Değinler- 78

Değinler- 78

AİTLİK, SAHİPLİK VE MUTLULUK

Sahip olursa mutlu olacağına inan -dırıl- dığı günden beri mutluluğa hasret kaldı insan…

Verdikçe mutlu olanların, aldıkça mutlu olacağına inanmış torunları tüketim dişlilerinde paramparça bir yaşam sürüyor.

“Ait olduğum kadar mutlu olurum” sandı. Oysa her aidiyet kendi haricini dışlardı. Dışlama; uzaklık ve nefret demekti.

Işık ne kadar çok aynaya yansırsa o kadar çok aydınlanırdı ortam. Hiçbir şeyi paylaşmadan sahiplenenin içi karardıkça karardı.

Hep kendimize istedik. Evrene dilekler yolladık, yine bize geri dönsün diye. Yanı başımızdakine bir tebessümü çok görürken olacak şey miydi?

Çalışıp çabalamalı, kendimizi kurtarmalıydık. “Vatan sağ olsun” “Allah devlete zeval vermesin” diyen niye düşünmediyse bunu?

Dövizi, borsayı an be an izledik de gönülden bir “Allah razı olsun”un değerini unuttuk. Ölçülerde kaybettik ölçülemeyeni!

İman; ait olmaya değil Şahit olmaya, şahadete çağırdı bizi. Şahidiz dedik. Huzur; şahit olmaktı çünkü.

Şahit olan gerçeği nötr, benliksiz, olduğu gibi izledi. Ait olansa aidiyetince bir gerçek uydurdu. O gün bugün huzursuz!

Ait oldukça ya sanık ya mağdur oldu insan. Şahitse beyanını verip ayrıldı duruşmadan. Şehadet beratı alabilmek niyazıyla.

SİSTEM; UYGULAYANI DESTEKLER

Fiil ve eylem ve ortaya koymadan veritabanı kayıtlarını, kabullerimizi değiştirmek mümkün değildir. Bunlar kafada değil, hayatta halledilir.

İçe kapanıksanız topluma çıkmadan, dışa dönükseniz eve çekilmeden bu kaydınızı değiştiremezsiniz. Kendinizin üstüne üstüne gitmelisiniz…

Tasavvufla meşgul olanlarda bir kolaycılık “Ver bi zikir, söyle bi dua uygulayıp değişeyim.” Bu elbette hak. Değişim fiille başlar.

Uygulama ortaya koymadan düşünsel değişim beklemek havanda su dövmektir. Yükseklik korkusu olan kuleye çıkmalıdır. Hayalen değil bizzat.

Nefsinize ağır geleni yapmayı denerseniz; nefsiniz sizi mahkûm ettiği ağırlıkları üzerinizden çekmeye mecbur kalır. Başka türlüsü avunmadır.

“Her gün ölmektense bir kere ölürüz” diye haykırmış yiğitler. Sonuç mu? Ölmemişler, kudretle yürümüşlerdir. Üstüne git ki üstüne çıkamasın!

Nefis, ego; eski eserlerde köpeğe benzetilir. Köpek korku titreşimini iyi alır korkanın paçasına yapışır. Üstüne koş, en azılısı bile kaçar!

- Filanca bana kırgın, dua var mı aram düzelse.
- Dua yok, telefon aç veya git özür dile.
- Nefsime ağır geliyor.
- Beter ol e mi! Firavun seni!

Dua ve Uygulama paralel olmalı değişim için. Kıtlık varsa Yağmur Duasına çık. Ama ağaç da dik, dere önüne bent de yap ki buharlaşma artsın.

İyi düşün Hadis-i Kudsiyi. Niye karış, arşın, kulaç, yürüme, koşma? Düşünce, hayal değil? Sistem fiil ister fiil. Fiil ortaya koy, gör lütufları!

a

İNSANSI VE İNSAN FARKI

İnsanlar, olaylar ve oluşları kendisine ayna kabul ederek ötelemeden değerlendirebilen; Halife şuuruyla yaşamaya güçlü bir adım atmıştır.

İnsanlar, olaylar ve oluşları değerlendirirken onları öteleme, gayrı- başkası sayma, kendinden hariç tutma; İnsansının en açık özelliğidir.

Para, makam, kazanç, şöhret, öne çıkma, ötekini geçme vb ölçülebilen beşeri değerler peşinde koşar İnsansı. Ölüm ötesini yok farz ederek…

Sevgi, hoşgörü, kardeşlik, barış, diğerkamlık gibi ölçüye sığmayan insanüstü nitelikler için yaşar İnsan. Ölüm ötesini hep hatırda tutarak.

