Değiniler- 104

Değiniler- 104

BİLGİYE KULLUK veya BİLGİYLE ŞİRK

Bilgi Sahibi olmak güzeldir. Her sahiplik gibi onun da bir perde olduğunu fark edebilmek ondan da güzeldir.

Tanımak için Bilgilenmeli, Kavramak için Tanımlar oluşturmalıyız. Şunu da unutmamalı ki her tanım; dondurulmuş bilgi, her dondurulmuş bilgi taşlaşmış idrak demektir. Şeytan, taşlaşmış mıydı taşlanmış mıydı?

Kula kulluğu fark etmek çok zor değil artık şu çağda. Bilgiye Kulluğu ve günümüzdeki asıl şirkin bu olduğunu fark etmek? Zorların da zoru.

Sorduğu konuda farklı bir ufuk açmaya çalışıyordum. Sözün orta yerinde atıldı: “Konuştuklarınız bu sahadaki duayenlerin açıkladıklarına uymuyor!” Haklısın dedim, özür diledim, lafı değiştirdim. “Duayen bilgisiyle donmuş” zihne verilecek hiç bir şey olamazdı.

Gerçeği, bildikleri ile sınırlamayanlar; hayatı tanımları ile kayıtlamayanlar selamete ermiştir. Onlar “Bilgiye Kulluk Şirki”nden de kurtulmuş, hakiki özgürlüğe ulaşmışlardır.

- Bütün bildiklerin yanlış çıksa; güvendiğin bütün bilgi sahiplerinin maksatlı ve sahtekar olduğu tescillense ne hissedersin?

- Allah korusun. Böyle bir acıyı yaşamaktansa, ölmeyi yeğlerim.

- Böyle düşünüyorsan, sen şu anda da ölüsün zaten.

 

- Tüm bildiklerin yanlış çıksa; referans aldığın bilgi sahiplerinin maksatlı ve sahtekâr olduğu tescillense ne hissedersin?

- Gönlüm olur, hatırım kaçmaz. Benim için hava hoş.

- Yıkılmaz mısın?

- Ne bilgiye tutundum, ne bilgi sahibine. Hayat devam ediyor.

- Tebrik ediyorum.

                                                                                                                                                                                                                                                      Bilgiye de Bilgi Sahibine de tutunmayan; onlarla Kayıtlanmayan, ikisine de Tapınmayan Tek bir zat var İslam Tarihinde: ALİ (kv)! Bunun için “Ali’yi tanımadan velayet açılmaz” denmiştir. Ali’yi; Ali’den öte temsil ettiği idraki tanımak nasibimiz olsun. (ÂMİN)

                                                                                                                                                                                                                                                      “Ölmeden Evvel Ölmek; bi manada da bütün Bildiklerinin ve Güvendiklerinin boşa çıkışına ecel gelmeden, canlı canlı şahit olmak” demektir. Buna, ecelden önce bunu yaşamaya âmin diyebilir misin?

“Batanları sevmem” diyen İbrahim (as) bi manada “Bildiklerimle ve olanla gerçeği kayıtlamam” diyor, “Hasbunallah” onun Gönlünden doğuyor, ateş ona serin- selamet oluyordu. İslam Tarihinde Ali (kv) ne ise İnsanlık Tarihinde İbrahim (as) odur. Tanımak, değerlendirmek niyazıyla…

YÜZLEŞME

Sorunların büyüklüğü ve aşılmazlığı siz onlarla yüzleşmeyi kabul edene kadardır. Yüzleşilen her sorun hızla küçülmeye başlar ve bir şekilde aşılır.

Onur, gurur, unvan, kimlik vb kaygılarla yüzleşme yerine bizi çeşitli kaçışlara yönlendiren ego; korkuyu diri tutar. Cesaret gösterilip sanal payeler ayaklar altına alındığında korkulanın hiç de korkunç olmadığı görülecektir.

