Topal Karınca

Topal Karınca

   Yıllar olmuştu görüşmeyeli. Hastanede yatan dedem için geçmiş olsuna aradığında sohbetin bir yerinde ‘Senin için kendini dine vermiş diyorlar ‘ dedi. Güldüm elimde olmadan. Diyemedim ‘Ben kendimi, kendimi bulmaya verdim’ diye. Anlatamadım…’ Hıı, öyle ‘ dedim, geçiştirdim.

   Elimdeki zikirmatiği görünce ‘Napıyorsun o zikirmatikle? Allah’la pazarlık mı yapıyorsun; ben sana şu kadar okuyayım, Sen de bana cennetin anahtarını ver diye? ‘ dedi bir başkası. Cevap almak değildi niyeti, biliyordum. Anlatamadım ettiğim her duanın, yaptığım her zikrin kendim için olduğunu. Dinlemezdi. Dinlemek istemezdi.

   ‘Gittiğin yol yol değil. ‘ dedi bir diğeri. Sustum. Diyemedim bu yola baş koyduğumu…

   İş yerimde bana çok sıkıntı veren insanlardan için ‘Boş verin müdür bey, onlar da programlarının gereğini yerine getiriyorlar. ‘ deyince amirimin yüzündeki o şaşkın bakış…

   Bana yaşattıkları sebebiyle gönlümün ister istemez mesafe koyduğu arkadaşım, karşımda bana yine yeni sıkıntılar yaşatmaya hazırlanırken; ‘Ne yana dönersen Vechullah karşındadır ‘ ayeti yankılandı sinemdeki tepelerde. Gözlerime yaşlar hücum etti, dolu dolu sarıldım arkadaşıma…  ‘Seni çok seviyorum, biliyor musun? ‘ dedim titreyen sesimle…

   Yapılması gereken ne çok iş vardı? İş yerimde yetiştirilmesi gereken evraklar; evde yemek, çamaşır, temizlik ve benden ilgi bekleyen hane halkı. Sıraya koysam bile hep nefes nefese yaşadığımı farkettim. Yetişmeyecekti. Bitmeyecekti. Ben ölsem bile bitmeyecekti. Gözbebeklerim büyüdü bunu fark edince. Ürperdim…

   Hastanenin yoğun bakım ünitesinde bir zamanlar heybetle salınan bedenini küçücük olmuş görünce içim un ufak olmuştu. Ağzında hortumlar, konuşamıyordu. İstemeyi nasıl becerdiyse, bir kalem vermişler eline, korkuyla bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Halbuki elinden gelen tek şey, üzerindeki bembeyaz çarşafa çizdiği anlamsız çizgilerdi. Volkanlar kaynadı içimde. ‘Sabret, her şey çok güzel olacak‘ diyebildim sadece, buz gibi alnına titreyen dudaklarımla öpücük kondururken. Uzun uzun güzel şeyler anlatmak istedim feri kaçmış gözlerine bakarak… Beceremedim… Göğsüme bir yumru oturdu sanki… Konuşamadım…

    Haydi yüreğim, kalk gidelim buralardan. Bir süreliğine de olsa gidelim. Çekilelim Hiramıza… Kesret yoruyor bazen, değil mi? Marifet kesrette vahdeti yaşamak, biliyorum. Ama olmuyor işte; her zaman beceremiyorum. O halde… Haydi, kalk gidelim yüreğim. Çekilelim Hiramıza. ‘Mağaralardan Geç de Gel ‘ nidası geldi en sevdiğimden…Kalk, gitme vakti…

Gitme vakti miydi gerçekte olan? Yoksa ‘ Allahu Ekber Allahu Ekber! ‘ sedalarının davetiyle bende olana, ben olana küçücük yavru bir kuş gibi sığınma arzusu muydu?

 Beni kimsecikler okşamaz madem;

Öp beni alnımdan, sen öp seccadem… ‘ diyen engin gönüle ne kadar da yakınım şu an…

Gel yüreğim, dertleşelim biraz seninle.

