Hacı Hilmi Efendi (k.s)

Hacı Hilmi Efendi (k.s)

Uzaklarda arama alışkanlığı çoğu kere insanı burnunun dibinde olandan perdeler. Yaz tatili için bulunduğum memleketim Eskişehir’de bazı Allah Dostlarının yaşadığını duymuş ama nedense kimlikleri ve hizmetleri konusunda detaylı bir araştırmaya girişmemiştim.

Değerli bir büyüğüm, hangi memlekete yol uğratsa ilk iş olarak oranın manevi büyüklerini araştırır, ahirete intikal edenlerin kabirlerini, hayatta olanların hanelerini ziyaret eder. Yaşayanlardan bir kelime, bir nazar da olsa feyizlenmek Onun için çok kıymetlidir.

Bu defa biz de öyle yaptık. Eskişehir’de halka hizmeti gaye edinen bir kardeşimiz, sık sık Hacı Hilmi Efendi (k.s) den bahseder, son devirlerde yaşamış ender bir Hak Dostu olduğunu sürekli vurgulardı.

Muttalip Köyü: Hacı Hilmi Efendinin kabrini ziyaret etmek, Onunla sağlığında görüşenlerle sohbet etmek üzere Muttalip Köyüne bu kardeşimizle birlikte hareket ediyoruz. Eskişehir il merkezine çok yakın bir Osmanlı Köyü burası. Anadolu’ya Hoca-Hafız ve Muallim yetiştirmesi ile ünlü. Tarım ve hayvancılıkla geçinen köy, şimdilerde Belediyelik bir belde. Nüfusa oranla cami sayısının fazlalığı dikkatimi çekiyor; 6 adet büyük cami var.

Köyün dışına doğru yürüyoruz. Kavak ağaçlarının hışırtısına serçe ve kargalar ritim tutuyor. Mezarlığa yaklaştığımızda kocaman bir tabeleda KUTBU AZAM HACI HİLMİ OKUR EFENDİ (K.S.) diye okla gösteriyor. Evvelce çok sade olan kabre 2-3 yıl önce sevenleri mütevazı bir türbe inşa etmişler. Farsça kabir taşında hafız-ı kurra oluşu, Nakşi Meşayihinden olduğu şiirimsi ifadelerle işlenmiş. Etrafında kendisine bağlı zevat ve yetiştirdiği hocalardan bir bölümünün kabirleri mevcut. Hilmi Efendi ve kabristan sakinlerine dualar eşliğinde surelerden buketler bırakıyoruz.

CAMİ(Muttalip Köyünde, Hilmi Ef.nin imam olduğu cami , şadırvan ve ön planda gömülmek isteyip de izin verilmeyen köşe)

Sen Bize Kur’anla, Hafızlarla Yakın Ol: 1900 yılında Muttalip’te doğan Hilmi Efendi aslen Köstence’li bir aileye mensup. Ailesinin Köstence’ ye Konya- Karaman civarından gittiği zikrediliyor. Küçük yaşta hafızlığını ikmal eden Hilmi Efendi, Muttalip Köyü Orta Camiide imam olarak görev alır. İmam- Hatiplik hizmetinin yanı sıra hafız yetiştirmek için günün zor şartlarında Kur’an Kursu faaliyeti de yürütmektedir. Genç yaşta Hac nasip olur. Medine-i Münevvere’ de rüya halinde Rasülullah Efendimiz(s.a.v)le görüşür. Efendimiz kendilerine: “Hilmi, sen bize Kur’an ve Hafızlarla yakın ol” buyurur ve sırtını sıvazlar. Bundan böyle Hacı Hilmi kendini Hafız yetiştirmeye adayacaktır.

Mürşidi Müritten Sor: Orta Camie öğle ezanı okunurken geliyoruz. Namazı eda ettikten sonra söz Hilmi Efendiden açılınca 70 yaşlarında bir büyüğümüz yanımıza yaklaşıyor ve bizi şadırvanın yanındaki banka oturtuyor. ”Dinleyin bakalım” diyerek başlıyor anlatmaya. Hilmi Efendinin sadık bendesi, öğrencisi, müridi olduğunu öğrendiğimiz Hacı Halil amca sanki o günleri yaşar gibi konuşuyor:

– İşte şuracıkta eski camiimiz vardı. Hilmi Efendim camii odasında kalır, şurada da talebe okuturdu.

