Değiniler- 42

Değiniler- 42

“ÂLEMLERİN RABBİ” ve “ÂLEMLERDEN GANİY” YAŞAM DÜZLEMLERİ

“Âlemlerin Rabbi” düzleminde yaşayanı “Âlemlerden Ganiy” yaşam formuna yükselten kuvve; Aşktır.

İnsanoğlunun doğduğu ortam şartları dâhilinde; onların kendine yükledikleriyle hayat sürmesi “Âlemlerin Rabbi” düzleminde bir yaşamdır.

Gerek sorgulama ve gerekse isyan yoluyla içinde olduğu ortama karşı düşünsel, fiili tavır geliştirme hali “Âlemlerden Ganiy” yaşam formudur.

“Âlemlerin Rabbi” düzleminde yaşam; Muhafazakar, Dindar, Statükocu, Tutucu, Hemşerici, Milliyetçi, Gelenekçi, Modern, Laik vb isimlerle tanımlanır toplumda…

“Âlemlerin Rabbi” yaşamının bilincinde sorgulamaya, araştırmaya, farklı ve alışılmamış olana yer yoktur! Mevcut; zaten en iyisi, en güzelidir.

“Âlemlerin Rabbi” düzlemindeki yaşam; içine doğduğu ortam ve şartları “Kültürümüz”, “Medeniyetimiz”, “Değerlerimiz” adıyla kutsar, yüceltir.

“Âlemlerin Rabbi” düzlemindeki bilinç için sorgulama ve yeniye açılma hep tehlikeli ve saptırıcı yönelişler olarak görüle gelmiştir.

“Âlemlerin Rabbi” dairesinde yaşanacak en yüksek gelişme; sadece toplumun ve genel kabullerin izin verdiği çerçevede olacaktır.

“Âlemlerin Rabbi” yaşamında fikrin- ilmin erişeceği zirve; Hikmettir. Bu da “Sebepler dünyası”dır ki asıl Hakikatin damlası bile değildir.

Kişi; mevcudu, ortamı, kendini içinde bulduğu yaşam ve bilgi anlayışını sorgulamaya başladığında “Âlemlerden Ganiy” formuna ilk adımı atar.

“Âlemlerden Ganiy” formuna yönelene çevrenin, yakınların ilk tepkisi “Tehlikeli” olurken ileri aşamada bu “Sapık”, “Deli” etiketine dönüşür.

Tasavvufun; Hakikat İlminin ana gayesi; kendisini “Âlemlerin Rabbi” formunda bulan ve öyle zannedene “Âlemlerden Ganiy” formunu yaşatmaktır.

Hz. Muhammed (sav) “Âlemler” inde yaşayanlara “Âlemlerden Ganiy” bir yaşam da olduğunu hissettirmek için “DünyaNIZdan” vurgusu yapmıştır.

Kur’anın hakikat kompozisyonu “Fatiha” ile başlar “İhlâs”la biter. Fatiha’daki “Alemler” İhlas’ta yoktur nedense?!

Fatiha’daki “Kul ve Allah”, “Sapıklar ve Doğrular”, “Yanlış yollar ve Doğru yol” anlatımları; İhlâs’ta yerini “Sadece Allah”a bırakır.

Fatiha ile başlayan Kur’an “Âlemler” ve onda gelişenleri sahne sahne anlatır. “Âlemlerinde” yaşamak üzere doğana Kur’an İyilik Rehberidir.

Fatiha ile başlayan -görünüşte- olumlu, olumsuz ikili anlatımlar seren Kur’an; “Âlemlerden Ganiy” yaşamı için doğana Hidayet Rehberidir.

Kur’an’a “İyilik ve Güzellik Rehberi” diye bakmak ile “Hidayet Rehberi” diye bakmak; “Âlemler” ve “Âlemlerden Ganiy” olma farkıdır aslında.

“Âlemlerinde” yaşayana göredir Cennet- Cehennem. “Âlemlerden Ganiy” oluşu tadan ise “İsteyene ver onları, bana seni gerek seni” demiştir.

“Yolun başındaydık Sıddik dediler; sonuna yaklaştık Zındık” demeye başladılar sözü; “A. Ganiy” formuna toplumun tahammül düzeyini gösterir.

Bilgi- bilgiye dayalı ezber; görgü- görgüye dayalı bakış, kişiyi hiçbir zaman “Alemler”inden çıkaramaz. Bunlar yatay genişlemeden öteye geçmez.