Her problemle yüzleşmek ve alt etmek gerekmez. Bazen etrafını dolanıp devam etmek gerekir. Takılmak vakit kaybı, enerji israfıdır. Irmak, karşısına çıkan dağın altını oymaya çalışsa denize varabilir miydi? Bazı sorunların etrafını dolan, akmaya devam et dostum.

Eşi kendisini bi anlasa, rahatlayacakmış. Çocukları okulu önemsese, ferahlayacakmış. Huzuru eşe ve çocuğa bağlamakta haklı di mi! Nasılsa eşler ve çocuklarla kabre gömülüyoruz (!)

Cehennemlikler? Sürekli Anlaşılmayı ve Sevilmeyi Bekleyenlenler… Cennetlikler? Anlamayı ve Sevmeyi İbadet bilenler… Zerrece karşılık beklemeksizin.

Yanlış bir uyum anlayışı empoze etti toplum zihinlerimize. Adına da “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur” dedi. Aileyi, eşleri, işi ve hayatı hep bu empozeye göre değerlendirdik. Tencere- kapak uyumu denenin; yerinde saymak demek olduğunu neden düşünemedik?!

Tencere- Kapak uyumlu bir aile hayatı yatay düzlemde yürümektir. Sıçrama yok, yeni ve farklı bir farkındalık yok. Dikey sırçama ve yeni açılımlar? “Beni anlamıyor?”, “Yeterince sevildiğimi hissedemiyorum” dediğinle gelir. Öyleyse? Hangisi kısmetli?

Her işin düzgün gidecek. Ailen seni anlayacak. Çocukların gayet uyumlu olacak. İş yerinde sevilip sayılacaksın. Üstüne Hakikat İlmi, Allah’a erdin gitti. Kahveni nasıl alırdın? Ego cehennemini cennet zannederek özenen güzelim benim; çikolata mı lokum mu tercih edersin yanına?

Eşinde, çocuklarında Hakkı görememiş, Hakikati yaşamaya adaymış! Eşine, çocuklarına secde edememiş, Allah’a secdeden başı kalkmıyormuş! Hayal hak, hayal secde kolay. Secdenin hakikati bu mu ki?

“Yeryüzü bize mescid kılındı” buyurmuş Resülullah (sav). Derin düşündün mü hiç? Anlaşılmak ve sevilmek hedef olsaydı “Yeryüzü iktidar sahamız kılındı” derdi! Anla, Sev, Eğil, Hoş gör; secde et insan kardeşine! Yeryüzü işte. Mescid işte. Fazla söze hacet var mı?

MANZARA MI PUSLU, GÖZ MÜ KUSURLU?

- Ona yaptıklarım ilişkimizde hiçbir şeyi düzeltmedi. Niye?
– “Ona” yaptığın için!
– Anlamadım.
– Ne yaparsak kendimiz için, kendimiz görerek yapmayı önerdim. “O” dediğin aynadaki senin suretin. “Saçımı düzelttim ama aynadaki düzeltmedi” demek kadar abes konuşuyorsun. Toparlan!

- Yan üstü yattığın yerden tv izliyorsun. “Şunu diklemesine çevrin, görüntü düzelsin” der misin?
– Demem. Bu komik olur. Yerimden doğrulur, tv yi öyle izlerim.
– Düzeltilmesi gereken bakışmış, bakılan değilmiş o zaman?
– Evet.
– Hala şikâyetin var mı yakınlarından?
– … …

Göz kusuru ilk başladığında fark edilmiyor bilir misin? Çünkü herkes öyle görüyor diye düşünüyorsun. Ve öyle düşünmek kolayına geliyor. Her ne zaman biri “Sen o tabelayı okuyamıyor musun?” deyince dank ediyor, uyanıyorsun. O an muayene olmaya karar veriyorsun.