Kaç yılları diye söze giriyorum. Yarım asır öncesinden bahsediyor:

– 50’li yıllar… Efendimi ziyarete gelen çok olurdu. Onun sırrını köylü pek fazla takdir edemedi. Ne hikmetse bu tür zevattan çoğu kere yakın çevre gafildir. Ama dışarıdan gelenler bilirdi. Tek parti hükümetinin baskı dönemlerinde dahi gece yarısı saygın misafirler gelir, onlarla uzun uzun sohbet eder, memlekette din eğitiminin önünü açmak üzere çareler sunar, tavsiyelerde bulunurdu. Hiç unutmam bir gece Efendim beni evden çağırttı. Hafızlardan birini yollamış ve “Hatırlı misafir var,yemek hazırlasınlar “ buyurmuş. Saat gecenin 01.30’u… Mürşidim demişse yemek tabii ki olacak. Anamı uyandırdım. Tüp- ocak ne gezer?!..

Derhal kümese koştum ve bir piliç kestim. Anam çömlek kaba koydu, suyuna da pilav yaptı ve odun ateşinde pişirdi. Sofrayı götürdüm. Gelen zatın Bakanlardan olduğunu, Efendimle İmam- Hatip Okulları ve Kur’an Kurslarını konuştuklarını çok sonra öğrenecektim.

Halil Amca Hilmi Efendiyi anlatmaya devam ederken minarenin yanında bulunan kare biçimli makam dikkatimi çekiyor. Burası Hilmi Efendinin ilk kabri.
– Bu köşeyi çok severdi. Ne varsa burada, bu köşeye mezarı yapılsın isterdi. Bir dostu daha vardı orada yatmak isteyen…

Heybetli, Nurlu Bir Zat: O kimdi diye atılıyorum. Halil amca devam ediyor:

- O buraya belli aralıklarla 3 kez geldi. İlk gelişini hatırlıyorum. Bir sonbahar günü, yine böyle Üç Aylar içindeydik. Camii önünde bir jip durdu. O yıllarda asfalt ne gezer. Şose ve topraktı yollarımız. Onun için jip çok kullanılırdı.
– Eeee kimdi jiple gelen? Hükümet erkânından mı yoksa?.

Halil amca gülümsüyor:
– Evet erkândan ama hükümetten değil. Başka bir yerin erkanından O!.. Ama ne haşmetli zattı mübarek!.. Jipten bir inişi vardı ki Celalinden hepimiz titredik. Cübbesi, sarığı ve duruşu ile uzun yıllar fikriyatı gönüllerde yaşayacak bir mübarekti gelen. “ Bana Hilmi kardeşimi bulun!” diye gürledi.

Mürşidimi çağırmak üzere merdivenlere yeltendim. O çoktan gelişini kalben duymuş olacak ki çıkmama kalmadan koştu. Bir kucaklaşmaları vardı ki, Şems ile Mevlana karşılaşması mı desem, Aşıkların vuslatı mı desem. Sarıldılar birbirlerine uzun süre. İkisi de birbirlerinin ellerini kavrayıp sımsıkı tutarak odaya çıktılar.

- Halil amca, demeyecek misin kimdi o zat?
– Haydi, Efendimin hücresine çıkalım da orada deyivereyim, diyor ve ahşap merdivenlere yürüyor.

ÇİLEHANE(Hilmi Ef.nin ahşap yaptırdığı, bugün modernize edilen Kur’an Kursu ve Çilehanesi)

Hilmi Efendinin yaptırdığı Kur’an Kursu binasına çıkıyoruz. İçeri girdiğimizde kapısı oldukça küçük ve basık bir odanın önünde duruyoruz. Halil amca kilidi açıyor:

- Eğilin ama sakın kıbleye sırt dönmeyin. Efendim, hayatı boyunca kıbleye sırt dönmedi. Efendim kıbleye sırt dönmemek için bazen sokak ve cadde değiştirerek yürürdü!.. Bu hücreye de yan yatarcasına zorlukla girer, ama kesinlikle sırtı kıbleye gelmezdi. Siz de öyle yapacaksınız!