Yanlış yaptım, hatalıyım, yanıldım demek ölümdür İnsansı için. Özür dilemek, helallik almak, hatasını fark etmek erdemdir İnsan için.

Dini kazanç, şöhret ve menfaat kapısı haline getiren İnsansıdır. Dünyanın en büyük alimi olsa da… Su üstünde yürüse, havada uçsa bile…

Dinin gayesinin dünyayı imar, dünyaya adalet getirme, dünya yaşamını ihya etme olduğunu savunan da İnsansıdır. Bu uğurda can verse de…

Cennet beklentisi, Cehennem korkusu ile ibadet eder İnsansı. Allah’a, sırf Allah olduğu için kulluk etme bilinciyle yaşar İnsan.

Baktığını beden ve bedensel kimlik özellikleriyle değerlendiren için İnsan ve İnsansı farkını ayırt ederek “İnsan”ı tanımak mümkün değildir.

İnsansı düzeyinde yaşayanın İnsanı; Halifeyi tanıması keramet- mucize görmesine bağlıdır. İnsansı; İnsanı tanımak için insanüstülük bekler.

“Allah niye beşer irsal etti Melek irsal etseydi” itirazı İnsansıya aittir. İlim aldıklarına insanüstülük yüklüyor musun? Bunu kim yaparmış?

Kendini insansı sanana İnsan olduğunun fark ettirilmesi işlevine “Aşk” adı verilmiştir. Takdirinde Halifelik olana Allah Lütfu; Hibesidir.

İnsan; Halife Şuuruyla yaşayana ve İnsansıdan farkına dair en sade, en açık anlatım. Değerlendirenlere selam olsun. https://www.youtube.com/watch?v=4FiaTeo7l0Q

BİLİNÇALTI KİLİTLERİ VE DUA GERÇEĞİ

“İşimiz duaya kaldıysa…” sözü toplumsal hafızamızda zihinsel bir çentik, bilinçaltı değişim- dönüşümüze patinaj çektiren bir kilittir.

Tıp hasta hakkında eldeki çareleri tükettiğinde “Bundan sonrası Allah’a kaldı.” tabiri de enteresan bir çelişkidir. Ondan öncesi kime aitti?

Türk toplumunun bilinçaltına atılmış zihinsel çengellerden dolayı hala Duanın gerçek değer ve işlevini kavradığı kanaatinde değilim.

Bazı olumlu söylemler hafızamıza olumsuzluk fısıltısıdır. “Allah çalışana verir” Dua edene vermez mi? İma; çalışmayı önceler duayı geri iter.

“Çalışacaksın, terleyeceksin. Allah yatana vermez!” Yahudi mantalitesinden doğan bu söylem; Duanın değerini hafife aldırmadı mı zihinlerde?

“İtin duası kabul olsa gökten kemik yağardı.” Hırs- kinle birini aşağılamak isteyenin kullandığı deyim. Ne kadar itici, isyan dolu değil mi?

Dua, Salât ve Zikrin birer “Çalışma” olduğunu söylememiz bazılarına hala ters geliyor. Evet bunlar çalışmadır. Hem de en kıymetli çalışma!

Dünyevi değer ölçüleri farklı olsa da Rabbimiz katında değerimiz; Duamızdır. “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” (Furkan,77)

Duada yaratış sırrı gizlidir! İnsan dua ettikçe Allah onunla yaratır!” {@AhmedHulusi} Sen dua ettikçe yaratır! Bundan büyük müjde mi var?

DUA insanın varlığındaki ilâhî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir{@AhmedHulusi} Varlığında! Çıkarmak! Daha ne desin?

“DUA varlığındaki, benliğindeki, NEFS’indeki ALLAH’a AİT GÜÇ ile tahakkuk yoludur” {@AhmedHulusi} Allah gücünü vermiş, dua diye sana. Anla!

Duanın değerini kavramanın önündeki zihinsel engellerden biri de Duaya İSTEMEK diye bakmaktır. “Birinden İstemek”, “Öteden beri çağırmak” vb

“İstedim ama vermedi”, “İstedim, aldım” sözleri Benlik ve Öteleme kokar. Evet Duada isteme anlamı mevcut ama Öteden değil, Benlikle değil…

Dua; sucudan su almak değil. Eve şebeke suyu bağlatmak da değil. Dua, evinin bahçesine sondaj vurup en kaliteli suyu çıkarmaktır. Anladın?

Dua-Zikrin gerçeği, değeri, anlamı hakkında ’65 te yazılmış. O gün bugün daha iyisi yazılamadı. http://www.ahmedhulusi.org/tr/kitap/dua-ve-zikir

İSTEYEN MİSİN YOKSA KENDİNİ İSTETEN Mİ?