Askerlikte atışlarım isabetli değildi. Herkes öyle görüyordur diye göz tetkikine ihtiyaç duymadım. İki sene sonra bir tabelayı okuyamadım. Eşim, gayet açık ben okuyorum, deyince uyandım. Maksadımın askerlik, göz, tabela olmadığını anladın. Dost uyarmışsa direnme ki gözün açılsın!

“Herkes beni anlasın, sevsin” istediğim dönemlerdeki yanışlarımın “Herkesi anlamaya ve sevmeye niyet” etmemle sönmeye başladığına bizzat şahidim. Niyet değişikliği kadar basitse boşa mı yandık? Hayır. Bu idrake gelelim diye. Sen daha erken gel isterim. İyi haftalar dilerim.

DÜŞÜNSEL OBEZİTE

Her yeni Bilgi parçacığı ile yeniden can bulma coşkusunu tadabilmiş ve hep öğrenci kalabilme erdemini yakalamışsanız; yaşlanma etkileri sizin bedeninize de gönlünüze hükümranlık kuramayacaktır.

Bilginin hazmı; uygulamadadır. “Hele bi aklıma yatsın öyle uygularım” diyerek eylemi geciktiren yeni bilgiyle gelecek idrak ve açılımı bulanmaya bırakmıştır. Zihinde yerleşik alışkanlıklar bu süreçte yeniyi bulamaç ederler. Kavgada ilk yumruğu atan, kazanır. Soğuyan yemek yenmez!

Bilgiyi alır almaz uygulamaya geçilmediği takdirde zihnin kuytularında birikme başlar. Tıpkı yakılmayan yağların basen- göbekte birikmesi gibi. Peşinden “Düşünsel Obezite” gelişir ki bu cehaletten daha tehlikelidir. Bilgi Obezitesi; ilmi çok, huzuru az kişiler doğurmuştur bugün.

Bilgi; Ufuk Turu ve Keşif getiriyorsa anlamlıdır. Aldığınız bilgi içeriden veya dışarıdan size yeni ufuklar açmıyor, yeni farkındalıklarla yüzleştirmiyorsa sadece bir lüks ve sanal konfor aracı olmaktan öteye geçmez.

Bilgiyle arınma sürecine şeytanın sızdığı delikleri söyleyeyim mi? Gizem-Şifre-Rumuz-Sır Bilgileri; Gaybî Yorumlar, Gelmesi Beklenen Kutsal Kişiler işte o deliklerdir. Bunları ANa ve Yaşama odaklanarak tıkamamışsan Yüce (!) Bilgilerle alçalırsın! Rahmetin, Afetin olmasın n’olur!

Her Bilgi Kaynağının kendini ileri, çağdaş ve orijinal olarak takdimi doğaldır. Bilgiye ilgi oluşturmak içindir hepsi. Bize düşen alıp değerlendirmektir. Bilgiyle seçilme, öne geçme, ötekinden farklı olma hissine kapılmışsak bize geçmiş olsun! Şeytan, hükmen galip gelmiştir.

“İşe Yaramayan Bilgi”den sana sığınırım, duası Allah Resulü (sav) dilinden dökülmüşse, bilgilerin kapsam ve faydasını çok daha dikkatli düşünmek durumundayız. Şeytanın en çok Maneviyat adına kandırdığını unutmadan. Gönle Dokunan, Yaşanabilir Bilgiye odaklananlara selam olsun…

BİLGİDEN YAŞAMA

Hiç bir cerrah, açtığı kesiğin hastaya verdiği acıyı gerçek manada hissedemez. Hissetse zaten işini yapamaz.

Cerrahın ölmeden evvel ölüm anı; ameliyat masasına yatırılıp bedenine kesik açıldığı andır. Bunu yaşamadan ölürse, bilgi ve tecrübe hamalı bir zavallı olarak geçip gitmiştir dünyadan!

