Dalâletten Çıkış

Dalâletten Çıkış

Vaktiyle medresede kıraat üzerine çalışan ve iki ayrı hocadan talim (Kur’an’ı düzgün okuma) dersi gören genç molla, bir akşam namaz kıldırmak üzere mihraba geçtiğinde farklı tarzları benimsemiş iki hocasını da safta görünce telaşa kapılmış. Hocalardan biri Fatiha’nın sonundaki DÂLLİYN kelimesin DAT harfi ile telaffuz ederken diğeri bunu ZI harfi ile okuyormuş çünkü. “İşte şimdi yandım” demiş molla. “DALLİYN desem ZALLİYN diyen alınır, ZALLİYN desem öteki kırılır. Rabbim yardım et” diyerek tekbir almış ve başlamış Fatihaya.

Tam okurken aklına Nasreddin Hocanın SEN DE HAKLISIN fıkrası gelince, “Hocalarımın ikisinin de gönlü olsun” deyip VELEDDALLİYN kısmını VELEDDA-ZALLİYN diyerek okuyuvermiş… Tabii namaz bu durumda ne oldu, mana ne oldu bilemiyoruz artık.

İşimiz fıkra ve kıssa değil elbet. Ramazanın son dönemecine girdiğimiz en bereketli günlerde açmaya çalışacağımız zor konuya yumuşak bir geçiş olsun diye Kur’an Kurslarında anlatılan bu kıssayı naklediverdik.

Kur’an’dan hesaba çekileceğimiz tarafın harflerin hakkını vermek yada tecvidle okumak olduğuna inanmadığımız için Münker- Nekirin “Veladdalliyni datla mı yoksa zı ile mi okudun?” diye soru yönelteceğini de sanmıyoruz.

Ne var ki; Allah Sistemini açıklayan Yüce Kitabımızı ne kadar anladığımız ve nasıl yaşadığımız konusunda hesaba çekileceğimiz muhakkak. Pardon, düzeltiyorum, her an bu hesap vermedeyiz; algımızın kör yada aydınlık oluşu, yaşamımızın azap yada huzur olması cihetiyle…

Evet, konumuz Kur’an kavramlarından DÂLL- DALALET.

Beyin denen organın zaafı mı yoksa hüneri mi desek bilemiyorum ama yeni gelen bir bilgi karşısında ilk planda eski bilginin devreye girmesi hemen hemen hepimizde yaşanan beşeri bir mekanizma. Dalalet kavramı geçince de aklımıza; “Sapıklık”,”Yoldan Çıkmışlık”, ”Şaşkınlıktan Önünü Görememe” vb  klasik- bildik tanımlar geliyor.

Bireysel anlamda belki bir parça affedilebilir ama bu yaklaşımın nakle dayalı geleneksel Kur’an çalışmalarına da sirayet etmiş olması, İlahi Kelamı değerlendirme ve yansıtma noktasında nasıl bir vebal getirir, işte orası epeyce derin düşünülesi…

Meal ve Tefsirleri tetkik ettiğimizde DÂLL- DALALET kavramına verilen anlamın SAPIKLIK- YOLDAN ÇIKMA şeklinde yorumlandığını görüyoruz. Fatihada geçen VELADDALLİYNe YOLDAN SAPANLAR anlamını veren alimlerimiz nedense iş DUHA SURESİnin 8. ayetine gelince burada geçen DÂLLEN kelimesine SAPIK- YOLDAN ÇIKMIŞ anlamı vermekten itina ile kaçınmışlar, farklı anlamları tercih etmişlerdir. Çünkü burada DÂLLEN diye içinde bulunduğu hali anlatılan; Allah Rasülü Muhammed Mustafa (sav) dir!… İşin ucu Efendimize dokununca Kur’an boyunca DÂLL kavramına verilen SAPIK anlamından çark edildiği, YOL BİLMEZ, ŞAŞIRMIŞ anlamlarının yeğlendiği açıkça görülür.
http://kuranmeali.com/ayetkarsilastirma.asp?sure=93&ayet=7

Hemen soralım o zaman;
– Kur’an, belli  bir kavramı bir surede farklı diğerinde daha farklı mı kullanır? Böyle bir durum söz konusu olabilir mi?…

Kesinlikle hayır!… Kur’an için böyle bir durum söz konusu değildir. Böylesi bir anlam geçişini Kur’an için düşünmek; kaos demektir. Allah Rasülünün en büyük mucizesinde kaosa yer yoktur.
Şimdi de ikinci soruyu soralım:
– Evrenin, Nurundan yaratıldığı, Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa (sav), Vahyin kesintiye uğradığı süreçte, yada ilk vahiy kendisine gelene kadar geçen 39 yıllık süreçte, DÂLL- DALALET yani SAPIKLIK yada YOLUNU ŞAŞIRMIŞLIK içinde miydi?…

Buna en cahil müslümanın dahi “Hâşâ öyle bir şey olması şöyle dursun aklımıza dahi getiremeyiz” diyeceği muhakkaktır!… Çünkü Alemlerin Efendisinin daha çocuk yaşlarda üstün bir yaşam ve düşünce noktasında olduğuna dair sayısız emareler görülmüştür. O halde karşımızda duran problemin içinden nasıl çıkacağız?..

“Dall” kelimesine “sapık”, “yoldan çıkmış” anlamı vermenin bu durumda geçersiz bir okuma ve yorum olduğu net biçimde görülüyor.

- İyi ama işin hakikati ne? Ve nasıl okuyacağız?

