

Allahu Teala Kur’anda insanı en güzel bir şekilde var ettiğini bildirmekte.

“Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm.” 95/Tin-4 Burada insanın yaratılmışlığından haber edilmekte. HALAKA ile… Bir de insanın Halife olma boyutu var ki; orada ise, CEALE kullanılmış.

2/Bakara-30 : “Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeten, kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe, ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek, kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn.”

“Rabbin meleklere: Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim. dedi. Onlar da: Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz? dediler. (Buyurdu): BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim. “

HALAKA ile yaratılan insan, CEALE ile mertebe atlamıştır. Aslında Rabbimiz insanı Halife olması için en güzel surette, biçimde, programda yarattı. İnsanlık CEALE ile, yani Rabbimizin bizlere mertebe atlatmasıyla İNSAN olmuştur. Öncesi ise Homo Sapiens adı verilen İNSANSI varlıktır. Bu sebepten melekler; Rabbimiz: “Ben arzda bir halife meydana getireceğim.” Derken, Onlar da “Orada fesat çıkaran kan döken birini mi meydana getireceksin?” diyerek şaşırdılar. Çünkü bu zamana kadar arzda var olan İNSANSILAR kendi menfaatleri için kan döküp fesat çıkarmaktaydı.

“Nefahtu fihi min ruhi” 15/Hicr-29 Ruhumdan nefhettim işaretiyle, Rabbimiz insanı, Kendi suretinde ve Kendisi için yarattığını bizlere bildirmektedir. Yani İnsan, yaratılış gayesi olarak varlığında mevcut olan Esma özelliklerini ortaya çıkarmak için bir AYNA’dır. Öyle ki; mevcudatta var olan bütün isimler Ona talim edilmiştir.

2/Bakara-31: “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ summe aradahum alel melâiketi fe kâle enbiûnî bi esmâi hâulâi in kuntum sadikîn”

“Sonra Adem’e (Esmâ’nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün Esmâ’yı (Esmâ ül Hüsnâ’sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı). Sonra melâikeye: “Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz bana (Adem’in) varlığındaki Esmâ’nın (özelliklerinin) neler olduğunu anlatın” dedi.” Ayeti Celilesinde bildirildiği gibi.

İnsan HALİFE olması sebebiyle Rabbül Alemin’e AYNA’dır. Abdulkerim Ceyli K.S Hazretleri İnsan-ı Kamil Eserinde bu konuya şöyle işaret eder: “Allah’ta yaratır, İnsan’da yaratır.” Hak’k Teala’nın Suretinde yani Esma özellikleriyle yaratılan, İnsanın ardında bu yaratma işlemini görmekten yoksunlar: “tövbe, haşaa, sadece Allah yaratır” gibisinden söylemlerle bu duruma karşı çıkarlar. Benlikten geçilmediği sürece bu yaratma işleminin ardında ki Yüce Kudreti görmek olanaksızdır.

Rabbimizin bu Hadisi Kudside “eşyayı senin için yarattım” diye buyurduğu, arz yani dünya seması daha da ötesi “BEDEN”dir. İnsan bu beden içerisinde; Yüce İsimlere mazhar olmak için, Halife olmuştur. İnsan, Rahmanında bulunan potansiyeli bu beden aracılığıyla açığa çıkartabilir. Yüce Yaratana Ayna olmak için yaratılan İnsan, ne boyutla kendi için yaratılan ayarına düşmekte? Halife olduğunun farkında olmayan insan; kendisi için yaratılan bu beden için yaşarsa, eşya boyutuna inmektedir. Tamamen bu bedenin isteklerine göre yaşamak; en güzel şekilde yemek, içmek, uyumak, gezmek, çiftleşmek arzularıyla insan esfeli safilin mertebesinde ömür tüketir. En gelişmiş canlı, HAYVAN olarak…

İnsan bu aleme; dünya için çok çalışıp para biriktirmeye, en pahalı markaları takınmaya, gününü gün etmek için gelmedi. Bunlar için yaşayan insan CEALE ile bahşedilen HALİFE özelliğinden bihaber olarak ömür tüketir ve GÖKLERİN KRALLIĞINDAN MAHRUM OLUR.

Sevgi, saygı ve hürmetlerim ile en içten selamlarımı iletir, sürçi lisan etti isek affola. Sevgi ve hoşgörülerinize sığınırım.

Sefa

Beynin potansiyelinin esma bileşimi olduğunu bu esma bileşimi olarak işaret edilenin de Allah ismi ile işaret edilene dair özellikler olduğunu ifade eden hadiste , Birimin Allah ismi ile işaret edileni tanıma yolunun aslında kendi birimsel varlığını da tanıma yolu olduğunu işaret ediyor.