  

Yıllar önce bir borcu ödemek gözüyle görür, öyle kılardım namazımı. Bir sıkıntıyı başımdan savmaya çalışır gibi acele acele kılar, biter bitmez kaçardım seccadeden. Ta ki paramparça edilmiş kalbimi nasıl avutacağımı şaşırmış bir halde, üzüntünün o yalınkılıç acısının üstesinden gelmeye çalıştığım ana kadar…

   İri Mayıs yağmurları gibi seccademe damlarken gözyaşlarım, anlayıverdim gerçek sevgi ve yönelişin ne olduğunu… Ve o sessiz tıpırtılar bir daha hiç dinmesin istedim…

  ‘Sahi neydi o beş- on dakikalık namazın sırrı? Neydi onu hayatımın vazgeçilmezi yapan? ‘ diye düşünürken; anladım ki yitik malımı bulmaktı namaz. Kendimi bulmaktı. Kendim olabildiğim tek an, namaza durduğum andı. Hele ki secdede dua edilebileceğini öğrendiğim gün, bayramım oldu benim.

   Şimdi doya doya, her kıyamda secdeyi özleye özleye kılıyorum namazlarımı. Gönlümü namaza hazırlayıp da kollarımı kaldırıp ‘Allahu Ekber ‘ deyip ellerimi göğsümde birleştirdiğimde başlıyor kendimden kendime yolculuk. Kıyamda benlik, rükûda gerçeği fark ediş, secdede hiçliğin içinde heplik… Bir devran bu, tadına doyulmayan. ‘Yok’ tan var olmuş bir ‘yok’ un yokluğuyla aslına urûcu (AH)… Miracı…

   Namaz neydi? Onun İslam’ın ikinci şartı olmasının sebebi neydi? Ve namaz nasıl miraç olurdu? Neydi namazı bu kadar önemli kılan; dinin direği yapan? Ve neden vakitlerle belirlenmiş bir ibadet idi?  

   Günlük hayat dediğimiz cinnetin içinden sıyrılarak, randevusuna hiç geç kalmayanla buluşmak mıydı namaz? Susuzluktan çatlayan sinelere Rahman’ın müjdelerle dolu bir ikramı mıydı? Resulullah’ın dudaklarına değen seslerin senin de dudağına değmesinin verdiği mutluluk muydu? Yaradan’ın kendi sözlerini senin ağzından dinlemesi miydi? Kesretten Vahdete kaçış mıydı yoksa? …

   ‘Çık artık şu ikilikten! Kendine gel! Şirkten sıyrıl, öyle konuş! ‘ diye seslendi özümdeki Resul. Beynim yandı sanki. Doğru ya, bir ben, bir de O yoktu ki!

    Nasıl çıkılırdı ikilikten, çokluk zannından? Tabii ki AŞK la.

   AŞKı bilmek gerekiyordu. Anlamak, idrak etmek; daha doğrusu yaşamak, AŞKın kendi olmak. O zaman kalkıyordu ikilik.

   İkilik kalktığı zaman yüreğin titreyerek dudaklarından şu sözcükler dökülüverir ister istemez: ‘Eşhedü en lâ ilâhe illâllâh ve eşhedü enne Muhammed’en abduHÛ ve resûluHÛ ‘ .

   Ezan-ı Muhammedî’de de aynen böyle söyler, gönüllere üstünü örttüklerini hatırlatarak. Yüreğiyle dinleyen kurtuluşa yönelir. Hakikate tam davettir ezan. ‘ OKU ‘ maya davettir. Ve ezanın bitiminde Resulullah’ın tavsiyesiyle okuduğumuz duanın başındaki ‘ Ey bu tam davetin ve kılınacak namazın Rabbi…’ cümlesi de ezanın ne olduğunu bize tekrar hatırlatır gibidir. Allah Resulü ’dür insanı uyaran. Hakikate tam davet eden…

   İster istemez ayakların sürükler seni abdest almaya. Temizlik için değildir abdest. Beşerî değer kirlerinden ARINMAK suretiyle hakikatine yönelmedir. Bir yönüyle de hakikat yolcusunun yönelişindeki en büyük ihtiyaçlarından birini, beynin biyoelektrik ihtiyacını karşılamak içindir. Strese ve sıkıntıya yol açan; beynimize ve vücudumuza ezâ veren statik elektriğin atılması içindir. İşten eve geldiğimde aldığım abdestle sanki vücudumdan on ton yük kalkmış gibi hissedip rahatlamam, abdestin sayesindedir.