Dikey sıçrama getiren ve kişiyi “Âlemlerin Rabbi” formundan “Âlemlerden Ganiy” formuna yükselten yegâne Kudret; Aşktır…

“Âlemlerden Ganiy” oluşu deneyimleyenin “Âlemlerin Rabbi” düzleminin de hakkını vererek, ona sırt çevirmeden yaşaması; “Muhammedi”liktir.

Hakiki Aşk; bedensellik girdabına düşmeden, şehvet rüzgârına kapılmadan tadılan Ganiyliktir ki “Muhammedi Yaşam” getirir. Hazmıyla kolaylaşa!

HERKESİ SEVMEK Mİ? TEK’İ SEVMEK Mİ?

- Herkesi nasıl sevebilirim?

- “Herkes”in olduğu sürece hiç kimseyi sevemezsin!

 

- Herkesi sevenler, mahlûkatı ayrımsız sevenler bunu nasıl başarıyor?

- “Başarmak” gibi bir çaba ve egosal bir kavramın vehminden çıkarak!

 

- Yine de herkesi; tüm mahlûkatı ayrımsız sevmenin bir formülü olmalı.

- Var elbet. Çelişik görünen iki ayet: Bakara 115- 149 dadır formülü.

 

Her nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır. (Bakara 115)

Vechni Mescidi Hareme döndür! (Bakara 149)

Görebilirsen; mahlûkatı sevme sırrı bu iki ayettedir.

Kıbleye yönelmek; salâtın olmazsa olmazı. Mescid-i Harem; en mahrem, en içsel, en saklı,en derun olana secde! Senden özge sen olanadır secde!

Sen, hiç senden özge sen olana secde ettin mi? Kâbe’ye dönüyorsun her namazda, senden özge sen olana döndün mü hiç?! Ne soruyorum? Cevap?

Ömründe bir kez olsun senden özge sen olan önünde aklı, mantığı, bilgiyi yere serip secde edebilseydin; Mescidi Haremin hakikatini görecektin.

Senelerce Kâbe’ye karşı namaz kılıp da ömründe bir kez olsun en içsel, en derun, en sırlı olana secde edemeden geçip gidiyor milyonlarcası…

Aşkını, gönlünün derûnundan çıkarıp karşısına koyan; en içsel,en saklı,en sırlı,en paha biçilmez olan;Mescidi Haremine girmiş, yönelmiştir.

“Vechini Mescidi Hareme dön”ün (Bakara 115) sırrını anladın. Aşkına dön tüm hücrelerinle, tüm kuvvelerinle demek olduğunu sezdin. Sonrası?

“Vechi Mescidi Hareme dönmek” ile “Her yerde Vechi görmek” aynı Kur’anın ayeti ise haydi birleştirip OKUyalım işareti. Ne deniyor aslında?

Vechini Mescidi Hareme dönemediğin sürece Her yerde Vechullahı görmen imkânsızdır dostum! İşte sana Bakara 115 ve 149 un işareti! Düşün…

Bütün mahlûkatı; herkesi sevenler; hakikatte TEK-BİR-MAŞUK a sevdalandıkları; her yere o aşkla, o diye baktıkları için sevmişlerdir! Anla!

Gönlüne; derûnuna dönememiş ki Aşkını çıkarıp Kıbleyi bulsun. Bilgiç bilgiç, ukala ukala çarşı pazar gezmiş. Allah’ı her yerde görecekmişşş!

Mescidi Hareme dönmeyenin Salâtı yok hükmünde! Buldun mu aşkını? Yöneldin mi? Secde ettin mi? Kuru gürültüyle bilgi pazarında berduşluk etmek?

Vakit geçmeden aklını başına al da yana yakıla dua et: “Rabbim; aşkımı görmeden; Kâbemi bilmeden, secdemi etmeden canımı alma!” Mübarek olsun…

DETAYDA BOĞULAN- ENGİNLERE AÇILAN

Ben bir kitap okudum onu kalem yazmadı/ Mürekkep eyleyeydim yetmeye yedi deniz (Bizim Yunus) Bu kitabı okuyanın kitaplarla işi olmaz…

Kâbe’nin içinde Kıble aranmaz. Dön dönebildiğin yere! Altın kapı ardına kadar açılmış, buyurun denmiş, hala mı seccade aramak, kıble sormak?

