Nani

Nani

Siyah kıvırcık saçları beline kadar uzanıyordu. Açık kahverengi gözleri,  uzun kirpiklerinin arasında ateş saçıyordu. Yakından bakmayanlar gözlerinde sürme var sanıyorlardı. Sürmelim derdi anneannesi ona… Düzgün bir fiziği ve güzel bir yüzü vardı. Tıp fakültesinde okuyordu. O gün ilk defa bir kıpırtı hissetmişti kalbinde. İçinde kelebekler uçuşuyordu sanki. Onu bu kadar heyecanlandıran, kırmızı bir hediye paketi ile kaplanmış kitabı kendisine uzatırken kilitlendiği yeşil gözlerdi.

Köşedeki çiçekçiden aldığı beyaz papatyalarla birlikte kendisini onun yanında buldu. Anneannesi ile çok özel bir bağ vardı aralarında. Nani derdi ona. İlk böyle seslenmişti anneannesine ve öylece de kalmıştı.  Sevindiğinde yanına koşar, daraldığında kendini dizlerinde bulurdu. Tarif edemediği bir koku alıyordu ondan. Arkadan topuz şeklinde toplanmıştı beyaz saçları. En sevdikleri kelebekli fincanları ile ballı süt getirdi Nani.

- Hayırdır? Dedi. Âşık mı oluyoruz yoksa? Mübarek olsun sürmeli kuzum. Aşk için gelmişiz biz bu dünyaya…

Dedesi ile beraber cennetimiz dedikleri bahçeli bir evde yaşıyorlardı. Her sabah namazından sonra gülleri sular, ıhlamur ağaçları ile konuşur, hanımelini koklarlardı. Çardaktaki koltuklarında kitaplarını okurken en sevdikleri bitki çayını içerlerdi; zencefilli papatya. İleri yaşlarında rağmen sağlıkları yerindeydi. Dedesinin ince esprileri yirmilik gençlere taş çıkarırdı. Uzun heybetli görüntüsüyle hala çok yakışıklıydı. Birbirlerine bakışlarından hala âşık olduklarını anlamamak mümkün değildi.

 Dedesinin namaz için çıkmasını fırsat bildi;

- Anlatsana Nani! Nasıl tanıştınız?

Gözlerini uzaklara çevirdi nani. Bir süre sessizce baktı. Her zaman mütebessim ve sevgi doluydu.

- Gömleğinin kollarını katlamış, hızlı adımlarla yürürken hatırlıyorum onu.  Cuma namazına gidiyordu. Hızlı adımlarla, başı önde, yere bakarak yürüyordu.  Bir de yeşile çalan ela gözleri aklımda o günlerden kalan…

- Yeşil mi? Diye heyecanla sordu.

- Yeşil ya…

- Hep dua ederdim evleneceğim kişi namaz kılsın, inançlı olsun diye… Ve daha ilk buluşmamızda ne sordu biliyor musun? ‘Sana söylemem gereken bir şey var ’ dedi. ‘Ben namaz kılıyorum, senin için bir sakıncası var mı? ‘

İkisi de neşeli bir kahkaha attı. En çok beraberken gülerlerdi. Ballı sütünden bir yudum aldıktan sonra devam etti.

- Vermeyi dilemese, istemeyi vermezdi yavrum. Dualarım karşıma bir bir suretlenip çıktıkça, şükürde eksiklik korkusuyla tir tir titrerdim.

Otuz yaşından önce evlenme planım yoktu; ama secdede yüzün gözümün önünden gitmiyordu.’  diye anlatmıştı daha sonraları. Elini dizime koymuştu bir keresinde, kalbim yerinden çıkacak sandım, düşüp bayılacaktım.

- :)

- İş çıkışı akşam namazı kaçacak diye koşarak eve giderdik, namaz vaktine uymuyor diye tiyatro iptal ederdik.  Sabah namazı kaçırdım diye işten izin alıp akşama kadar kuran okurdu. 

- Desene dedem, emeklilikten sonra namaza başlayanlardan değil.

- Aksine, ben onu tanıdığımdan beri bir vakit kaçırdığını görmedim. Tüm gününü namaz saatlerine göre planlardı.    ‘Sabah namazıııı…’  diye seslenirdi bana.   ‘ oooofff yine mi’ derdim. ‘Her gün her gün sıkıldım, sonu yok mu bunun’ ‘yemekten içmekten sıkılmıyorsun ama’ derdi.  Gülerdik.  Böyle bir espri geliştirmiştik kendimizce. Her sabah söyler, her sabah gülerdik. Hiç sıkılmadan, tekrar tekrar beni uyandırmak için yanıma gelirdi.

- Nani, seni dinleyen de, bunca yıl namaz kılmışsınız da başka hiçbir şey yapmamışsınız sanacak.

-  Sanırım öyle.  Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömür. Hatırımda bir namaz var.   Bak ne geldi aklıma. O yıl Sivas’ta güneş tutulması çıplak gözle izlenebilecekti. Tüm fakülte ellerinde panoramik filmler ( tüm ağız radyografisi) bahçeye çıkmıştı. Bir tek deden yoktu. Odanın kapısını kilitlemiş, güneş tutulması anında kılınan özel bir namaz kılıyordu. O zamanlar ben de kızıyordum. Neden bu kadar abartıyor, bir vakti de kılmasa ne olur diyordum. En sevdiğin bisiklet grubundan namaz vakitlerine uymuyor diye ayrıldı.