Güven

Âlemlerin Rabbi buyurmuş. Ben kulumun zannı üzereyim. Kulum beni nasıl düşünürse ben ona öyleyim.

Zan elimizde kesin bir bilgi yeterli bir veri olmadığı halde  herhangi bir şey hakkında  hüküm verme , bir kanaat sahibi olma onu değerlendirip  bu veri blokunu  kısa yoldan analiz etmiş olmanın beyinsizce adı.Zanda gerçek bilgi yoktur veya olan çok az  çok az gerçek bilginin  etrafı gerçek  dışı bilgilerle örülüp  doldurulmuştur..

Günlük yaşamda  halden hale gireriz.Her an ilahi bir isim kuşatır  biz kulları  ve onun tesiri altına gireriz.Kul hangi ismin tecellisine  mazhar olmuş ise  o an  o ismin  tesiri  ve kendinde bulunan  ALLAH inancı üzerine Allah hakkında  zanda bulunuruz..

Zanlar veritabanı  doğrultusunda açığa çıkar..Bedenselliğe ait sartlanmışlıklar,kalıplar,değer yargılar, genetik miras bizim her olay karşısında  vereceğimiz tepkiyi belirler.Beyinde işleyiş şöyledir.Beyne yeni bir bilgi gelir beyin geçmişi search eder ve o bilgiye en yakın  bilginin üzerine bunu kaydedip eski bilgilerin arasına atar.

Zanlarımızdan  kurtulmanın tek yolu  gerçek ve doğru bilgiye ulaşmaktır.Gerçek ve doğru  bilgi sorgulayarak  ve anlamasak dahi  bu yeni bilgiye  iman ederek açığa çıkacaktır..Böylesi durumda  beyin yeni veriyi eski bilginin üzerine yapıştırmadan yeni bir klasör açar.Bu yeni klasör de zaman içinde kişide açığa çıkacaktır..

Dua mekanizması içinde hadisi inceleyecek olursak..

Dua muminin en güçlü silahi, dua ibadetin özü ..Peki ben dua ettiğimde duam kabul olur mu?

Esasen  dua etmek söz konusu olduğunda  birşey isteyeceğimizde  hemen şu  ayeti hatırlamamız gerekiyor..Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz…ben istiyorum çünki Allah diledi peki ettigin duaya karsi senin  zan’larin ne?Zira Rabbim buyuruyor ‘BEN KULUMUN ZANNI UZEREYIM’..

Tülin

Mümin, Allah-ü Teâlâ’nın nimetlerine bir konuktur.

Burada iradesinden geçen mümin kul anlatılmaktadır. Bu o mümindir ki Allah-ü Teâlâ onu zatından sıfatı makamına geçirdiği zaman doğruca Allah’ın arzusuna tabi olur. Artık onun nefsani arzuları olmaz. Çünkü artık onun kendisine mal edeceği iradesi kalmamıştır.

EL MU’MİN… Algılananın ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır, Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda “iman” olarak açığa çıkar. İman edenler şuurlarındaki bu farkındalıkla iman ederler; dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil! Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar. Vehim, kıyası kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken, iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır. Mu’min isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır; dolayısıyla da vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.

Risâlet” bildirisine “iman” edilir; “Nübüvvet” bildirimine “teslim olunur”!.. Birincisine “mümin”, ikincisine “müslim” denir. “Mümin” olmak ayrı şeydir, “müslim” olmak ayrı şeydir. “Hakikat-i Muhammedî”, Muhammed Mustafa sûretine bürünmüş olarak irsal olup; “iman”a davet etti insanları, kendi hakikatlerine! Bu gerçeğe “iman” edenler, “Mümin” oldu! Onların nurundan, cehennemin ateşi sönmeye yüz tuttu! Haykırdı cehennem, “Çabuk geç ey mümin, nurun ateşimi söndürüyor”!

Soyut olan risalet bilgisine iman edene denir Mümin.

Mümin yani EMİN. Kendinin bilincinde olan kendini bilen kişi, EMİN olan kişi Allah.ın nimetlerine konuktur. Yoktan var olduğumuzdan itibaren nimetler içindeyizdir esasında. Yaşamda sadece oluş vardır. İyi-kötü, güzel-çirkin vs. ise birimin nitelendirmesidir. Yaşam içinde ve ötesinde bulunduğumuz her durum nimettir ve geçilesidir. Sonsuza devam eden bir akış içerisinde nimetler geçilesidir.

Kendimizi bulma, bilmede ilerlerken geçtiğimiz yaşadığımız her nimetin salt rahmetin farkındalığında olan mümindir. Mümin yani emin olan bu nimetlerde konuk olduğunu bilir. Hiçbir nimet kalıcı değildir. Hep bir sonrakine taşımak içindir. Her nimette mümin karşılanır alacağını alır ve devam eder.

