Hadis-i Kudsi Tahlilleri- 6

Hadis-i Kudsi Tahlilleri- 6

Yüceliğine yüce, mübarekliğine mübarek Allah, geceleyin dünya semasına nüzul tecellisi eyler ve buyurur: Yok mu tevbe eden? Ki, onun tevbesini kabul edeyim.  Hani duacı? Ki, onun duasına icabet edeyim. Bağış talebinde bulunan yok mu?  Ki, onu da bağışlayayım. (Hadis-i Kudsi)

Yüceliğine yüce, mübarekliğine mübarek Allah, dünya semasına nüzul tecellisi eyler ve buyurur: Yok mu tevbe eden? Ki, onun tevbesini kabul edeyim. 

Yüceler yücesi; yani ALÎYY; kayıtlı, kısıtlı, sınırlı, bağımlı olmayan Hilafet boyutum (üst beyin), dünya denilen esfele safilîn, aşağı boyut, bedensel, kısıtlı, bağımlı olan beşerî boyutuma sesleniyor!!! Nasıl bir sesleniş bu? Bu; esfeli safilin boyutundaki bilincin bir şeyleri düşünmesi, fark etmesi, hatırlaması demek. Çoğunlukla yaşadığı olaylar karşısında kendisi ile konuşması, yüzleşmesi. Yaşanılanları düşünmesi ile başlayan sonra kendisinin “ne, kim” olduğunu sorgulamaya başlayıp “ben bu beden miyim?… olamam!… değilim!!..”süreçleri ile”sonsuzluğun” kokusunu almaya başlaması. “Ben bu beden değilim” idrakine gelen, “ben gömülünce vs.yok olmayacağım” sonucuna geliyor. Bu aşamadan sonra “peki yok olmayacaksam bana ne olacak?”  sorusunu sorar ve doğru bilgiye de ulaşırsa karşılaşacağı şey; “düşüncelerinin, fiillerinin her an ve sonsuz hayat süreçlerinde karşılığını alacağı ” bilgisi olacak. Bu bilgi düşünce, hareket, tutumlarını kontrol altında tutmayı da beraberinde getirirse, işte o zaman TEVVÂB olan Allah, ona nüzul tecellisi eylemiş olacak. Nüzul yukarılardan, göklerden, uzaydan inen bir şeymiş gibi düşünürsek tabi ki anlayışımız kısır kalacak.Oysa ki nüzul; bilinçte bilginin açığa çıkması…İlimin beyne,kalbe,şuura vahiy adıyla boyutsal geçişi… Esma boyutundan bilince ulaşma… şeklinde anlarsak zaten yukarıdaki sorgulama süreçleriyle yavaş yavaş uyanmanın başlaması demek oluyor. Bu sorgulama “Tevvab” isminin açığa çıkması demek. Tevvab;”Kendi hakikatine dönüşünü yaşatandır!..”

Tevvab’ın icabeti; “birime yanlışlarını fark etme, bunlardan dönme ve şimdiye kadar yaptıklarının telafisi için Hakikati’ne yönelmeyi nasib etmesidir.”

Hani duacı? Ki ona icabet edeyim…

Eyy beşerî boyutum, yönelişin, salatın, talebin nereye? Tevvab’ın açığa çıkışından sonra yöneleceğin bir “yön” olmalı… “Vechini (yüzünü, yönünü, şuurunu) Hanîf olarak (şirkten arınarak, tanrı kavramının ne manaya geldiğini anlayarak) Tek Din’e yönelt “. Rum 30

Yani bu bir başlangıç. Şirkten arınman için. MUCÎB isminin açığa çıkmadığı için beşeriyetin “hakikat”e yönelmesi gerekiyor. Artık yönelişin, bakışın aşağı boyuta ait olmamalı. Tüm zamanını bedene ait konu ve konuklarla geçirmekten imtina edersen, hakikatine yönelişin başlamış olur. Her olay ve konuya üst beyin, hilafet boyutundan bak! Ya da bakmaya çalış. Yönelmen zaten sana icabet edildiğini gösterir.