ODA(Çilehane girişi)

İki büklüm eğilerek geçiyoruz içeri. Burası dikdörtgen bir oda. Eni secde edecek kadar. Boyu da 3 m. var, yok. Köy kadınlarının eski elbise artıklarından dokuduğu pala-kilim dediğimiz yaygılarla tefriş edilmiş. Yerde bir seccade ve birkaç tesbih.

- Efendim günün çoğunu burada geçirirdi. Zikir,Kur’an ve Tesbihat ile.

Duvarda pembe tülbendin altına gizlenmiş tabloya kayıyor gözüm. Halil amca yerinden kalkıyor ve kemal-i edeble açıyor tülbenti. “Herkese göstermem, size açacağım. İşte benim Efendim” diyerek açıyor tülbenti. Nurani bir sima, bembeyaz sakalları ve başında sarığı. İşte diyor, Efendim Hacı Hilmi Hazretleri… Halil amcaya da çok benziyor. Eşim; ” Çok benziyorsunuz, akrabalık var mı?” diyor.

- Hep sorarlar bunu. Akrabalık ne ki?.. Ben Onunla bir olmuşum, Onda bitmişim. Ben Oyum, O da ben. Murid- murşid ilişkisini bilenler anlar bunu!

Halil amca Hilmi Efendinin mensup olduğu silsileyi sayıyor uzun uzun. Hz. Ali torunlarından olup Selçuklu döneminde Konya Seydişehir’e yerleşen Harun-u Veli (k.s) dan itibaren pek çok zevat-ı kiramı sıralıyor. Kerametleri ve terbiye yöntemlerine geçmeden önce tekrar hatırlatıyorum:

- Jipten inen zat?
– İlla öğreneceksin, vazgeçmeyeceksin öyle mi?
– Bir büyük alim, bir büyük mücahid, bir büyük Allah Dostu. Adı mı?…
– Evet adı?…
– O Zatın adı; Bediüzzaman Said Nursi!..

Merak ediyorum; nereden tanışmışlar ki, önceden beraberlikleri var mı?..

- Hayır diyor Halil amca… Hayır, Onlar Mana Aleminde Kardeş zaten!.. Önceden tanışıklıkları yok, Bediüzzaman Hazretleri geldi buldu benim Efendimi.
– Sonra ne yaptılar?.. Odada ve bu köyde çok kaldı mı Said Nursi hazretleri?..
– Odada koyu bir sohbete daldılar. Birden Bediüzzaman Efendime sordu: “Hilmi ölünce nerede yatmak istersin? ” Efendim odanın aşağısındaki sizin merak ettiğiniz bu kare makamı işaret etti. “ Burada yatayım isterim” dedi. Bediüzzaman takıldı: “ Hilmi bana da yer açsan yan yana yatsak!” Efendim eyvallah dedi. Ama ne hikmetse ikisine de nasip olmadı burası.

11 Günlük Cesedin Nakli: Niçin nasip olmadı diye sorunca gözleri buğulanarak anlatıyor:

- Buraya Efendimi defnettik. Camii bura, kursu bura, hizmeti ve çilehanesi bura. 11 gün geçti. “Kabri camide olmaz” dediler, şimdiki yerine naklettiler. Vefatı 1964 yılı. Bediüzzaman da Ondan önce 60′ta vefat etti. Efendim bir gece yatsıdan sonra bize S.Nursi’nin ölüm haberini verdi. Önce üzüldü, sonra güvenli bir yere gömüldü diye sevinerek şükür secdesine kapandı. Gönlünde seyretmişti Onun ölümü ve defnini.

Bediüzzaman’ın iki kere daha köye geldiğini anlatıyor. Kısa süreli ziyaretlermiş bunlar. Bir keresinde camide yaşlı ve hasta halinde vaaz vermiş ve camaate “Hilmi Kardeşimin kıymetini bilin” demiş defalarca. Bu esnada Hacı Hilmi tevazuundan kızarır “ Estağfirullah Üstadım” der dururmuş.

- Peki hep O mu geldi siz hiç gitmediniz mi diye soruyorum.
– Gittik tabii. Bir kere Emirdağ’da kaldığı esnada gittik Bediüzzamana.
– Nasıldı o ziyaret?..
– Yüksek merdivenli bir eve çıktılar. Beni almadı Üstadın talebeleri. Sonra Bediüzzaman gelsin demiş. Çıktım.
– Nasıldı sohbetleri?..
– Sohbet mi? Çok konuşmadılar. İlk gelişindeki gibi sarılmış, el ele tutuşmuş vaziyette öylece durduklarını gördüm. Onların harfe, kelimeye ihtiyacı var mı ki sohbet için?..