Bir kere öncelikle şunu hatırdan çıkarmayalım ki, Kur’an’da geçen ikili anlatımlar; sanıldığı gibi iki ayrı durumu yada karşılıklı iki olayı değil; tek bir vakıanın aşamalarını, süreçlerini ifade sadedinde kullanılmıştır!

Yani Duha Suresinde geçen “VEVECEDEKE DÂLLEN FEHED” hitabında, sanıldığı gibi RASULULLAH’IN BİR DALALET DÖNEMİ, BİR DE HİDAYET DÖNEMİ OLDU iması değildir söylenmek istenen. Bunu Rasülullah için düşünmenin zaten muhal olduğunu zikrettik yukarıda. O halde Dâll kelimesini TEK BİR BİLİNÇTE YAŞANAN HALİN AÇIĞA ÇIKMA AŞAMALARI ekseninde ele alarak değerlendirmeye çalışmak durumundayız. Böylesi bir değerlendirme, olayı kendimizde nasıl yorumlamamız gerektiğinin de yolunu açacak inşallah.

Kur’an’ın kıssalar, misaller, mecazlar ile TEK BİR İNSANIN YAŞAM TRENDİNİ anlattığını biliyoruz artık. Bu nedenle her ikili anlatımı da “Tek Bir Yapıda Yaşanan Haller” diye ele alacağız.

Dalalet kavramına Ehlinin getirdiği yaklaşımları gözden geçirelim.
-    Dalâlet, hidâyetin zıddı olarak varolmayıp; hidâyetin açığa çıkmaması hâlinin adıdır. Varlıkta asıl, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.. Bu isimlerin işaret ettiği mânâların ise zıtları varolmayıp, esas olarak bilinen ismin mânâsının açığa çıkmaması dolayısıyla algılanan o durum “zıt” diye düşünülür.
-    DUHA 7-) Ve vecedeke daallen feheda;
Seni dall (Zâtî hakikatini bilmeyen) bulup da hakikate erdirmedi mi?
-    Kişinin terkibinde mevcut hidayet kapasitesinin henüz açılmamış hali Dall diye anlatılmış.
-    Hakikati yaşama arzusu ve arayışı içinde olmak.
-    İşin orijinini hakikatini anlayıp yaşayamaz bir halde olmak.
-    Kendi Hakikatindeki Allah’ı Görememek!


Allah’ta zıtlık yoktur! Zıtlık göze göredir ve filler aleminde öyle algılanır. Çok açık ifade edildiği üzere Dalalet demek ki; kendi başına varlığı olan bir durum değil, Hidayetin henüz açığa çıkmamış halidir. Kişinin hakikatini fark etmesine rağmen, gereğini ortaya koyamaması halidir. Bu nedenle Efendimizin çektiği sıkıntı; bizim kısıtlı algımızla düşündüğümüz gibi yolunu bulamama yada çaresizlik hissetme değildir.

Tabiri caizse çekilen; sadece bir doğum sancısıdır!…  Doğum süreçlerinde onca rahatsızlığa katlanan anne nasıl ki; bir evlat dünyaya getirecek olmanın sevincini yaşamak üzere bunları çektiğinin bilinçli huzuru içinde ise; Efendimiz de kendinden doğacak yüksek idrak ve açılımın bir şekilde yaşamına geçeceğini bilerek bu süreci yaşamıştır.

- Peki ama, bu süreçte kendini kayalıklardan atmayı düşünecek kadar bunalması niye, sorusunu da sorabilir süreci bilenler.

Olayın şuurda hissedilişi ile bedene yansımasını karıştırmamak gerek!..  “Hem sancı çekilsin hem de sancılanan inlemesin” demek ne derece abes ise, “O halde kayalıklardan atmayı düşünecek kadar niye bunaldı?” demek de abestir. Şuur ne hissederse hissetsin, beden doğal tepkisini verecektir olaylara. Ama aslolan şuurda olaya ne anlam biçildiğidir. Şuurda biçilen anlam beden ne yaşarsa yaşasın kişiye ya cennet yaşatır yada cehennem. Bütün sır; şuurda ne ad vererek olayı karşıladığınızda düğümlüdür.

***
Buraya kadar Dâll kavramı çerçevesinde kelimeye verilen anlamı, Rasülullah’ın yaşadığı süreçleri de düşünerek çözümlemeye çalıştık. Alemlerin Efendisinin ne yaşadığı üzerine uzun tahlillere girişmek çapımızı aşar.

Asıl sorgulamamız gereken;
– Dâll kavramına Ehli tarafından bu şekil bir açılım getirilmesi, bize neyi fark ettirmek için acaba?.. Dalalet içinde olmak; kimleri tarif eder; sapık dediğimiz, yanlış yaşıyor dediğimiz dışarıda birilerini mi, yoksa daha özde bir manayı mı?…

Ehlinin Duha Suresinde Dâll’e verdiği anlam: “Zati Hakikatini Bilememek!” “Hidayet potansiyelinin henüz ortaya çıkmadığı dönem.”  “İşin orijinini hakikatini anlayıp yaşayamaz bir halde olmak.”

Tüm bunları birleştirdiğimizde şöyle toparlamak mümkün:
“Varlıkta Allah’tan gayrısı yok, birimler yok sadece O var” diye ezber bilgilerle konuşan bizler değil miyiz?.. Tasavvufu okumaya çalışan, merak eden, kendini ve sistemi tanımaya çalışanlar?… Bizleriz.