Yazdıklarımız, söylediklerimiz, savunduklarımız ve idealize ettiklerimizle çağırırız arınma ve aydınlanma sahnelerimizi. Sonra kimimiz suçlar ötekini, kimimiz imtihan der sabreder, kimimiz bela der kahreder, pek azımız lütuf der zevk eder. Ne film ama! Çok renkli çoookkk…

Cerrah emekliye yakın ağır ameliyat geçirince tatmış ilmini öğrettiği, yıllarını adadığı mesleğin gerçeğini. Hasta odasında ağrı- acıdan inlerken kapıyı tutanlar ziyaretçilere yüksek tonda müzik dinleterek “Hiçbir şeyi yok, çok iyi çok, hiç acımadı” diyorlarmış. Ne gerek varsa?!

Hakikatine adanan ve bunu yaşamadan bu âlemden gitmek istemeyen her insan, Egosunun büyüklüğü kadar küçülerek ölecek; Rızasının genişliği kadar büyüyerek dirilecektir.

“Daha da belini doğrultamaz” denilen; yıkıldığı yerden ayağa kalkabilmişse korkuyu toprağa gömerek ümitleri yeşertmiş, hazanı bahara çevirmiştir. Daha da onu tutabilene aşk olsun!

Tasavvuf; kişinin kendi derununa artezyen vurmasıdır. Sondajda yüklü miktarda çamur ve taş çıkması doğal. Bi kere Su fışkırdı mı, ne çamura bakar insan ne de çektiği sıkıntılara. O an bir bayramdır yaşanan. Özüne sondaj vuranlar er geç âb-ı hayat içeceklerinden şüphe etmesinler.

DÜŞMANI UYANDIRMAK MI?

“Öfkemi tutmaya niyet ediyorum. Bugün kızmayacağım” demiş. O gün ne kadar aksilik ve terslik varsa üstüne üstüne üstüne gelmiş. İnsanlar söz birliği etmişçesine germişler onu. Uyuyan köpeği niye uyandırır insan, işte bunu hiç anlamam…

Niyet etmek güzeldir de niyetlerin şeytanla iddialaşmaya veya sisteme meydan okumaya dönüşmesini kontrol etmek zor ve ince bir iştir. Arınmak istiyorum, diyerek güçlü niyetler ortaya koyan; zorlu bi cephe açmıştır karşısına. Sessizce, alçak sürünerek cepheyi yarıp geçse olmaz mı?

BU İŞ KAFADA BİTER

“Biraz kilon var. İyi değil” dedi. Sen zayıfla, ben şimdiye kadar kiloya takılmadan yürüyorum dedim. “Kilo ile olmaz” diye tekrarladı. Haklısın, sen zayıfla dedim. Hakikatin ile aranda neyi engel görüyorsan onu kaldırmaya bak, diye de ekledim. Hakikati ile ‘arası’ ve ‘engeli’ olana!

“40 gün inzivaya çekilesim var ıssız bi yerde” dedi. “Oruç da tutucam. İnziva ve Riyazat beraber.” Güldüm… “Uzaklara gitmene gerek yok. İnterneti 40 gün kapayabilir, kimsenin de Dedikodusunu etmezsen, inzivan da riyazatın da tamamdır” dedim. Şaşırdı ve düşündü kaldı öylece…

“Ben her gün iş, ev, çocuklar derken hayata yetişemiyorum, bir de kitap oku diyorsun, vakit mi var?” diye sitem etti. Kalabalık bir zihne, yetişme telaşı içindeki bir egoya ne verebilirdim ki? Haklısın, dedim. Onun gözünde tuzu kuru ve umursamaz bilinme pahasına…

“Yemezsen büyüyemezsin” çocuklar için, “Yersen kilo alırsın” büyükler için yapılan beyin kodlamaları. Kodlama ihtiyacı olan, kodlamaya açık olan beyinler için… Bir de başkasının kodlamasına ihtiyaç duymayan; kendi kodunu kendi veren; yazılımcı beyinler varmış. Öyle duymuştum.