Bağış talebinde bulunan yok mu? Ki onu bağışlayayım…

Tevbeden sonra gelen süreç… Tevbede pişmanlık,yanma,kendini kınama,hatalarından dönmeyi isteme var.Ya sonra?.. Tevvab ismi RAHÎM ismini tetikliyor. “Muhakkak ki Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz!..bunun dûnundakileri(bundan daha küçük suçları) dilediklerini bağışlar” Nisa48 İstiğfara geçebilen bilinç sıçrama yapmış bilinçtir.O artık yüzünü,şuurunu,hanîf(şirksiz)olarak doğrultamadığı her andan dolayı özür diler. Her özür bir fark ediştir.”Öz”den bakamamanın, gafil olmanın getirdiği sıkıntıdır bu… Buraya kadar yol almış birim, yaşadığı süreçler sonunda kayıtlardan ve kendini Allah’tan ayrı görme durumundan kurtulabilrse, ki bunu “kendini aradan çıkarma” olarak anlayabiliriz,bu da “bağışlanmanın” son noktası diyebilir miyiz??? Ben i aradan çıkarmayla kalan “hiç”lik..Sen senliğini bırakınca kalan zaten “Öz”, “Hakikat” değil midir? O da Zât’ındandır.    

Artık RAHÎM Esması açığa çıkıyor,ZATen bağışlandın!.. “bağ”lafından kurtuldun…
“Hakikatine iman etmişlere Rahîm’dir”(Ahzab 33)

Sürç ü lisanımız affola… Sevgiler, Selamlar

Arzu

———

BEN VARIM ALLAH’IM, BEN VARIM!

Her tefekkür çalışmasında, her yeni sorgulamada o konu ile ilgili kaldırabileceğim en ağır yük karşıma çıkıyor. Hadis-i Erbain; Kırk Hadis çalışmasını elime aldım, Hadis-i Kutsileri şöyle bir okudum ve ‘Tamam‘ dedim, ‘Beş numaralı Hadis-i Kutsi tam benlik! ‘.

Dua etmeyi, Rabbime yakarmayı, dertleşmeyi seviyorum. ‘ Madem seviyorsun dua etmeyi; öyle durumlara sokayım ki seni, ciğerin yana yana dua et şimdi bakalım. ‘ dedi Rabbim sanki seçtiğim bu Hadis-i Kutsi ile… O yüzdendi belki de yazmak için son güne bırakışım… Bedelini ödememdi… Gözyaşlarıyla… Seccadenin üzerinde iki büklüm kıvranmakla… Secdede ağlaya ağlaya dua etmekle… Bedelini ödemeden açılmayacakmış gibi geldi Rabbimin gül goncası sözleri…

Bir hortum düşünün… İçi pislikle tıkanmış. Hortuma su veriliyor; ama akamıyor su hortum tıkalı olduğu için. Tıkanıklığın olduğu yerde birikiyor, zorluyor… İki şey olabilir bu durumda. Ya su basıncıyla pisliği de alıp sürükleyerek hortumu açacak; ya da hortum basınca dayanamayıp patlayacak.  Tam da bu noktadayım işte. Şartlanmalarla, vehimle ve hâlâ tam atamadığım gayrılık düşünceleriyle tıkanmış olan basiretimdeki perdenin açılması lazım artık. Bu basınç çok zorluyor beni. Ayrılık ZANnının ateşi yakıp kavuruyor. Duygulara boğulup da edebiyat parçalamanın âlemi yok… Çözüm apaçık gösterilmiş: Nasiplenmekte olduğum ilim ile AŞKla yönelerek dua ettiğimde açılacak bu tıkanıklık…

‘Yüceliğine yüce, mübarekliğine mübarek Allah ‘… Bir pekiştirme var bu sözcüklerde. Bir silkeleme. Sığınılacak tek limana işaret ediliyor. Ve kulak verenlere ilâhî bir nida yükseliyor gecenin ıssızlığında:

Yok mu tevbe eden? … Ki, onun tevbesini kabul edeyim.  Hani duacı? …  Ki, onun duasına icabet edeyim. Bağış talebinde bulunan yok mu? … Ki, onu da bağışlayayım.

Ah Allahım… Ah Allahım… Sen beni halifen olmam için yarattın. Bilinçli varlık olmam için yarattın. Hem de kendi suretinde yarattın. Beni zatına ayna kıldın. Bir tecelligâh… Ey AHAD olan, yarattığın onca varlık içinde halifen olmam için, hakikati idrak ettirmek için beni seçtin. İnsanı seçtin. Hiçbir şeyde zâhir olmadın insandaki zâhir oluşun gibi…

Ey gizli hazine, içimin göklerinde sesini duyamamamın müsebbibi benim. Hakikatimi idrak edemedim. Hep bir taklit ehli olarak yaşadım. Hakikatimden ayrı düştüm. Ve şimdi iliklerime kadar bu hasreti hissediyorum. Ne garip, değil mi? İnsanın özünden ayrı düşmesi. Kendinden ayrı olması.