Peki, biz “Varlıkta Allah’tan gayrısı yok” gerçeğini bilmemize rağmen yaşamını ortaya koyabildik mi?…  “Ahh bütün derdimiz bu zaten, onun yaşamına geçsek veli olurduk” diyorsunuz belki…  Yaşamına geçemediğimiz belli değil mi?… Hakikati yaşama arzusu ve arayışı içindeyiz ama değil mi?…  Buna da evet…

Ne çıktı şimdi dostlar? Baştan beri tahlile giriştiğimiz DALÂLET tanımları kimi tarif ediyor?
Haydi acı gerçeği cesur biçimde itiraf edelim: BİZİ !…

Yaaaa!… “Ehli Kitap dalalette”, yok “Dini yaşamayan dalalette”, yok “Ahlak yoksunları dalalette” gibi eski bilgilerle topu taca atmayacağız değil mi?… Atamayız, çünkü gerçek bütün çıplaklığı ile itiraz edilemeyecek tarzda önümüze geldi…

***
“Eh, şu Ramazan günü hepimizi Dalalet Ehli yaptın ya, aşk olsun” diyenlerin sevimli sitemlerini de hissedebiliyorum. Üzülmeyin, kendimi hariç tutsam, kızmakta haklısınız ama maalesef netice bu!…

Çözüm yok mu?!… Hiç olmaz mı?… Zaten bu halin bir “hidayet gebeliği” olduğunu söylerken müjdeyi vermedik mi? Çözüm de içinde, diye ima etmiş olmadık mı?..

Çözümsüz hiçbir şey yok Allah Sisteminde. KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞLARIN HİÇ TÜKENMEDİĞİ TEK YOL; İSLAMDIR!… Çünkü DUA gibi paha biçilmez bir mekanizma verilmiştir insana, insanlığını fark etmek ve yaşamak isteyen mümine…

Biraz Rasülullah’ın hayatı, biraz ayet ve hadislerle DALÂLETTEN ÇIKIŞIN NASIL KOLAYLAŞACAĞINI da haftaya konuşalım mı?… Devam öyleyse….
*

Haziran ayının son günleri. Lise 2. sınıftayız. Hocalar öğrencileri kendi haline bırakmış masada notları işliyorlar fişlere. Biz de arkada kaynatıyoruz. Serde gençlik de var, boyumuzdan büyük memleket mevzuları bizi bekliyor. Komplo teorileri de insanı cezbediyor hani. Mevzu biraz da vatan olunca iyice derine dalıyor, hükümet kurup bakan tayin ediyor, ülkemizin doğal zenginliklerini kullanamadığından, hatta dış güçlerin bunları kullandırtmadığından dem vuruyor, hararetle tartışıyoruz. İşte bu esnada fizik hocamız yerinden kalkıp bize yöneliyor. Toparlanıyoruz, yanlış bir laf mı ettik tedirginliği içindeyken hoca söze giriyor:

- Saklı bir gerçeği de ben söyleyeyim çocuklar. Bursa’daki Uludağımızın altı tamamen uranyumdur biliyor musunuz?…

Vaaayyy!.. Hocanın söyledikleri hepimizi bastırıyor. Biz işin esprisinde güle oynaya sohbet ederken gözleri nemleniyor Nur Hanımın ve devam ediyor:

- O uranyumu bir çıkarsak, ne baraj lazım, ne termik santral. Kimse tutamaz bizi çocuklar. Ama gelin görün ki bunu bilen süper güçler, henüz Türkiye’de otomobil sayısı dahi azken, yollarımız genelde şose iken Uludağa teleferik kurdular bilir misiniz?.. Kurma işlemini kendileri üstlendiler, bizi de turizme teşvik ettiler. Uyanıp altını fark etmeyelim diye. Hoş, fark etsek de o yıllarda o teknolojimiz yoktu ki uranyum çıkaralım…. İşte öyle çocuklar, hadi devam edin siz…

Hoca uzaklaşırken dersi kaynatma adına yaptığımız sohbetin geldiği boyutla derin bir suskunluğa kendimizi bırakıyorduk…
***

Dalâlet kavramına şimdiye kadar verilen anlamların hakikati yansıtmadığına değinen geçen haftaki giriş kısmından sonra bu hafta sizlerle yine aynı konunun bu defa çözüm kısmını konuşmak üzere birlikteyiz. “Özündeki Hakikati açığa çıkaramamak”, diye özetleyebileceğimiz dalalete dair önceki açıklamalar doğrultusunda asr-ı saadet ve Kur’an’dan yansıyanlarla tefekkürümüze  devam edeceğiz.

Ha, baştaki Uludağ ve Uranyum da neyin nesi, ne alaka diye soranlar için cevabı en sona bırakalım olur mu?…

Özümüzdeki hakikati nasıl açığa çıkaracağız, sorusunun cevabını da yine maddeler halinde serelim. Bakalım, neler dall’den hâl’e, hidayete bizi taşıyacak?.. Bu defa sadece yapmamız gerekenleri değil uzak durmamız elzem olan hususları ve fark etmemiz gereken ince ve keskin noktaları da ele alacağız.

1- İnsandaki Yaratma Mekanizması; Dua:  Ne acı ki sadece Müslümanlar değil hemen hemen insanlığın kahir ekseriyetinin kullanmaktan perdelendiği harika bir ilahi armağan ve lütuftur dua!… Dalâletten Hidayete yönelişimizde de elbette evvel emirde yoğunlukla o mekanizmayı kullanmamız gerekiyor. Çünkü hedefe varmanın en kolay, en kestirme, en risksiz yoludur; dua. Kimseye muhtaç olmadan elde etmenin biricik anahtarıdır; dua.

Dua gerçeği konusunda sözü burada Ehline bırakıyoruz. Umarız bu mekanizmanın hakikatini fark eder de layıkıyla değerlendirenlerden oluruz.