Çoğu meslek sahibi kendine uygun iş ararken ender bazısının ayağına gider “Bizimle çalışır mısın, uygun ortamı hazırlarız” dermiş patronlar.

“Müessesenizde uygun pozisyon var mı” diye kapı kapı gezerken birileri; ceoların “Bu işe filanca uyar, ne yapın edin, razı edin” dedikleri de varmış.

“Versin diye Allah’a dua edenlerden misin yoksa Allah’ın vereyim diye dua ettirdiklerinden mi?” dedi Meczup. Öyleleri de mi var diyemedim…

Duyabilene kalbinden seslenirmiş Allah. Duyan kalbinin götürdüğü yere yürürmüş de yürüyüşü duası olurmuş. Allah nasıl seçer mi demiştin sen?

Aciz, muhtaç, savunmasızdır bebekler. İsteyemezler bile. Anne babalar nasıl da üzerlerine titrer… Pardon konu dua idi di mi, çok özür…

Farkını cesurca ortaya koyamayan, farklı muamele beklemesin ne kuldan ne de Allah’tan…

Duamız ne olsun dediler. Şiirimsi iki kelime etti “Duanız Şuânızdır” Şuâ; ışın diye açıkladı biri. Kişi bilincinin şuâsını yayar ve yaşardı.

“Kul kendini neye layık görürse, Allah kula onu layık görür” dedi sohbet sonunda. Açıklama istediler, geç oldu bana müsaade deyip uzaklaştı.

ÖYLE BİR SÖZ Kİ

Her bilgi, her görüş, her açıklama çıktığı kaynağın özelliklerini taşır. Tıpkı bir suyun çıktığı toprağın minerallerini taşıdığı gibi.

Göz kelimeleri görür, kulak sözleri işitir, beyin bilgiyi değerlendirir. Kalp bilginin enerjisiyle, ruhuyla, manasıyla muhataptır doğrudan.

Söylenen ve yazılanda yaşanmışlığın tecrübesi, tefekkürün meyvesi, kalbî hissedişin doğuşları yoksa ruhsuz, soğuk, kuru ve etkisizdir…

Bir sonraki nesil bizi şöyle tanımlarsa şaşırmam: “Onlar deli gibi bilgi paylaşan hissetmediği, deneyimlemediği konularda rahat rahat ahkam kesenlerdi.”

Ruhu olmayan, yaşanmışlık yansıtmayan bilgi; benliği eritme veya bilinci dönüştürme etkisi yapmadığı gibi tam aksine egoyu besleyecektir…

Ziraat Fakültesindeki tarım semineri; bilgi, teknik ve gelişim yüklü çağdaş bir çalışmadır. Ziraatı bir de çiftçiden dinle bakalım. Farkı; ruhudur.

Benlikten geçme, egoyu yenme edebiyatında üstümüze yok. “Feleğin çemberinden geçmiş”, “Rahmet tokadı yemiş” le sohbet edip halleştik mi hiç?

Mevlâna diyor ki; “Dilin Misk der, ağzından Soğan kokusu gelir” Benlikten arınıp arınmadığımızın enerjisi söze yansır. Koku dediği odur…

Arınmış gönül havadan sudan, çiçekten böcekten bahsetse içlenir hem derine dalar hem hafiflersin. Yükünü almış, özünle barışa çağırmıştır.

Arınmamış bilgiç, tonla bilgi nakletse, sırlar anlatsa ne yükün azalır ne de gönlün açılır. Karamsarlığa bile düşebilirsin günahkârım diye.

Nakliyatçı mıyız, İnşaatçı mı? Ne mi diyorum? Güzel söz nakledenlerden mi, nakille birlikte o sözlerde kendini bulan, inşa edenlerden miyiz?

İlme nakille de tefekkürle de destek olmaya elbet devam edeceğiz. Bizi esas dönüştürecek olanın deneyimlerimiz olduğunu hatırdan çıkarmadan.

Ruhu olan söz nasıl mıdır? Bir dost, bir zat için şöyle demişti: “O twit atınca ben binlerce volt cereyan verilmiş gibi oluyorum!” Anladın?

Mizahi anlatıma millet gülerken altındaki hüznü; hüzünlü anlatıma millet ağlarken altındaki espriyi sezebilen sözlerin ruhunu alıyor demektir.

Ruhu, derinliği olan sözler yansıtacak “Kalbî Yaşam”; sözlerin ruhunu sezecek “Basiretli Gönül” hazmıyla hepimize açılsın en kolayından. ÂMİN