Âşık, gönül gemisiyle açılır denize dalgaları yara yara! Ne gariptir ki aşıka şu sorulur: “Gemi pervanesi balık öldürürse günahı yok mu?”

Allah’ın insan üzerindeki hakkı Aşktır. Bunu anlayamayan; aşkı tadamayan kul hakkı, hayvan hakkı, insan hakkı, emek hakkı vb.de debelenir durur.

Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, yaya kalan kendince şükürdeymiş: “Süvariler evlere çamur sıçrattı, ben yapmadım, güzelce yürüyorum” Allah Aşk vere!..

Dua için gecenin ikram saatini bekliyorduk. Aşıka dua saatin ne zaman dedim.”Aşkım taşar, kalbim sıkışır, gönlüm AH ile yanar, an o andır” dedi.

Herkes duasını Rabbinden isterken aşıka sordum sen nasıl yapıyorsun? “Ben, bana ne lazımsa Aşkımdan isterim. Aşkıma şirk koşamam” demez mi?!

Aşıka “Merkür rötarda, biraz dikkat et” dedim. Eliyle kalbini yokladı, durdu ve “Aşkımda hiç rötar yok çok şükür! Merkür’e selam söyle, canımı sıkmasın” dedi.

Gayret, Çaba, Uğraş da düşmüştür Aşıktan. Denizin limana varma gayreti, kulaç atma çabası, boğulmama uğraşı olur mu hiç? Deniz işte, deniz!

Uçaktasın. Yanındaki hava yoluna yeni çıkıyorsa trafik, kazalar, levhalardan söz açacaktır. İster izah et, ister tak kulaklığı uyur gibi yap!

Uçak yolculuğu önce korkulardan arınmış bir zihin ister. Sonra da kalıpları yerde bırakıp havaya taşımamayı. Cesaret, işin başı.

Güveni; ayaklarını yere basmaktan ibaret algılayana helikopter de uçak da korkunç gelecektir. Kara Trene türkü yakmak en güzeli, hem güvenli.

Değişmesi güç şablon; şartlanma, alışkanlık vb diye biliyorsun di mi? Değil dostum. Değişmesi en zor şablon; İLİM! Hele de hakikat ilmiyse…

Aşk açıldığında ilim sadece bir dedikodudan ibarettir. Bu, hakikat ilmi olsa da mı? Evet öyle de olsa!.. Biliyorum sindirmen zaman alacak.

KURTULMAK- KURTARMAK, BU MUDUR YAŞAMAK?

Ya kurtulmayı düşünür insan ya da kurtarmayı. Kurtulma ve kurtarma çabasından da geçip olanın içinde kendince yürümek de mümkündür oysa.

Kurtulmak istediklerin ve kurtarmayı dert edindiklerinin; gözünden ve gönlünden düştüğü noktada; Kendinle karşılaşacaksın, sakın şaşırma!

“Nasıl kurtulurum bunca ağır yükten” dedi genç. “Hayatı yük, olması gerekenleri kurtulunacak dert görmemekle” dedi Bilge.

“Temizlik imandandır” hadisini okudu genç. “Tabii imandandır” dedi Bilge. “Yakiyne eren için pis- temiz ikilemi ve ayrımı zaten olmaz ki!”

“Kitaplarınız tam boğulacakken gelen can simidiydi” dedi kadın. “Boğulma korkusu olana değil, denize karışmayı özleyenedir onlar” dedi Bilge.

“Dağlara kaçasım geliyor, hakikati fark ettikçe kabıma sığamıyorum” dedi. “Kabın, dağlar, kaçmak? Bir de Hakikat öyle mi? Hasbünallah, Sübhanallah…”

“Evde kedi beslemeyi düşünüyorum ama tüyü, tuvaleti düşündürüyor” dedi kadın. “Kızımı, kızımın ihtiyaçlarını hiç yük görmedim” dedi yazar…

“Sizin gibi değilim; fikirlerim, tarzım farklı” dedi davet edilen. Yaşlı Bilge olanca şefkatiyle “Biz senin gibi oluruz, yeter ki gel” dedi.

“Teslimiyet zor. Kim, kime teslim olabilir ki?” dedi genç. “Kimse ‘başkası’na teslim olamaz. Teslim olan sadece ‘kendi’ne teslim olur.” dedi Bilge.