***
Hacı Hilmi Hazretlerini ziyarete başka zatlar da gelir miydi, diye soruyorum.

- Evet, mesela Ramazanoğlu Mahmud Sami (k.s) da Ona uğramıştı. Tasavvufa, Kur’ana, İslam’a gönül vermiş pek çok misafirimiz olurdu. Efendimin manevi hüviyetini bilenler Eskişehir’e yolları düştü mü uğramadan geçmezlerdi.

KABRİ(Hilmi Efendi Kabri 1900- 1964)

Kerametleri: Çilehanedeki sohbetimiz kurs odalarını dolaşarak sürüyor. Hilmi Efendinin kerametlerinden bahis açmak istiyorum.

-Efendim en büyük keramet; istikamet derdi. Dini yaşamada sadık olmak ve yolda sebatkar olmak en büyük keramet derdi. Açıkça kerametlerini görmüştük, ama bunların ısrarla tekrarını sevmezdi. Ruhunu taciz etmeyelim.

- Hiç olmazsa bir iki tane lütfetseniz diyorum.

Bize rehberlik eden Hoca Efendi söze giriyor: ” Halil amca az dinlensin. Bak birini ben anlatayım: 57-58 yılları. Muttalip merkezli bir deprem olur. Eskişehir çok sarsılır. İşte o depremde Hilmi Efendinin bir öğrencisi (şimdilerde bir Profesörün babası) köyün iki yanından iki el çıktığını, köyü ve şehri sallantıya karşı tuttuğunu görür. Deprem durunca ertesi sabah Hilmi Efendiye koşar: “ Hocam sizin ellerinizdi, gördüm” der heyecanla. Hilmi Efendi sus işareti yapar. Israr edince de ayeti okur: YEDULLAHİ FEVKA EYDİYHİM (Allah’ın Eli onların üzerindedir) “ Evladım Allah’ın Kudret elidir onlar” der ve namaza yürür.

Halil amca tekrar aşka gelerek söze giriyor:
– Çok kıtlık ve kuraklık olan bir sene idi. Kalabalık bir cemaatle yağmur duasına çıktık. Gökte bulutun zerresi yok. Efendim başını göğe kaldırdı ve birkaç dakika yarı celalli yarı mütebbessim havaya baktı. Çok geçmedi bir fırtına koptu. Başlayan yağmur ne kadar sürdü bilir misiniz?
– Ne kadar?
– Tam 22 gün 22 gece! Sel sele karıştı, toprak suya doydu. O yıl ki kadar mahsul görmedik.

Tekrar Hoca Efendi sözü alıyor:

- Hafız eğitirken hocalar talebelerin ezberini dinler. Bir hoca aynı anda kaç hafız dinleyebilir sizce?..
– Bir yada en fazla iki diyorum. Yoksa karışır, takip güçleşir.
– Sıkı durun Hilmi Efendi aynı anda tam 10 talebenin ezberini dinler hepsine tek tek hatalarını söyler, sayfa ve ayetlerini takip edermiş. Akıl alacak gibi değil. Ama unutmayalım Ona Rasülullah ne buyurdu?

Yeğenim söze giriyor: “Sen bize Kur’an ve Hafızlıkla yakın ol!” Elbette dinleyecek, elbette yetiştirecek, ardında Kainatın Efendisinin duası var!

Dokuz Ayda Cami: Cemaatten alınan üç beş kuruşla başlayan cami inşaatları en az iki yıl sürer. Hilmi Efendi şimdiki camiye başlarken talebelerine: Sergi açmayacaksınız, cemaatten para dilenmeyeceksiniz. Allah yardım edecek size, buyurur. Zordur böyle bir inşaat ama O söyleyince başlarlar. Gün gelir para biter ve inşaat tatil edilir.