Örnek vermek gerekirse bulunduğumuz tefekkür grubu bizim için değerlendirilesi bir nimettir. Fakat burası bizi ileriye taşımak için var olan bir yerdir. Kalıcı değildir. Geldik ağırlanıyoruz ve uğurlanacağızdır da vakti gelince. Konuğunuzdur yani.

Yani yaşadığım her an bir nimettir ve ben konuğumdur burada EMİN olan değerlendirir geçer. Mümin olmayan ise takılır kalır olduğu yere.

Gülsen

Şayet hakkı tam manası ile bilseydiniz su üzerinde yürürdünüz, dağlar sizinle kayardı.

Halk ve Hak, aradaki lam harfidir çokluğu oluşturan. Lam harfini kaldırırsan aradan, o surette sana yüzünü gösteren haktır. Bunu anlayıp idrak edersen devamında Su üzerinde yürürsün… Sen su denildiğinde ortada akan bir su ve onun üzerinde yürüyen bir adam hayal ediyorsun, bu 5 duyu kaydı ile bakan birisinin tasavvurudur. Su duygusal dünyan demek, suyun üzerinde yürümek, duygusal dünyanın içine batmadan, duygusallığa kendini kaptırmadan olaylardaki bakış açını sunmak demek. Dağları da dışarıda arama sen şimdi, dön bak bakalım dağ gibi yerinde duran şartlanmaların, egon, birimsel benliğin, kaç tane dağ var acaba içinde kayması gereken? Yıkılması gereken…

İbrahim

Hakkı ve Hakikati tam anlamıyla fark eden – bilen , buna şahit olan için gördüğü öğrendiği İlmin de ötesi olduğunu farkındalığı oluşur ve Benlik zannı ortadan kalkar. Gerçek “Ben”in ne olduğunun müşahedesi ile birlikte akmaya, seyre devam eder.

Güven

Bu Hadis-i Şerifte özellikle fena bulma haline işaret edilmektedir. Anlatılmak istenen mana kısaca şudur: “Eğer Hakkın varlığında fani olup, O’nunla beka bulsaydınız, elbette herşeye karşı bir tasarruf sahibi olurdunuz… Özellikle icat ve yok etme babında. Ama her iki ülkede. Âfakta ve enfüste…” Yani, hem batınî alemde, hem de zahirî alemde.

Allah adı ile işaret edilenin bizdeki hak olanı tam manasıyla bilebilseydik su üzerinde yürürdük;  Birimselliğimizden çıkıp duygular üzerinden bakabilirdik ve dağlar bizimle kayardı. Egoyu ele almış dönüştürmüş olabilirdik.

Yani hakkı tam manasıyla bilebilseydim şuurdan seyir halinde olabilirdim. Duygularıma ve egoma prim vermeden yaşayabilirdim.

Hakkı bilip şuurdan seyre geçmek nasip olsun her birimize inşallah.

Gülsen

Bir kimse Beni kendi kendine anarsa, Ben de onu Zat’ımda anarım… Yine bir kimse beni bir topluluk içinde anarsa, Ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım…

“Her insanın takdir olunan amelini boynuna astık…” (İsrâ Suresi, Ayet-13) işaretince baktığımız da;

İnsan ameli içinse, ameli de insan içindir..

Hadisin, kendi kendine anmak

Cemaat içinde anmak..

ve daha hayırlı bir cemaat içinde anmak yaklaşımını, Ahadiyet penceresinden okuduğumuz da bir An’an ve Anılan olamayacağı için birimin kendinden kendine olan bir halini işaret ediyor diyebiliriz.

Birimin tüm sahte suretlerden sıyrılıp tam bir odaklanma ile kendi bedenselliğinin de çekiminden çıkarak kendi Hakikatine yönelimi aslında o bedenin değil o bedenden izleyenin yönelimidir. Bu da Zat boyutuna işarettir ki aslında o boyutta anılan ve bir de anan da yoktur.

Cemaatte anmak ve daha hayırlı bir cemaatte anmak hallerine de bu bakışla yaklaşırsak; 

Aslında işaret edilen cemaat halinin zihnin ve düşünce akışının oluşturduğu kalabalık olduğunu fark ederiz. Bu tür bir zihin kalabalığı arasında adına düşünme denilen zihnin, sayıklama sürecini kesip kendi hakikatine dönen ve yönelen birim için bu kalabalık hal, hakikatin fark edilmesi ile başka bir hal alacaktır. Zihnin; karşılaştırma değerlendirme ve kıyas halleri hakikatin farkındalığı ile kişiyi Hayır diye kabul edilen hale yönlendirecektir.

Hadisin genelinde insanın beyninin çalışması hakkında çok önemli tespitler yapıldığını ve Tek’ten bakarak yani tümden gelimle bu yaklaşımın içselleştirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Derya