- Dua, insana verilmiş yaratma sırrıdır… İnsan dua ettikçe, Allah onunla yaratır!..
– DUA, kişinin kendindeki ilâhî güçler eşliğinde isteklerini gerçekleştirme faâliyetidir!
– DUA, insanın varlığındaki ilâhî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir!.
– Bil ki dostum, SENDE, dünyanın en güçlü silâhı olan DUA ve ZİKİR cihazı mevcûttur.
– DUA ve ZİKİR mekânizmasını kullanmaz, paslandırıp, bir kenara terkedersin; ki, bunun cezasını da sonsuza dek çekersin!..( A.H)

Öyleyse bundan böyle 24 saate yayacağımız dualardan biri de Dalaletten çıkmak olacak.

ALLAHIM!.. TEZ ZAMANDA, ACİLEN, TÜMÜYLE ŞİRKTEN KURTULMAK İÇİN, AHİRET YAŞAMINA ŞİRKSİZ, TAKLİT EHLİ DEĞİL TAHKİK EHLİ OLARAK GEÇMEK İÇİN, DALALETTEN HİDAYETE ERİŞMEK İÇİN BİZE YARDIM EYLE, BUNU HAZMIYLA BİZE KOLAYLAŞTIR!

Buna çok yoğun biçimde ağırlık vereceğiz…

2- Gündemin; Perden veya Işığın: “Ne var ne yok?” sorusu ile başlayan sohbetlerin ileri aşamasında söz genellikle dünyevi meşgalelere dönüp odaklandığında insan, kendini kandırmak için dini kullanmayı seçer. Oldukça tuhaf bu durumu çoğunlukla yaparız biliyor musunuz?.. Dünyevi her şeye dini bir dayanak ekleyerek rahatlatırız kendimizi… İşte birkaç konuşma örneği..

-    Nasılsın?..
-    İşte iş güç be kardeşim. Malum, çoluk çocuğun helal rızkı için koşturuyoruz!
-    Başka?..
-    İşe verdik kendimizi. Maişetin de hakkını vermek lazım hani?..
-    Daha başka?..
-   Oğlanı dersaneye yazdırdık. Kız da sınavı kazandı, bir memur olsa, evladına vazifesini yapmış bir baba huzuru yaşayacağım. Malum, evlat yetiştirmek dinimizce çok önemli.
-    Gündeminde neler var?..
-    Aklım karışık az. Şu seçim… Ne oy atacağım karar veremedim. Bakalım Allah Kerim.
-    …

Günlük bir konuşma. Konuşanların gündemini gördünüz… Gündelik işler. Sahi, Kur’an’da sık geçen bir “HEVA VE HEVES” tabiri vardı değil mi?.. Kimlerdi heva ve hevese uyanlar?.. Kafirler demeyin sakın. Kur’an şu an bize hitap ediyor. Heva heves dedikleri şu gündelik uğraşlarımız olmasın?… Neyse… Geçelim…

Gündeminiz ve tek uğraşınız ebedi yaşam boyutuna geçiş noktasında dalaletten kurtulmak değilse, diğer gündemlerin sizi hiçbir zaman kurtarmayacağını yeniden hatırlatalım. Elbette diğer işlere boş verin demiyoruz. Onların hakkı verilecek ama zihin, idrak, akıl ve gayret daimi surette Halife boyutumuzu açma yönünde yoğunlaşacak.

İyi bilelim ki; perdemiz de ışığımız da gündemimizdir!… Gündemi Kur’an, gündemi Rasülullah, gündemi İlim, gündemi kendi gerçeğini araştırmak olanlar; perdeyi aralayıp ışığı görecekler inşaAllah.

3- Payeler ve Tanımlar:  “Kendinize paye verir misiniz?” desek alacağımız cevap “Hayır, asla” olacaktır. Riyadan uzak olduğunuzu, etiket sevmediğinizi de söylersiniz. Bir bakalım mı ne tür payeleri seviyor ve hemen kendimizi onlarla tanımlıyoruz.?

-    Şekerim, senin şu hamaratlığına hayranım!
-    Ayy çok teşekkür ederim, malum temizlik imandan!

-    Azizim senin şu disiplin ve otoritene bayılıyorum doğrusu.
-    İş hayatı bunu gerektiriyor. Sağol.

-    Kızımız çok edepli maşallah, Allah nazardan korusun.
-    Devir kötü amcası, biz onu ahlaklı yetiştirmeye çalıştık.

-    Herkesin sevdiği biri o. Topluma mâl olmuş bir kişilik. Helal olsun.
-    Öyle gerçekten. Hem de oldukça dürüst.

Bu kadar örnek yeter. Okuduğunuz tespitlerde belki de paye görmediniz siz. “Gayet doğal ve güzel huylar, hepimizde olması gerekenler” dediniz değil mi?.. Bir yönü kaçırmayalım. Kim veriyor bu etiketleri?… Toplum… Çevre… Yani siz çevreye göre iyi, çevreye göre ahlaklı yada dürüstsünüz. Bu kavramların dahi göreceli olduğunu, toplumlara göre değişiklik arz ettiğini düşündünüz mü hiç?…

Misal… Tayvanlı bir baba, kızı 8 yaşına gelince sevinçle eşine gülümsüyor. “Sermaye hazır hatun. Yetişti kızımız. Geneleve satar, parasıyla geçinir gideriz…” Tayvanlı anne baba için çok doğal bu… Çünkü ailelerin çoğu böyle yapıyor.