Bir akşam vakti köyden biri azcık para getirir. Onun peşinden gelen ve hiç tanınmayan bir zat, yastık kılıfı gibi bir torba içinden tomarla kağıt parayı boca eder. 200 torba alacak kadar çimento parası vardır ve fabrikaya doğru yola çıkılır. Oysa inşaatı bitirip camiyi açmak için 400 torba lazımdır.

Hilmi Efendi: “ Korkmayın ne kadar lazımsa alacağız” der. Fabrika müdürüne Hilmi Efendinin selamı söylenir. Müdürün kardeşi dolu bir kamyon çimentoyu alır ve direksiyona geçer. Hilmi Efendi de yanında. Yolda, “ Hocam yıllardır geçmeyen migrenim var, kulaklarım ve başım ağrıyor” der. Hilmi Efendi başını elleri ile tutup ona okur. Şoför: “ Vallahi başımdan bir ağrının kulaklarıma kadar indiğini, oradan da egzozdan duman çıkar gibi uğultu ile çıktığını hissettim” diyecektir. Köye gelirler. 200 torba indirilir, kalan 200 torbayı da baş ağrısı geçen kişi (Fab. Müdürünün kardeşi) bağışlar ve kubbeli camii 9 ay gibi bir sürede bitirilir.

Zikir ve Tavsiyeleri: Hilmi Efendinin zikir tarzı ve tavsiyelerini soruyorum.

- Ağır zikir vermezdi. Az yada çok, rakamların tek oluşuna çok dikkat ederdi. Onun zikri Kur’andı. ÜÇ SEHER VAKTİNİ önemserdi.
– Üç seher mi, o da ne?

- Efendim Üç Seherin kıymetini bilin derdi. Gündüzün seheri Sabah Namazı vakti… Akşamın seheri İkindi Namazı vakti… Gecenin seheri de Yatsı namazı vaktidir… Hatme ve zikirlerimizi hep bu vakitlerde yaparız.
– Uzun zikir olarak ne verirdi?
– Yapabilen için günde 5000 defa ALLAH, 2000 defa LAİLAHEİLLALLAH, 2000 defa da SALAVAT verir, sayının günlük 9000 olmasını isterdi.

Kurs Nasıl Yürüdü? Kurs çok güç şartlarda yürütüldü. Efendim yatılı hafızlar için köy halkı ve esnaftan erzak tedarik ederdi. Bir yandan kaba bazı kimseler cami avlusu yemek kokuyor diye şikayetlenirdi. Tüm serzenişlere rağmen O Kur’an eğitimine ara vermedi. Hiç unutmam bir keresinde kazan kaynamayacak kadar zor günler yaşadık. Efendim cemaatten ileri gelen iki kişiden erzak istedi. Adamlar öyle kızdı ki; “ Vermiyoruz, gene avluyu kokutacaksın!.. Bırak bu işleri, ortalığı pis kokunla berbat etme!” diye hakaretâmiz sözler ettiler. Mübarek bu çıkışa çok içlendi.

- Ne oldu sonra?
– Erzak bulundu bulunmasına da Efendimin kalbini kıran iki kişi bir daha iflah olmadı.

- Noldu?
– Birinin ayakları topal oldu, yürüyemedi, diğerinin de birden bire gözleri kör oldu!

Ve Son Sözler: Kurs odalarını da gezip camii avlusunun çıkışına yöneliyoruz. Gözüm tırabzanla çevrili küçük makamda. İki büyük mezar taşına benzer mermer sütuna bakıyorum. Biri Hilmi Efendinin ilk kabrini işaret ama öteki ne? Kimse konuşmuyor… Susuyoruz… Hayalimde Bediüzzaman ve Hilmi Efendi Hazretlerini canlandırıyorum. Neden burada yan yana yatmasınlar? İkisine de nasip olmamış ama ruhen burada oldukları hissi ile Fatiha okuyorum.

Dualar ve niyazlarla Muttalip Köyünden; Talep edilen, Yönelinen, Özlenen manasına gelen bu güzel isimli beldeden ayrılıyoruz. İçimden “Geç oldu ama güzel oldu, Hilmi Efendiyi (k.s) de tanımak varmış kısmette” diyerek engin bir huzurla İstanbul’a dönüyorum.
HALL(Hilmi Efendiyi bize anlatan merhum Halil Amca)

Hepsi için 3 İhlas 1 Fatiha lütfen

Mehmet Doğramacı- Eylül 2006