Böyle de okunabilir mi?

Böyle de okunabilir mi?

“Bundan sonra ne okuyalım?” sorusuna Ehlinden gelen cevap; “Artık işiniz Kur’an Çözümüdür” olunca, gündemi Kur’an’a ayarlamak, her hafta canlı- ortak bir bilinç oluşturmak üzere bunu kolektif bir çalışmaya dönüştürmeyi dostlarına açtığında kısa sürede oluşan ittifakla mütevazı bir gönül sofrası açılıverdi. Artık gündemlerinde her hafta bir sure vardı. 

“Önce baştan sona okuyun, yüklenen manayı evvela şöyle bir tarayın” dendiği için Mushaf Sırası Okumalarını biraz hızlı geçmişler, bazı haftalar birden çok sureye değinmişler, sıra Nüzul Sırası Okumalarına geldiğinde ise haftada bir sure kuralından taviz vermemekte birleşmişlerdi. Bir hafta boyunca gündemdeki sure enine boyuna inceleniyor, hafta sonu geldiğinde de müzakereye açılıyordu. Yazarak tefekkür edenler, anlatarak açıklayanlar, kalbini ve samimiyetini koyarak dinleyenler, ikram ve hizmete koşanlar öylesine bir idrak sofrası açmışlardı ki, her hafta ayrılırken şükürde acziyetlerini hissediyorlar, bahşedilen cennet meyveleri karşısında hayretten kendilerini alamıyorlardı.

O hafta mevcut sureye pek hazırlanamamıştı. Merkür Rotarı, Ay Tutulması ve bunların iş, aile, şehir yaşamına yansımaları karşısında yorgundu biraz. Bu defa sadece dinlesem, kimseye çıkış yapmasam, olanı olduğu gibi seyretsem diye geçirdi içinden. Ama hazırlıksız gitmek de en azından ilme saygısızlık, dostlara edepsizlik olurdu.

Tefsirleri karıştırdı ama şimdiye dek anlatılan zahiri ve sosyal manaların dışında özde bir okumaya erişemedi bir türlü. Gündem; Tekasür Suresi olunca, Çokluk kavramı, Kevser-  Tekasür bağıntısı, Yaşamın Oyalanma ile geçişi, İlmel Yakiyn, Aynel Yakiyn, Hakkal Yakiyn kavramları ince ince tetkik edilmeliydi.

Başında bir ağırlık, üzerinde kırıklık, geçip geçmediği netleşmeyen gripal haller derken orijinal bir okumaya malzeme olacak hiçbir şey elde edememişti.
Kalktı. Gecenin bir yarısı masasına yığdığı kitapları bir bir yerlerine bıraktı.

Aslında şimdiye dek çok şey biliyorlardı. Nice kavramlar öğrenilmiş, nice tahliller yapılmıştı. Gelinen noktada, asıl mühim olanın kuru bilgi tekrarından öte; biliş haline, yaşama, gerçek kulluğa götürecek farkındalıklar olduğu ve olması gerektiği hemen hepsinin birleştiği ama fiile dökemediği nokta idi. Bu da ancak yaşamın içinden bir okuma ile mümkündü.

Ne var ki alışkanlıklar düşünce tarzı ve bilgiyi kullanma konusunda da bilince perde çekebiliyordu. Öyle ya, her bireyin kendine has bir düşünme metodu, bir paylaşım anlayışı, bir yaklaşım tarzı vardı. Dışına çıkmak, hem cesaret hem de kararlılık istiyordu.

Balkona çıkıp yıldızları seyretmek istedi ama göremezdi. Yıldızlar köyünde kalmıştı. Metropoldeki ışık kirliliği yıldızları göstermiyordu. 

Oturdu, “Bu okumalarda neyi ihmal ettik?” diye sorguladı kendini bir süre. Her ne kadar ayet hadis ve tasavvufi kavramlarla konuyu ele alsalar da NÜZUL SEBEBİ tetkiki biraz geri planda kalıyordu. Oysa yaşamın içinden ve yaşanabilir bir okuma yapılacaksa surenin nasıl bir yaşam ortamında inzal olduğu yorum ve açıklamada öncelikle derinlemesine ele alınmalıydı.

Tekasür Suresinin nüzul sebebini tekrar okudu. Mekke müşriklerinin güçlü kabilelerinden SEHM OĞULLARI ve ABDİ MENAF OĞULLARI bir gün soy, şeref ve sayıca üstünlük tartışmasına tutuşmuşlar, sayacak insan ve üstünlük kalmayınca da “Ölülerimizi unuttuk” diyerek mezarlığa koşmuşlar, bu defa orada yarışlarına devam etmişlerdi.

Surede “ÇOKLUK KURUNTUSU SİZİ OYALADI, ÖYLE Kİ MEZARLIKLARI ZİYARETE GİTTİNİZ” şeklinde başlayan ayetler “HAYIR, HAYIR” şeklinde yemin benzeri ifadelerle devam ediyordu.

Klasik algılara kafa tutan muhalif yanıyla kendi kendine söylendi:
– Bana ne Sehm Oğullarından! Bana ne Abdi Menaf oğullarından!.. Geri zekalı müşrikler işte ne olacak?… Çok da lazım!…

Fakat Asr-ı Saadet denen o numune yaşamda oluşan her şeyin, her olayın, her ismin seçilmiş bir okuma unsuru olduğunu da göz ardı edemezdi. Ayrıca şunu da bir kez daha hatırlamalıydı:

Her ne kadar geleneksel din algısında asr-ı saadet bir kıssalar yumağı ve tarih potansiyeli olarak ele alınsa da kabileler, kişiler, hadiseler, savaşlar, seferler vb hepsi aslında TEK BİR BİREYİN MUHAMMEDİLİK YOLCULUĞUNDA UĞRADIĞI İSTASYON VE GEÇTİĞİ DURAKLARDAN BAŞKASI DEĞİLDİ…

O halde zikredilen isimler, bahsedilen mekanlar, gelişen olaylar TEK BİR BİREYİN İÇİNDE GELİŞENLER diye de ele alınmalı değil miydi?…
Sehm ve Menaf kelimelerini yeniden düşünmeliydi o zaman.
Aman şimdi kalk, kütüphaneye git, Arapça sözlüğü aç, bir sürü iş. Kim bilir belki internet kütüphanesi google amcada bir şeyler bulabilirdi ha?..