Kenya’da her ailenin aylık gelirinin 1/3 ünün resmi makamlara ödenen rüşvete gittiğini duydunuz değil mi?… Kenya’da rüşvet gayri ahlaki midir acaba?.. Alan memuru dürüst mü sayarsınız ahlaksız mı?..

Türkiye’de bekaret önemsenirken, Yunanlı bir adamın, eşi kız çıktı diye boşandığını, “Tecrübesiz biriyle yaşayamam” dediğini gazetelerde okuduğunuzda hiddetlenip adama saydırdınız mı içinizden?…

Kenya’da, Tayvan’da, Yunanistan’da doğsanız, şimdiki inanç ve değerlendirmeler içinde olur muydunuz?…

Hangi ahlak? Hangi dürüstlük? Hangi edep? Oldukça göreceli bunlar değil mi?…

Peki, toplumdan topluma, insandan insana bu derece uçurumlar arz eden değerler (!) anlayışının neticesi olan payeler, size hakikatinizi gösterebilir mi?… Kendinizi İYİ İNSAN olarak değerlendirmenize kâfi gelebilir mi?…

“Şuurlu insan payelerin üstündeki insandır. Aklı olan ne paye verir birilerine, ne de paye kabul eder kendine” diyen neyi fark ettirmek istedi dersiniz?…

Biliyorum, yukarıda zikrettiğim misallerden en çok dürüstlüğe taktınız. Yani emin, güvenilir bir kişilik taşımaya… Bu,  hakikatimizi fark etmeye niçin yetmiyor, şimdiki maddede görelim…

4- Yakın Çevrede Emin, Hakikatte Ehli Dalâl: Efendimize vahyin kesilme sürecinde inzal olan Duha Suresinde “Seni dalaletten hidayete erdirmedi mi?” ayetini hatırlıyorsunuz. Ayetin Efendimize “Dalalet Ehli” dediği dönem ne zaman biliyor musunuz? Henüz açık tebliğe başlamadığı, yani kendi hakikatini ortaya koyamadığı dönem. Yani, müşriklerin onu MUHAMMEDÜL EMİN “Güvenilir Muhammed” diye tanımladığı taltif ettiği dönem… Toplum nazarında hakem O… Dürüst O… Herkes parasını ona emanet ediyor, geliyor ona danışıyor, bireysel ve toplumsal mevzularda etrafa ışık oluyor…

Bu durumdaki kuluna ne diyor Allah?… “Sen Dalalettesin!” İlginç mi?… İşte yukarıda belki de sizi ikna edemediğimiz hususun Kur’anca açık beyanıdır bu. Yani, kişinin hidayete ermesinin ölçütü; kesinlikle toplumun ona verdiği payeler ve tanımlar değildir!!!!! Öyle olsa idi halk nazarında emin olan Muhammed’e Kur’an dalalet ehli idin demezdi…

Biz ne anladık buradan?… İki şey…
Birincisi; adı ister dürüstlük, ister ahlaklılık, ister sevilmek- sayılmak olsun, dışarıdan verilen hiçbir paye bizi kurtaramaz, dalalet halinden!… Aksine belki de özde açılması gereken asıl hidayetin önündeki perdeler bunlardır dahi diyebiliriz…

İkinci maddeyi söylemeden Efendimizin hayatından ilgili kesite devam edelim. Vahyin tebliğinden önce Ona Muhammedül Emin diyenler, vahiy zikredilmeye başlanınca ve O kudretini, inancını korkusuzca ortaya koymaya başlayınca ne dediler? SAPIK- MECNUN- DELİ…

Vahiyden önce EMİN, vahiyle birlikte DELİ…
Peki toplumun DELİ dediği kula Allah ne diyor?…

-NECM SURESİ
2-) Ma dalle sahıbuküm ve ma ğava; Arkadaşınız ne saptı ne de azdı!
3-) Ve ma yentıku anil heva;(O), hevâsından (hayalî şeyleri) konuşmaz!
4-) İn huve illâ vahyun yuha;O yalnızca vahyolunan bir vahiydir

Toplum nazarında EMİN denirken Allah nazarında DALALETte…
Toplum nazarında DELİ VE SAPIK denirken Allah nazarında HİDAYETTE!..
Düşünenler, buradan hisselerini alacaktır…

Şimdi ikinci maddeye dokunalım. Nasıl bir sistem işleyişi çıktı?… Şöyle diyebilir miyiz?..

<Siz toplumsal ve genel kabül gören değerler çerçevesine uygun bir hayat sürdüğünüzde size yakın olanlarca yüksek ahlak sahibi ve dürüst şeklinde nitelenirken; hakikati fark edip, bu iş bilindiği gibi değil diyerek gerçeğe odaklandığınızda deli, sapık yada alçak oluyorsunuz!…>

Bu bir işleyiş mi?.. Bu bir sistem gerçeği mi?… Evet… Düşünenler, bundan da kendilerine ne ders çıkarmaları gerektiğini anlayacaklardır!…


5- Gece Hayatın Var mı Oğul?.. Tasavvufla ilgilenmeye başladığım ilk dönemler ziyaret ettiğim oldukça yaşlı, nurani bir zat böyle sormuştu: “Gece Hayatın var mı oğul?…”

Gece Hayatı… Gece Namazı… Gece Kur’an kıraati… Gece Zikri… “Bunlar bize şart mı?” diyenler, fıkıh ilminin tanımladığı doğrultuda “Nasılsa nafile, bize farz değil bu Efendimize farz” diye olaya yaklaşıyorlarsa hemen söyleyelim, hitabımız onlara değil zaten.