“Teslimiyet itirazı, tereddüdü bitiriyor mu?” dedi. “Demir tozları mıknatısa yapışınca depreniyor mu?” diye soruyla soruyla cevap geldi.

BİLGİÇ- BİLGE

“Bilge” nin “Bilgiç” ten farkı; Aşkıdır.

Ezberle egosu taşlaşan Bilgiç; ortalıkta bilgi satar. Ekberde egosu haşlanan Bilge; ortaya kalbin koyar.

Veliler; beyni; epifizi, hipokampusu, amigdalayı bilmeden hakikatlerinin fonksiyonlarını sezmiş ve yaşamışlardır. Biliş denen odur işte…

İlim ezberi “Bilgi”, Aşk nimeti “Biliş” getirir. Bilgi ile Biliş farkını anlamak mı? Rumi’nin “Ben ol da bil” dediğidir o. Sadece yaşanır…

Hakikatini bir üst bilinç aynasında fark edip “Bildirirse bilir, Sevdirirse severim” teslimiyetini yaşayan; Aşka ve Bilgeliye kanat çırpar.

Bilgiçler atışır, tartışır hatta dalaşabilir de. Bilgelerde bu kesinlikle görülmez. Sahiplendiği bir şey yok ki uğruna atışıp dalaşsın!

Oturuma çağırdılar. Gelmem, tek olursa belki dedi. Olur mu tartışıp gerçeği bulalım dediler. Bulacağını bulmuş, has gönle Zat’en kurulmuştu O.

İslami Bilgi; Ehl-i Sünnet kaleminden; İslami Bilgelik; Ehl-i Beyt gönlünden çağlara akmaktadır. Aşk ile ikisini bir eyleyene ne mutlu!

VELAYET ÜZERİNE

Velayet; kadrolu bir iş değildir; Ricalden olmak da bir komite üyeliğinden ibaret değildir.

Üçler, Yediler, Onikiler, Kırklar vb Ricalullaha ait tanımlamaları sayı zanneden de bir heyete üye olmak sanan da aldanmıştır.

“Filan mertebede olanlar dünyada çok azdır.” “Şu makama çıkan milyarda birdir.” anlatımları hakikate yönelenler için ümit kırıcıdır.

“Filan makama çıkmak zordur, nasiplisi azdır” dedi. “Velev ki ben çıktım kadro mu yok” dedim. Ortam buz kesti. Velayet; Askeri Şura değildir.

Kurmaylar yükselir; rütbe Yaş Kararına takılır, kadrosuzluktan emekliye şutlanır. Velayet böyle değildir. Kadro sınırsız, yeter ki yürü sen!

Benliğin rütbe ve makam sevdasını ve takıntısını kimse Velayete yamamaya kalkmasın! Sınırsızda sınır, Sonsuzda son mu var!?

Âşık kim mi? Mertebe, makam, rütbe adına ne varsa dürüp büküp Aşkına “Al mendilin olsun yârim” diyendir! O kadar! Ne mertebesi,neyin makamı?!

HAKİKİ AŞKIN SADASI; “ÜMMETİM”

Mahlûkatı kendi bedeninin organı hatta hücresi gibi hissetmek; ancak Âşıklara has bir özelliktir. Sadece bunu hisseden; “Ümmetim” diyebilir.

Samimi gönül, düzgün yaşantı, tereddütsüz yönelişin meyvesi Aşk; bal üstüne kaymaktır. “Muhammed’le Ali’yi Birleme” sembolü denen de budur, aramızda kalsın.

Aşk; birine rast gele çıkan piyango, ansızın üstünüze kalan miras değildir. Sebeplere bağlı değilse de onun da bir oluşum formülü vardır.

Hakiki Manadaki Aşkın oluşum formülü ve tetiklenme mekanizması Meryem Suresi 96. ayettedir. Basiretle tetkik edene; köre değil, görene…

“Sebeplere bağlı bir açığa çıkış” düşünmekle “Tetikleme Mekanizmasının işleyişi”ni fark etmek aynı şey değildir. Sakın karıştırılmaya!

Benzer sebepler benzer sonuçlar doğurur, türünden bir okuma Hikmet Okumasıdır. Kudreti kavratmaz. Kudretin kokusunu almak başka bir işlev.