   Bana tarifsiz bir mutluluk ve özgüven duygusu verir abdest. Korunduğumu bilirim. Ve her an namaza durabileceğimi, her an o sığınma ve yönelme durumuna geçebileceğimi bilmek müthiş bir güven verir bana. Bu bilinçle artık yere abdestsiz basmaktan kaçınırım. Dostumdur abdest. Bodyguard’ımdır. J

   İhlas sûresini okuyarak giyerim namaz elbisemi. Ahad olanı idrak etme niyazı ve ümidiyle. Simsiyahtır namaz elbisem… Lâ mekân, Lâ zaman hissiyatına bürünebilmem için simsiyahtır… Kâbe’nin örtüsü gibidir… Simsiyah… Şekilsiz, desensiz ve Kubbetü’l Hadra rengindeki seccademe baktıkça, zamanın durduğu anlarda gözlerimden iri damlalarla düşen gözyaşlarım gelir aklıma. Göğsüme bastırasım gelir seccademi. O şahittir çünkü yaşadıklarıma, hissettiklerime. Gafletlerimi de bilir; coşkularımı da. En gizli itiraflarımı yaparken secdede, o şahittir anlattıklarıma. Yüreğimin derinliklerinden coşan duygularıma şahittir.

Adsız

     Hakikate şehadet edenin otomatik olarak yapması gereken bir yöneliştir namaz. Bu sebeple İslâm’ın ikinci şartıdır. Zaten hakikatini fark eden ister istemez bir arayışa girer özünde olanla buluşmak için. Allah’ın azametini fark eden, kendi hiçliğini fark eder aynı anda. Ve ‘Allahu Ekber! ‘ demekten başka bir çaresi kalmaz.

   Allahu Ekber! Miraca niyet edilir, Allah’la aradaki tüm perdeler arkaya atılır ve ateşe atlayan pervanenin hissettiklerini hissetme ümidiyle namaza durulur. Bedenle, ruhla, zihinle, her şeyiyle. Bu sayede göz nuru oluyor namaz. Kişinin hakikatini aşikâr ediyor. Aynası oluyor. Kendini namaz ile seyrediyor. ‘Allahu Ekber ‘ ile başlıyor seyir.

   Bir de bakılır ki, Allah’ın azameti yanında dünyamız ve değerlerimiz dediğimiz ne varsa pul kadar kıymeti yok. ‘Sübhaneke ‘ denir ister istemez. Ve çağlayıp akmaya, kanatlanıp uçmaya hazırlanır gönüller.

GUVERCİN

   Derin bir nefes alınır ve Eûzu Besmele ile okyanus misali Fatiha’nın güzelliğine dalınır. Gönül dalgalanır durur Fatiha Sûresi’ni okurken. Nasıl dalgalanmasın? Miracın kapısıdır Fatiha. Yönelişin anahtarı, Kur’an ‘ın sırrıdır. Her rekâtta okunan, namazı namaz eyleyen bir hazinedir…

   O anki hissiyata göre bir sûre okunur Fatiha’nın ardından. Her biri inci tanesi gibi, her biri bin bir derde deva, her biri cânâ şifâ…

   İçim daralıyorsa İnşirah okurum meselâ. Kendimi hatırlamak için Ayetel Kürsi… Stresli veya birilerine kızgınsam Tebbet… Korkuyorsam veya vesveselere kapılmama ramak kalmışsa Felak/ Nas… Cânım, ciğerparem İhlâs…

   Rükûda engelleyemediğim bir şekilde elbisemin eteklerine ilişir gözüm: Simsiyah… ‘Sen busun işte’ derim. Siyah… Yoksun… Sen bu beden değilsin… Beden sandığın şey hiç olmadı… Ben dediğin şey hiç olmadı…