Duha Suresinin inzal olduğu, yani Allah Rasülüne kalk artık hidayete yönel, dalaletten çık dendiği dönemde gelen iki sure (Müzzemmil ve Müddessir) GECE İBADETİ konusunda oldukça düşündürücü emirler içerir.

htt…p://www.ahmedhulusi.org/kuran/073_muzzemmil_a.htm

http://www.ahmedhulusi.org/kuran/074_muddessir_a.htm

Kur’an’a sadece Rasülullah değil, hepimiz muhatap olduğumuza göre!?… Gece hayatı olmadan dalaletten çıkış beklemek, ekmeden biçmeyi düşlemektir…

Maddelere devam edelim…

Dalaletten çıkış yada bir başka deyişle fıtratımızın el verdiği ölçüde Hidayetin bizde açılımına  uzanan çizgide yaşanması gerekenleri konuşmaya devam ediyoruz. Kuşkusuz bunlar bizim kulluk acziyetimizi hissederek yapabileceklerimiz. Sonuç; hiç şüphesiz Allah’a ait. Çünkü O Hidayet etmedikçe bu kapasitenin bizim çalışmamızla bir ticaret gibi, şunu verip bunu almak şeklinde açılması olası değil. Bunu hatırımızdan hiç çıkarmayalım. Biz, sadece bize düşeni yapma sadedinde olayın bütününü değil belli başlı noktaları gündeme taşıyoruz:

6- Bakınca Ne Görüyorsun?.. Her gün onlarca olayın içinde yer alıyorsunuz beşeriyetiniz gereği. Yüzlerce insanla muhatap oluyorsunuz yaşam kulvarlarında koşuştururken. Gördüklerinize bakışınız nasıl?..  Bakıştan önce, ne görüyorsunuz?… Önce isimler görünüyor değil mi?.. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma, Kedi, Köpek, Ot, Ağaç, Deniz… Sahi, hani Varlık Tekildi?.. Ne kadar da kalabalık şeyler görüyorsunuz siz!… “Ama isimleri bunlar” diyorsunuz… Ah ah, isim vermekle başlattık şirkimizi!… İsim verdikçe böldük, böldükçe isim verdik değil mi?…

İnsanı ırklarla, toprağı ülkelerle, mekanları evlerle, şehirleri cadde ve sokaklarla böldük… İnsan denen o ulvi yapıyı önce kadın- erkek, sonra dinli- dinsiz, sonra şuralı- buralı, sonra falan- filan kimse diye böldük… Şirk; isim vermekle başladı desek mi!?…

“Adem’e isimleri öğretti” der Kur’an… Bir başka açıdan da düşünün ayeti… Sahi niye “Muhammed’e İsimleri öğretti” demiyor?!…. İsim, Ademî boyutun hali demek ki. Muhammedi boyuta hitap ne?.. İsmi değil esmayı ihsâ etmek!… Yani, gördüğünün ismi ve resminin ardında açığa çıkmakta olan Allah Esmasını ve manasını seyretmek!… Sadece seyir mi?… İliklerine kadar hissedip titremek hatta… Sarı çiçeğe soracak kadar çiçekle çiçek olmak…

Bir zat yemeğe başlarken şöyle demiş misafirlerine: “Görüyorum da besmele çekip salladınız kaşıkları çorbaya. Teşekkür ettiniz mi?.. O çorbayı pişirene, onun hammaddesini yetiştiren çiftçiye ve o yemeğin kendisine… Teşekkür ettiniz mi? Konuştunuz mu onunla?..”

Hiç insanlara isimleri olarak değil temsil ettikleri Allah Esması olarak baktınız mı?… Hiç olaylara, taraf olmaksızın, “Burada ne oluyor, Allah ne diliyor?” diye düşünerek yaklaştınız mı?.. Bakınca gördüğünüz; şayet isim ve resim düzeyinde ise, suretlerden hala geçememişseniz, duvarın önünden ufukları yorumladığınızı sanıyorsunuz ki buna ancak gülünür ve acınır dostlar. İsimden esmaya, suretten sirete, resimden manaya sıçramadıkça sürecek dalalet bataklığında debelenişimiz…

7- Katık İster misin sofrana? Bayezidi Bistami (ks) bela yaşamadığı gün şöyle dermiş: “Rabbim, ekmek verdin ama hani katık?.. Az da bela versen de katık etsek!”

Sen nasıl bakıyorsun dostum belalara?.. Acılara?… Başına gelen sınav sahnelerini değerlendirişin?… “Filanca yaptı, filanca etti” türünden suçlama kokan değerlendirmeler içinde isen yada kendini aradan sıyırarak “Allah bela yolluyor” söylemiyle topu taca atıyorsan yada “Has insanlara zaten bela çok gelir” cümlesine sığınıp, ellerinle yaptıklarının sonuçlarını almandan ibaret olan sistem gerçeğine sırt dönerek benliğine acıdan bile prim çıkaracak kadar ukala bir kibir düşkünü isen; doğrusu dalalet halini seninle nasıl tahlil ederiz bilemiyorum.

Bu yolun ulularından zat, “Katık” demiş belaya. Sen bunu “Acıdan zevk almak” diye anlıyorsan gene anlamıyorsun azizim. Çünkü zevk kavramı da egona aittir.