Aşkın sebebi, illeti yoktur. Ancak onun da bir tetikleme sistemi vardır. Ehli, aşkı tadabilecek veya tadamayacak olanı gözünden tanır.

Yunus, dergâha adım attığı gün aşkını gördü Taptuk. Gördü ki hep onun üstüne oynadı. Uyan artık, karavana atmaz Ehlullah, hep 12 den vurur!

Aşk, kesinlikle önüne özne, sonuna yüklem kabul etmez! “Ben âşık mıyım?” diyor. Aşkın önüne BEN koymuş, Allah’ın safı!.. Uyan, uyan, uyan!..

“Âşık”,”Maşuk” tanımları da Aşka dışarıdan bakana göre. İçinde olan, bizatihi yaşayan üstüne ne âşık giyinir, ne maşuk. Çünkü Aşk; çıplaktır.

Yaşa ki; Aşk Tektir. Gayrıya muhtaç olmaksızın kendi kendinedir. Atası da yavrusu da yoktur. Ve onun dengi; benzeri kesinlikle düşünülemez!

“Allah de, ötesini bırak” duruşu sadece Aşkı tadanın idrak ve yaşamıdır.

Tasavvuf literatüründe “İlimden sonra Yakiyne ermek” diye anlatılan; bilgiden sonra gelen Aşkın ta kendisidir.

“Sana yakiyn gelene kadar Rabbine ibadet et.” Aşkın hakikati ile yüzleşene kadar ibadet et. Yüzleştiğinde, Aşk sende ibadet eder ZATen!…

“Kavimlerin helaki Hz. Muhammed (sav) öncesi Nebi- Resuller dönemine aittir. Hz.Muhammed’le birlikte toplu helak kalkmıştır.” Bunun hakikati?

Büyük acılar, ağır sınavlar, benliği yere çalan ilim stajları Aşkı tadana kadar! Hele sen bir tat Aşkı; ne sınav kalır, ne bela, ne dert, ne acı!

Aşkı tadınca dert-bela biter, her şey süt liman mı olur? Elbette pembe bir hayat demiyoruz. Sen, bunların kaydında olmadan yürürsün diyoruz.

Zihninin; DünyaNIN kaydından çıkmışsan; dünyanda yangın, deprem, sel baskını olmuş bundan sana ne? İşte Âşık böyle yaşar. Her dem Cennette…

“Muhammed Ümmeti” derler. Biliyor musun kimler onlar? Muhammed Ümmeti; “Aşkı Tadanlar Zümresi” hakikatte. Kimseye söyleme aramızda kalsın…

“Tövbeye de tövbe” diye bi lakırdı var ilim sahipleri arasında, duymuşsundur. Laf olsun torbada olsun, ağzı olan konuşur işte. Peki hakikati?

Aşkı tadan; ANın; Dehr’in hakikatini yaşar. ANı yaşayan için geçmiş ve geçmişteki kalır mı? Geçmiş yoksa neye tövbe etsin? Neyin tövbesi ha?

Aşkı tattığında tüm yaşadıklarının Aşka ermek için yerli yerince bir plan olduğunu anlarsın! Yerli yerinceliği fark edende tövbe mi olur?!.

Aşkı tatmak; hafıza silmek, format atmak mı? Hayır, yavrucuğum hayır. İşletim Sistemini toptan kaldırıp son versiyonu kurmak. Anla da yorma!

Dinin terk edenin küfürdür işi/ Bu ne küfürdür, imandan içeri” (Yunus) Aşk; tatmayana, surete bakana göre küfür; tadana imandan özge imandır.

YOL SELAMETİ İÇİN

Yola çıkarken kendiniz ve seyriniz için belirlediğiniz bazı temel ölçüler; yolun ileri aşamalarında yavaşlatıcı etki yapmaya başlayabilir.

Yolun başında belirlediğiniz ölçülerle şekillenen seyahat- yol arkadaşları ileri aşamalarda hızı, akışı kasmışsa durmak ve düşünmek gerekir.

Yolun önemli kısmını beraber geldiklerinizi, yolunuzu açanları bir çırpıda terk edip yeni tarz, yeni araç, yeni yoldaşlar seçmek kolay mıdır?!

Bu öyle hazin bir haldir ki; hız kestiğinizi görür; onlarla özlediğiniz hedefi vuramayacağınızı da anlarsınız ama bırakmak imkânsızdır artık.