   Secde… En sevdiğim… Beynime kanın yürüyüşünü hissederim. Ve işte Lâ Mekân, Lâ Zaman! Kuşun kanatlanıp uçtuğu an. Dünyaymış, işmiş, çoluk- çocukmuş… Hepsi silinir. Renkler silinir. Sesler silinir. Sadece deriiin bir karanlık… Hiçlik… HÛ…

   Hani herkesin içinde, derinlerde sızlayan, özlemi duyulan bir yuva vardır ya… Aile veya ev anlamında değildir bu yuva özlemi. Sanki bir zamanlar oradaymışsın da koparılıp sürgün edilmişsin gibi bir his veren yer. Yer değildir o özlenen aslında. Kendi ellerimizle perdelediğimiz kendimizizdir. Secdede BİRlenirsin… Hasret biter… Hiç kaldırmak istemezsin o alnı secdeden. İçinde kaybolmak istersin. Geri dönmek istemezsin ‘Esfeli Safilîn’ e…

   Secdelerim, sığındığım Hira ‘dır … Bir an… Bir tek an hissetsem Resulullah’ın olduğu yerde olduğumu… Ahh, bir tek an hissetsem… İşte o zaman namazım Mirac olacak, bilirim.

   Secdede dua etmek… Ne istenebilir ki secdede? Ev? Araba? Para?… Secdede akla gelen tek şey, edilen tek niyaz Hakikatini tanımak, idrak etmektir. Dünya yükünü taşımaktan yorulan omuzlar, faniye meyletmekten usanan gönüllerin tek bir arzusu vardır secdede: HÛ! Bir çocuk saflığıyla yönelir ve istersin.

NAmaz-hakkında-Resimli-Hadisler

   Ettehiyyâtü : ‘Bak, nereye oturtuyor seni Rabbin? Miracın baş köşesindesin Tahiyyat oturuşlarında. Sevgilinin selamını sen seslendiriyorsun Rabbine: Ettehiyyâtü Lillâh… Ve selam alıyorsun Rabbinden. Sımsıcak: Esselamu Aleyk. Varlığın rüzgârı susuyor. Çekiliyor gölgeli hüzünler yüreğinden…’ ( Senai Demirci)

   ‘ Allâhümme ‘ dediğim an içim bir hoş olur. Nasıl da sıcacık bir sözcüktür bu! Allâhümme… Allâhümme!…

   Yârim Muhammed, cânım Muhammed, cânımın cânânı Muhammed! Okuduğum her Salli ve Barik duası, özümdeki Muhammedî Hakikate vuslat için atılan bir adım gibidir. Kendimle arama kendi ellerimle ördüğüm kalın duvarlara indirilen birer kazma darbesi gibidir.

   Ya Rabbenâ duası? Ne güzel bir duadır o? ‘Rabbenâ! ‘ derken zaten içi titrer insanın. ‘Rabbenâ’ dedikçe annesine sokulan bir bebek gibi huzur hissederim.

   ‘ Onlardan kimi de: Rabbimiz, bize dünyada da hasene ( Esmâ’nın güzelliklerini yaşamayı ) ver, sonsuz gelecek sürecinde de hasene ( nefsimizdeki Esmâ’nın güzellikleri) ver; ( ayrı düşmenin ) ateşinden bizi koru derler. ‘ ( Bakara- 201 )

   Selâmla taçlandırılır, mühürlenir namaz.

   Secdeye doyamayan ruhum tekrar kapanır secdeye. Âyet-el Kürsî yi secdede okumak ne güzeldir!… Bir kez daha kanatlanır gönlüm, bir kez daha buluşurum kendimle Hiram’da…

   Namaz.. Aaahh namaz… En marifetli psikologlar gelse, senin tek bir rekâtta verdiğin huzuru verebilir mi acaba? En iddialı meditasyonlar senin yanında çocukların evcilik oyunu gibi kalır.