Kelimeleri taradı.

SEHM; Farsçadan Arapçaya geçen bir kelime. “Dehşet, Korku, Endişe, Panik” demekti..
MENAF; Arapça kökenli, “Fayda, yarar, hizmet ve bir şeyin zirvesi” demekti.

Kim bilir bu kelimeler belki yeni idraklere anahtar olurdu. “Sehmoğullarını da Abdi Menaf oğullarını da kendi içimde yarışan boyutlar diye düşünsem!…” Düşündü, ama pek de oturtamadı. Asırlar boyu aşırı uçlara Müslümanları sürükleyen Batinilik gibi yolların  girdabına saplanmak da vardı işin içinde. “İyisi mi manayı çok da zorlamadan bu bilgiyi hafızada tutayım” dedi ve hayırlısı bakalım,  diyerek istirahata çekildi.

Ertesi gün buluşma vakti geldiğinde dost meclisinin yolunu tuttu. Ruh Kardeşliğinin Kan Kardeşliğinden ileri oluşunu deneyimledikleri bu ortamda hepsi de birbirini özlüyor, bir sonraki hafta iple çekiliyordu. Derse başladıklarında pek de müdahil olmadan dinledi açıklamaları.

Kavramların büyüsü geneli sarmış olmalı ki ilmel yakiyn, aynel yakiyn muhabbetleri sohbete damgasını vuruyordu. Ama söz vermişti, kimsenin önünü kesmeyecek, kimseyi kasmayacaktı. Tefekkürler bu minvalde devam ederken katılımcılardan biri damarına basarcasına;
– Bilgi eksenli konuşuyoruz. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Bu surenin şimdiye, şu ana, bize mesajı ne? Bu konuşulmalı değil mi, diye çıkıştı.

Kendini tutamazdı artık. Kendini tutmayı bırakıp espri ile girdi;
– Sabahtan beri sabr-ı cemil gösteriyorum size. Yetişmez mi artık kavram salatası yaptığınız, diyerek sözü doktor olan dosta verdi.

Beynin yapısı ve denge kurmak konusuyla söze giren dost, insani denge terazisinin iki kefesinden birinin AMİGDALA diğerinin HİPOKAMPUS olduğuna vurgu yaptı. Heyecanlanmıştı:
– Hocam deyiver hele, bunların özellikleri ne? Ne yapar bu amigdala ile hipokampus?..

Hoca devam etti:
Amigdala; korku endekslidir ve bedeni- bedenselliği korumaya dönük çalışır. Korktuğu için de sahiplenir. Hipokampus ise bilgi birikimi merkezimiz. Bu da duygusal kimliğimizi oluşturan veritabanı dokümanlarımızın arşivlendiği yer. Terazinin iki kefesi bunlar…

– Bilgi birikimi derken, bize has kabiliyet ve öne çıktığımız özellikler de buna dahil mi?

– Evet…

İşte şimdi lamba yanmıştı. Konuşmalar devam ederken duvardaki ekranla bağlantılı önündeki notbooka kocaman harflerle yazdı:

SEHM= AMİGDALA, MENAF= HIPOKAMPUS

Arada bir ekrana bakan gençlerden bu tespit karşısında gözleri ışıldayanlar oldu… Konu yavaş yavaş çözülüyordu. 
Beşer yanımızda (şirk halinde) iki tarafın yarışı vardı. Daha doğrusu o iki taraf da biriktirme- saklama ve sahip olmaya endeksli olarak ÇOKLUK YARIŞIna tutuşmuşlardı… Beynin içindeydi ikisi de, dışarıda falan değil!…

Amigdala korku ve sahiplik telkin ederken; Hipokampus birikime (şartlanmaya) dayalı duygusal tepkiler ve sahiplenilen kabiliyetleri zirveye taşımak istiyordu.
Bu ikisinin yarışı bedensellikte dip yapana kadar (mezara girene dek) sürecekti. Bunların yarışı kendilerini tüketene; kabre, mülhime batağına kadar sürecek, sonra da HAYIR, HAYIR GERÇEK BU DEĞİL çıkışı yapılabilirse özden, ilmi okumalar başlayacaktı…

Düşündüklerini kısaca özetledi dostlarına. Asrı Saadet kabileleri ile işaret olunanın dahi bizde; beyinde bazı oluşumlar olduğunu fark etmek gözlerdeki ışığın, yüzlerdeki nurun, idrakteki huzurun çoğalmasına vesile olmuştu. Sure okuması tamamlanıp çıkılırken ekranı kollayan gencin kulağına eğilerek fısıldadı:
– Ne dersin, biraz fazla mı uçtuk?.. Böylesi bir asrı saadet okuması sence nasıl olur?..

Delikanlı sağ elinin parmaklarını birleştirerek sevinçle mırıldandı:
-    Fıstık gibi olur! Nolur bundan sonra böyle de okuyalım!…

{“Kur’anın Kalbinden Hayatın Kalbine Yürüyüş” kitabından alınmıştır.}

http://www.kitsan.com/MEHMET-DOGRAMACI-11-KITAP-TAKIM,PR-925.html

pr_01_2363