Bırakmak, değiştirmek güçtür çünkü ırmak ortasında at değiştirilmez!.. İçinize sinsin ya da sinmesin öyle devam etmek durumunda kalırsınız.

İnsanlık tarihi; liderlerin, kumandanların, önderlerin, devrimcilerin kendi yakın çevreleri eliyle kısıtlanıp frenlenme tarihidir bir anlamda.

Pek çok önder ve lider yollarının ortasına doğru yol arkadaşlarının etraflarına hisar örüp perde çektiklerini görmüş ama bunu kıramamıştır!

Beraber atılım hedefledikleriniz bir süre sonra size hayranlıklarından atılıma özgün katkılar yerine sizi tekrarı, sizi taklidi kutsarlar!

Yakın çevre sizi taklit- tekrarı yola katkı gibi sunmaya başlamışsa; duraklama dönemi başlamıştır. Onlara “Dağalın lan!” demek ER lik ister!

Tarihin en sarsıcı, en kalıcı devrimlerinde yola çıkış ölçülerini yolda silebilen, hisar örenleri dağıtıp dost yenileyenlerin imzası vardır.

DİL, GÖNLÜ ELE VERİR

Kimi gül, sümbül, lale anlatır; ağzından sarımsak, soğan, pırasa kokusu gelir. Kimi soğan, sarımsak, pırasa anlatır misk saçılır ağzından. Fark?!

Her gönlün, her canın kendine has kokusu vardır gülüm. Koku; saçtığı bir frekansı, bir manası vardır. Dil ne derse desin, o hiç saklanamaz!

Her gönlün saçtığı kokusu; frekansı; onun yaşam- idrak rengini ele verir. Ne tuhaf ki kelimelerle örtmeye çalışır onu insan. Koku saklanır mı?

Kafan, düşünü dünyan makineleşmiş; olmuşun ilim robotu; kalpten, gülden, aşktan söz etmedesin. Gurultu ve gürültüden yorulduk be dost!

Aşk dedin mi yanan ciğerin keskin kokusunu, titreyen kalbin Vedud ritmini almalıyız be dost! Alamadık. Belki burnumuz tıkalı. Özür dileriz…

GÖRÜLEN Mİ? GÖSTEREN Mİ?

Adam tepeye çıktı “Bakın bakın, işte orada, çok açık, haydi ona yönelin onu sevin” dedi topluluğa. Herkes gösterdiğine yöneldi, onu sevdi…

Binlercesi mutluydu artık. Görülmesi gerekeni göstermiş, sevdirilmesi gerekeni aşikar etmişti adam. Gösterilenler kendilerinden geçtiler.

Âşık gönüllerden biri yanında duran bir avuç dostuna şöyle dedi: “Siz de mi gösterilene koşacaksınız? Siz de mi yığınlara uyacaksınız?!”

Herkes gösterilen dolunaya bakmaktan sarhoştu. Adam, ilk günkü gibi yapayalnız kalmıştı yine. Sessizce iniyordu tepeden. Yalnız dönecekti.

Âşık gönül bir avuç insanla çıktı adamın yoluna. “Biz, gösterdiğini değil seni gördük! Biz, sev dediğinde seni sevdik. Seninleyiz!..”

Adam durdu, bir onlara, bir tepede dolunay şiirleri ile raks eden yığınlara baktı. “Ne kadar mutlular değil mi?” dedi. “Ne kadar mutlular!”

“Biz seni gördük, bize sen lazımsın” dedi aşık gönül. Adam durdu, derin huzmelerle süzdü hepsini. “Gördünüz, kalbiniz de yalanlamadı” dedi.

“Gördüğünüzü kalbiniz yalanlamadı ise Hakikatiniz size mübarek olsun” dedi adam ve yürüdü hanesine… Sarılmak, kucaklamak istediler…

Hiçbirinin erişmesine fırsat vermeden çekildi derununa adam. Gözden kaybolmuştu. Âşık gönülle bi avuç “Gören” şaşkındı. “Peki, ama sonra?”

Sonraların da dogmaların da bittiği; ANın yaşandığı Noktadaydılar. Hepsi O olmuş, Onunla dolmuştu. Vakit “Son Misafir”in dönüş vaktiydi.

http://www.tekinseyri.com/tasavvuf/item/87-son-misafir.html#.VrY0hRiLTIU