-  Namaz hep merkezinde olmuş anladığım kadarıyla hayatınızın.

- Derdi Allah olanın, Allah derdine kefil olur. Namaz insanı kötülüklerden korurmuş derler. Bir ayağın namazda yani merkezde olduğunda, diğer ayağınla hiçbir yere gidemezsin. Çeker alır seni. Elini şerden, gözünü kötüden, aklını malayaniden uzak tutar.  En büyük günah O’ ndan ayrı düşmekse,  namaz her dem onla birler seni.  Sen namazını kılmaya çalıştıkça; namaz seni insan kılar.

Çok hüzünlendiğinde derinden bir AH çekerdi. Aklıma geldikçe burnum sızlıyor derdi can parçasını anlatırken.

- Sonra misafirimiz geldi. Aşkımızın meyvesi dedik ona. ‘  Ne güzel günlerdi’  diyeceğimiz o süreç başlamıştı artık. Ciğer nasıl yanarmış, yürek nasıl kaynarmış ve can buna nasıl dayanırmış bildim. Gözlerine baktıkça eridim. Acizlik neymiş dibine vurdum.  Onu o halde görmeye dayanamazken ve buna rağmen yanından ayrılamazken lime lime oldum. Yandım, yandım da KÜLL oldum.

- AH nanim. Nasıl dayandın sen bunlara…

- İlk dişi çıktığında, yaşıtları yürüdüğünde, okul vakti geldiğinde defalarca öldüm. Hiçbir uzvunu kullanamazdı. Ama gözlerindeki o mana var ya, neler anlatırdı neler… Namaz vakitleri ve Tuna vakitleri vardı hayatımızda. Namazdan önce, namazdan sonra… Terapiden önce, terapiden sonra. Yıllarca bu döngüde yaşadık.

- Çok zor görünüyor anneanne! Bu durumda dengede kalmak çok zor olsa gerek.

- Zordu tabi. Anlattıkları o cehennem kuyuları varsa, orada yanmak, içine düştüğüm yangınlardan daha hafif olsa gerek diye düşündüğüm çok oldu. Çok sürmedi bu yangınlar. Çok mutlu olduk biz. Elimizdeki ile dünyanın en zengini, evimiz cennet bahçelerinden bir bahçeydi.

- Namazın maddi manevi faydaları varmış.  Belki de sizi ayakta tutan namazdı.

- Aslında namazın faydalarını çok da düşünmüyorum. Ben namazda o kokuyu duydum. En kötü zamanlarımda, içerlerde bir yerlerden yayılıyor o koku. Zamanında Psikologum buna özle bağlantı demişti. Cümle ilimler açılsa, bütün faydalar dökülse ortaya değişmez secdelerim. Ben namaza iman etmişim, ilimleyse meşk ediyorum.

 Namaz dinin direğidir buyurmuş Resulullah. Din sistemdir biliyorsun artık. Sistemin içinde seni ayakta tutan, çokluktaki etkilerden, negatif tesirlerden koruyan; teklik bilgisini her an canlı tutan bir ibadettir. Esasen kahır ve musibetlerin dayanılmaz ağırlığını silen namaz değil de nedir?  Namaz olmasaydı, bugün böyle olur muyduk sıklıkla düşünürüm.

- Yani…

- Az bekle…  Bitmedi anlatacaklarım. Son gece hastanede deden kaldı. Dayına hamileydim, hiç bırakmak istemedim onu ama deden müsaade etmedi. O bana kıyamıyordu ben ona. Öptüm, kokladım, bırakıp çıktım. Gece boyunca başını bekledi deden; sabaha karşı bir ara uyuyakalmış. Makinelerin alarmı ile uyandığında;

-‘Ah güzel oğlum, yine beni sabah namazına uyandırdın’ demiş içinden. Bir Cuma sabahı, seher vakti onu uğurlarken, aklında yine namaz vardı.

- Canım dedem…

- O gün evimize yayılan gül kokusunu ise pek çok kişi duydu. Tek çaremiz secdeydi. AH o secde! Sanır mısın ki ben başımı taşa toprağa koyarım; aşk ı bilen anlar o baş nereye konur? Ve artık ne evlat kalır ne ana… Ne gurbet kalır ne sıla… Gerisini sen düşün artık.

- Namaz gözümün nuru lakin bakışım çok değişti. Anlat nani, doyamadım ben.

-  Namaz topluyor beni.  O kırık dökük, kör topal secdelerim tutup kaldırıyor. Sarıp sarmalıyor, yıkayıp paklıyor. Sanıyor musun ki secdelerde dua edip bir şeyleri bitirme, bir şeyleri yetirme derdindeyim. Suskun derlerdi bana; söz söylemekten bile utanır olduğumu, sessiz sözsüz bilenden başka kime gideyim. Derdim benim mahremimdir, bu yüzdendir ki paylaşmayı sevmiyorum hüznümü.

Güzel yüzünü ellerinin arasına aldı ve devam etti.

- İşte böyle gül yüzlüm… Ben onun namazı sevmesini sevdim. Vakit ikindi vaktidir. Bana müsaade…

Ülkü A. OZAN