Artık bilirim ki, bu dua benden banadır. ‘Allah, Allahlığını kabullenme, hazmetme kuvvesi ve kapasitesi ihsan buyursun’ diyor Üstad. Kabulleniyorum. Ve eğer kapasitem de uygunsa, visal vakti geldi artık.

Duam benden bana ise; visal kime? Duam da, hasretim de, visalim de benden banadır. Hakikatimi idrak edemeden geçirdiğim her bir saniye ardından hasret türküsü yaktıracak kadar acıdır…

‘Ya Gavs, ne güzel Talibim ve ne güzel talep edilendir insan’… Talep Senden ise, talep edilenin de seni talep etmemesi mümkün mü?

Tevbe ediyorum hakikatimden bîhaber geçirdiğim her anıma, attığım her adıma, yaptığım her işe. Yönümü sana döndüm artık.

‘Hangi düşünceden çıkarsan çık, müşahedeni( yüzünü, veçhini) çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde mahale döndür!’

‘ (Her an- har yerde) ne yana dönersen Vechullah karşındadır! ‘

Yönümü sana döndüm. Doya doya vechini seyretmek isterim artık. Tutan elim, gören gözüm, konuşan dilim… Her şeyimle Seni isterim. 

Kendimi var zannettiren her türlü duygu ve düşünceden Sana, Hakikatime hicret ediyorum. Bu Zanları yok et. Sonradan oldurduğum, kendimi hakikatimden mahrum bıraktırdığım her şeyi yok et. Rahmetinle kuşat beni. Özümdeki Muhammedî Nur çağlasın artık.

Aman ifşa etme beni. Sakla. Ört… Bilmesinler aşkımı. Ben benlik denen şeyi yok etmeye talibim. Yok olan görünür mü? Zaman nedir? Mekân nedir? Hem HEP hem HİÇ olmaya talip olanda zaman ve mekân olur mu? Seni Sende yaşamak isterim. SEN olmak isterim. OLmak isterim. İsterim…

İlle de AŞK isterim. Aşk olmadan edindiğim her bilgi, vardığım her idrak noktası FİRAVUN eder, bilirim. Akılla Mevlâ bulunur mu? AŞK isterim ey VEDUD!…

Çok okudum, çok yazdım. Kapasitemce bir şeyler aldım. Şimdi, şu an destansı cümleler kurabilirim. Yapmayacağım. Sessiz sözlerimle yöneliyorum Sana. Sessiz sözlerimle yöneliyorum Bana…

‘Ey örtüsüne bürünen! ‘ de artık ey Âlemlerin Rabbi olan Allah! Ey Ğafur ve Rahiym, ‘Allah dilediğinin tevbesini kabul eder’ ayeti hükmünce beni de dile nolur! Nolur…

Yok mu tevbe eden? … Ki, onun tevbesini kabul edeyim. Hani duacı? …  Ki, onun duasına icabet edeyim. Bağış talebinde bulunan yok mu? … Ki, onu da bağışlayayım.

BEN VARIM ALLAHIM!…

‘Muhakkak ki ben, tevbe eden (hakikatine yakışmayan davranışlarını fark edip pişmanlıkla dönen) , iman eden ve imanının gereklerini uygulayan, sonra da doğru yolu bulan kimseye elbette Ğaffar’ ım. ‘ (Tâhâ- 82)

 Çiğdem

—————

Yönelim kendi sonucunu doğurur. Tövbe  edenin yönelimi tövbenin kendisidir yada başka bir deyişle yönelimi oluşturan yapı tövbeyi kabul edendir. Duayı ettiren duayı kabul edecek olandır. Bağışlanmak isteyen bağışlayacak olanın kendisidir. Bu farkındalık ile yönelenin tövbesine de duasına da bağışlanma isteğine de icabet vardır. Birimin bağışlanma isteğinin kabulü kendini bağışlamasından geçer. Duasının kabulü kendini iknasından geçer.

Güven