   Sabah namazına kalkabilmek her yiğidin harcı değildir. Kalkabilenlerin üzerine sağanak sağanak rahmet yağar, bilirim. Sabah namazına kalktığımda ‘Aferin’ derim kendime… ‘Aferin’…

   İş yerimde kıldığım öğle ve ikindi namazları can simidi gibidir. İş yoğunluğunda beynimde çınlayan sesler kesilir, seccadenin serinliğine değen ayaklarım sanki ‘Çok şükür! ‘ diye seslenir. Özüme dönmenin getirdiği ferahlık ve tazelik yayılır ruhuma, yenilenmiş olarak dönerim kesrete.

   Akşam namazı… Gökyüzü günden geceye dönerken, bir âlemden bir âleme geçerim ben de namazımda.

   En sevdiğim: Yatsı namazı… El ayak çekilmiştir artık. Gecenin anne şefkatiyle sardığı vakitte, bütün o kargaşanın, koşuşturmanın bittiği, yalnızca âşıkların uyanık olduğu saatlerde namaz ne güzeldir…

   Bu duyguları net olarak hissedemezdim ben aslında… Kâh durulup kâh coşan bir deniz gibi; bazen şevk ve heyecanla kılardım namazlarımı, bazen de hissiz bir robot gibi… Tâ ki seni tanıyana kadar…

   Bir dönüm noktasında tanıştım seninle Topal Karınca… En ummadığım; ama en çok ihtiyacım olan bir zamanda tanıştırıldım seninle…

   ‘ Topal Karınca ‘ senin kendine verdiğin isim… : Sen; ‘’Hacca gitmek üzere yola çıkan topal bir karıncaya acımışlar; ‘ Bu topal ayağınla asla varamazsın Beytullah’ a demişler. Topal karınca bu sözleri diyenlere bakmış; ‘Bunu ben de biliyorum. Ama hiç değilse bu yolda giderken ölürüm..’ ‘’ diye ağlayarak anlattığında, ben de senin gibi içim sarsıla sarsıla ağladım…

   Günlerdir seni izliyorum, seni dinliyorum bıkıp usanmadan. Tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu. Sen konuştukça depremler oluyor gönlümde. ‘ Ayyy, Canım Rabbim! ‘ dediğinde sen, sicim gibi iniyor gözümden yaşlar. Resulullah’a yazdığın mektupları okurken hıçkırıklara boğuluyorum kendime sarılıp.

   Bir gün Kevser sûresini okuyup;  ‘’ ‘ Biz sana Kevser’i verdik’  cümlesini okurken gözyaşlarına boğuluyorum. ‘Ey Fatma, biz sana Kevser’i verdik. Elini ayağını aldık ama sana hizmet eden anacığını verdik’ diye anlayıp gözyaşlarımı tutamıyorum. Kevser’im annem. O aktığı müddetçe ben de akacağım. Birlikte akacağız.’’ Dedin… O an düşündüm; benim Kevser’im ne diye… Benim de bir Kevser’im var Fatmacık… Benim de bir Kevser’im var… Ve O aktıkça, ben de akacağım…

   Ey cennet bakışlı Topal Karınca; ben de senin gibi aferini hak ettiğim yerde ‘Ben geldiiim! ‘ diyebilir miyim, ne dersin?

   Ey fırtınalı zirvelerde açan mis kokulu dağ çiçeği; ben de AŞKı senin gibi yaşayabilir miyim?

indir

  https://www.youtube.com/watch?v=II9HSyJaxwE

“Muhakkak ki salâtım (yönelişim – namazım), nüsukum (Allâh’a yaklaştırıcı işlevi olan çalışmalarım), hayatım ve ölümümle yaşayacaklarım; Rabb-ül âlemîn olan Allâh içindir (Allâh Esmâ’sına ait özelliklerin açığa çıkması içindir).‘HÛ’ için ortak kavramı düşünülemez! İşte bununla hükmolundum; ben teslim olmuşluğunu yaşayanlardanım.”  (6.En’am: 162-163)

RÂBİA ÇİĞDEM