Belayı gıdası, rızkı saymış!… Varlık nedeni saymış!… Belanın kendinde mevcut idrakin tetiklenerek açığa çıkışında güçlü bir mekanizma olduğunu görmüş de katık yolla, diye yalvarmış!… İmtihanın, kişiye dışarıdan değil, özünden geldiğini, ilmini ne kadar yaşadığını bizzat görsün diye oluşan bir işleyişle açığa çıktığını görmüş de imtihan istemiş… İmtihanın, fitnenin, birileri tarafından yapılmadığını, aksine talip olduğu idrakin bir startı olarak kendinden çıktığını anlamış da daha çok istemiş!…

Dostum, sence İbrahim (as) oğlunu kurban etme sahnesine, yada ateşe atılmasına şaşırmış mıdır?… Yada üzülmüş müdür bir nebze?… Yoksa, ben bir idrake talip oldum, onun stajı geldi çok şükür mü demiştir?… Düşünülesi… İmtihan denen sahnelerin hakikatini kendi özünde çözümleyemedikçe fark edilesi değil bu gerçek…

8- Seviyor musun cidden?… Sevginin çarşı pazara düştüğü bir ortamda seviyorum lakırdısının sakıza dönüşmesi de şaşılası değil… Ne kadar seviyorsun yaratılanları?… Irk, din, dil, renk, çeşit ayrımı gözetir misin mesela?.. Gözetmezsin değil mi?… Hadi basit bir test yapalım, bakalım gözetiyor musun, gözetmiyor musun?

Çinli, lokantada yemek yiyor iştahla… Uzaktan ne de güzel yiyor dersin. Yaklaşalım… Bir tas dolusu böcek ve solucan!… Durmadan atıştırıyor Çinli…

Afganlı, çadırında Buhara Pilavına yumulmuş. Epeyce acıktı besbelli. Çok da lezizdir ha. Gel oturalım yanına. O da ne? Pilavı elleriyle yiyor Afganlı… Sofrada kaşık çatal da yok, iyi mi?… Nasıl katılırız sofraya?…

Uzağa gitmeyelim, tiner tüpleriyle gezen sokak çocuklarına bakarken, kendi çocuklarını onlardan korurken neler hissediyorsun?..

Kedi, fareyi indirdi midesine… Kediye kızar, fareye acır mısın?..

İnsanlara lanet okur, sitem eder misin mesela?… Dışından değil içinden olanı soruyorum. Her insan günde en az 200 ila 2000 kelime arasında kendisi ile konuşurmuş biliyor musun?.. Bilimsel tespit bu… Kendinle konuşman dahi bir didişme aslında, farkında mısın?.. Kim bilir kimlere sitemler savuruyor, nelere beddua ediyor, volkandan lav akıtırcasına kim bilir ne lanetler püskürüyorsun?..

Yanlış gördüğün, çirkin gördüğün, kötü bulduğun, bu kadar da olmaz dediğin ne kadar şey var?… Ooooo tonla değil mi?… Hani seviyordun?…

Çinlinin yemek sahnesi kendi ailenin yemek sofrası kadar sana doğal gelmedikçe!…. Afganlının eliyle pilav yemesini kaşıkla yemek kadar normal görmedikçe… Sokak çocuklarına şefkatin, onların anneleri imişsin düzeyine gelmedikçe… Kedi- Fare, Aslan- Ceylan ikilisinde, yiyen- yenen, kazanan- kaybeden görmekten çıkıp “RAZZAK BİLİR İŞİNİ” demedikçe… Olayları, insanları suçlamaktan vazgeçip yorumsuz kalmadıkça… SEVMEK lafını ağzına alma dostum. İmanın kıyısına bile yaklaşamadığını bil ama bu halinle…

Unutma ki sevemedikçe; imanın kemaline eremeyeceğiz!…  Ben demiyorum, Allah Rasülü, Alemler Efendisi (sav) öyle buyuruyor çünkü.

9- İtiraf Edebilir misin?… Yargılarsın insanları değil mi?.. Yanlış yapanları Allah adına yargılar, ardından bir de “Canım tabii ki böyle olmasını istemeyiz ama o da düzgün davranmamış hani”, demeyi de ihmal etmezsin. Sanki her varlık kendi başına davranıyormuş gibi. Sanki iradelerini, programlarını sen düzenliyormuşsun gibi.

Başkalarını bırak, kendi vicdan mahkemene çıkabilir misin?… Dışarıya bir itiraftan bahsetmiyoruz. Kendine dönük olarak, torpil geçmeden, kendi gerçeğini, kendi halini kendine itiraf edebilir misin?..

Yanlışları, günahları itiraf mı söylemek istediğim?.. Hayır. O işin en asgari boyutu. Günahı değil, sende günah açığa çıkışına neden olan düşünme biçiminin yanlışlığını itiraf edebilir misin kendine?.. Görebildin mi yaklaşım tarzının yanlışlığını?… Mesela idealize ettiğin hayallerinle ördüğün amaçlarının, yönelişlerinin, çalışmalarının aslında akıntıya kürek çekmek olduğunu görebilir de, geri dönme gayretine girişebilir misin?… Fiili görmek kolay. Ya fiili doğuran düşünceyi, bilincine ördüğün tuğlaları görmek ve yıkmak!?…

83 yıllık ömrünün 80 yılını dinin zahirine dair çözümlemelere adanarak geçiren İmam-ı Azam, 82. yılda algıladığı gerçek karşısında “HAYATIMIN SON İKİ YILI OLMASA HELAK OLMUŞTUM” diyebilmiştir.

Geriye doğru şöyle bir bakıp, ömrümüzün geçmiş kısmında yürüdüğümüz düşünce şeridinin, yaşam alanının yanlışlıklarını görebilir de, “Helak olacakmışım” farkındalığına erebilir miyiz?…

Onca yılı, onca birikimi silerek, hepsi de yanlışmış diyecek kadar cesaretimiz var mı?… Bilelim ki; itiraf istiğfara, istiğfar mağfirete, mağfiret kulluğun engin acziyetine taşıyacak bizi… İtiraf edebilirsek olacak bunların hepsi…

10- Güçlü “Ben”den Aciz “Kul”a:  Hep bir şey olmak ister insan, biliyor musun?… Meslek sahibi, itibar sahibi, makam sahibi, para sahibi, çevre sahibi… Hep bir şeylere sahip olmayı, insan olmanın ön şartı sayar insan…

Bu satırları neden okuyorsun?… Tasavvufla neden ilgilisin?… “Efendim, hakikatime varmak için!…” Kandırma kendini… Veli olmak istemiyor musun?… Seçilmiş bir kul olma arzun yok mu?… Cennete ermek mesela?… Bilgili olmak?… İlmi ve yaşamı ile öne çıkmak?… İstiyorsun!…

Ego- benlik hep ister zaten… İsteksiz olmak, beklentisiz olmak, karşılıksız değerlendirmek nasıldır acaba?..

Sahi, bilimsel alanda büyük icatlara imza atanlar, acaba, ismimiz asırlarca yaşasın, marka olsun diye mi çalışmışlardır?… Edison mesela?.. Ampül için yüzleri binleri bulan deneylerle didinirken, “Bir gün adın dillerden düşmeyecek” demiş midir, kendi kendine?..

Yunus, 40 sene Taptuk Dergahına kapılanırken, “Üzülme be oğlum, ektiğini o biçim biçeceksin, yedi yüz yıl peşinden gelecekler, şiirlerin ölmeyecek” diye hiç geçirmiş midir içinden?.. Mevlana, Şems’in zorlu ve benlik çökerten isteklerine aşk meşalesi olup nesilden nesile yanmak için mi katlanmıştır dersiniz?.. Vatana adanan asker ve kumandanlar, destan kahramanı olmayı akıllarından geçirmişler midir dersiniz?…

Hayır, değil mi? Ya senle ben dostum?.. Farkında mısın hep bir şey olma derdindeyiz… “Dini yaşamak istiyoruz” derken dahi bu gözden kaçmıyor…

“Veli olmayı isteyen dahi benliğindir” demişti sevgili bir dost. “Acziyetini hisset. Zaten yoksun ki bir şey olasın” diye de eklemişti.

Nasıl hissedilecek o acziyet?…
Geceleri her rekatı, her rüknü, her suresi ve duası tefekkür edile edile kılınan namazlarla… Fatihanın asıl hakikatini düşünmekten erimeye yüz tutan benliğinle, çözülen dizlerinle, titreyen ellerinle alnının secdeye geldiği saatlerde, gözyaşları içinde kendini Rabbine katıksız, riyasız, örtüsüz itiraflarla takdim ettiğinde…  Ve biricik silah, biricik sermaye duaya sığınarak… Bir şey elde etmek için değil, “Acziyetimi hissettir” niyazıyla sarılarak…

Bu işin zahir yönü…

Günlük hayatımızın da bir dua olduğunu, hallerimizle düşüncelerimizle negatif yada pozitif üretimlerimizle oluşumları çekmekte yada itmekte olduğumuzu fark etmek!…  Ya secdenin hakikati?… Sadece alnı yere koymak mı?…

Eskiler şöyle dermişler selamlaşmanın ardından: “HAKİKATİNİZE SECDE EDERİM EFENDİM!….”

Karşıdakinin hakikatini görerek secde edebilir miyiz halimiz, fiilimiz ve duruşumuzla?… “Aranızda en cahil, en aciz, en fakir, en günahkar benim” sözünü, bir kibarlık seremonisi ya da tevazua benzer kibirle değil, gerçekten içtenlikle söyleyebilir miyiz muhataplarımıza?…

Kısacası; Allah’ı insanda görebilir miyiz?…

***

Dalaletten çıkış!… Hidayeti talep ve bu uğurda gayrete gelmek!… Bir şeyler söylemeye çalıştık işte… Ha, şu Uludağ’ın altındaki Uranyumu unutuyorduk.

Uludağ’ın altında ne var, pek önemli  değil dostum ama senin ulu dağdan daha ulu benliğinin altında büyüklüğü ve sınırları ölçüye sığmayacak bir şuursal kapasite, bir meleki potansiyel yatıyor bilesin!…

Nasıl mı çıkarırsın o madeni?… Ona senin gücün yetmez dostum!… Daha doğrusu, sen senliğinle onu çıkaramazsın!…  O halde senliğinden geçmeyi konuşalım diyorsun öyle mi son kelam olarak?… Zaten onu konuştuk seri boyunca ama madem istedin son birkaç cümle daha edelim.

Uludağ’ın potansiyelini örten neydi? Üzerinde kayak, tatil, eğlence, teleferik…

Benlik Tepelerinde şımarıkça kayarak eğlenmeyi, Bilinç Semasında zeka teleferiğine binerek zihin tellerinde sallanmayı, Beşer Otelinde sabahlara kadar kafa çekerek Beden Yatağına sızmayı bırakabilir misin?…

Bunları bırak, gerisine karışma dostum!… Dağın örtüsünü şöyle bir çek ötesini merak etme!.. Allah bilir işini vesselam!…

Selam Olsun Özüne Yönelenlere!
Selam Olsun Özüne Yönelenleri hiç, ama hiç yalnız bırakmayan Allah Ehline!…

Makale GÖNÜL SAATİNİ BİRE KURMAK eserimizden alınmıştır.Eserlerimiz için:

http://www.kitsan.com/MEHMET-DOGRAMACI-10-KITAP-TAKIM,PR-925.html

phpThumb_generated_thumbnail