Trafik Kuralları herkes için genel geçer. Direksiyonda ise sadece kural bilgisi değil, hava- yol- araç- refleksler de önemli. Tasavvuf kuralları da hayat da öyledir. Kuralları yücelttiğin kadar reflekslerini geliştirmeyi, aracının bakımını, yolun akışını da kolla olur mu? Sürme bilgisi aracı kullanmaz dostum, aracı sürücü kullanır.

NEREDEN, NASIL BAŞLASAK?

- “Nelerden kurtulmalıyım ki arınayım?” diye yola çıkmak mı kolay yol yoksa “Nelerle ilerleyeyim ki gelişeyim” diye donanımlı odaklanmak mı?
– Kolay yol ikincisidir. Negatifle savaş başlatmak yerine pozitifle barışık ilerlemek…
– Negatif yönlerimi, aksaklıklarımı nasıl gidericem hep pozitife odaklanırsam?
– Odayı havalandırmak için pencere açtığında temiz hava içeri dolar. Pis hava nasıl çıkar acaba der misin?
– Demem, Temizin girişi; pisi kendiliğinden def eder zaten.
– Aynısını diyorum.

“Hata ve yanlışlardan arınmalı, perdelerimi fark etmeliyim” dedi. Uzun ve zorlu bi yolculuk onu bekliyordu. Dağlar, tüneller, vadiler, geçitler… “Sadece hakka, doğruya, iyiye, güzele odaklanmalıyım” dedi. Yol da yolculuk da zevkti artık. Onca yolu nasıl aştı fark etmedi bile…

Tarih boyunca medrese- tekke, âlimler- arifler, mollalar- dervişler arasındaki temel fark şudur: Birinciler şerri, yanlışı, kötüyü yok etme savaşı verirken ikinciler hayrı, doğruyu, iyiyi görmeyi ve öne çıkarmayı esas almışlardır. Gönle dokunanlar hep ikinciler olmuştur.

Ego zorluk, kahır, çile ve ıstırap sever. Başardığında “Ne sınavlar verdim, ne yollar geçtim, ne acılar çektim” diyebilmek için! Kolayı yok mu diyecek olsanız, kırk dereden su getirir… Hakikate ermek; kolaydır. İnanabilseniz görecektiniz.

Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. {Hz. Muhammed sav} Hayata, ilme, akışa ve oluşa nasıl bakalım? Hangi usulle değerlendirelim? Nasıl yaşayalım ki daimi huzurda olalım? Allah’ın Resulü dört kelime ile özetlemiş işte. Daha ne? Hala mı çile?

Deveye sormuşlar: Yokuşu mu seversin, inişi mi? Beklenmedik bi soru ile cevap vermiş: Düzlükler çuvala mı girdi? Evet, öğretilmiş kalıpları kırmanın biricik yolu budur. Bu iş çok zor diyen, sizi belli tercihlerle kısıtlamak isteyen olursa deve aklınıza gelsin.

DOSTA NASIL YARDIM ETMELİ?

İnsanlara Kilitlerini göstermeyiniz. Egolarını uyandırmış, şeytanlarını azdırmış olursunuz. Hatta anahtar bile vermeyiniz. Aşağılanma hissine kapılabilirler. Onlara, etrafta güzel mekânlar olduğunu, hava almalarını teklif ediniz. Nasipleri varsa gezerken yolları anahtarcıya zaten düşecektir.

Dost ve arkadaşlarınıza yanlışlarını söyleyerek yardım edemezsiniz. Otomatiğe bağlanmış gibi savunmaya geçeceklerdir. Size sitemleri de cabası… Bunun yerine siz sadece samimiyetinizi, sevginizi, her halükarda yanlarında olduğunuzu hissettirin yeter.

İletişimin en alt, en bayağı düzeyi sözlü konuşmadır. Zirvesi mi? Kalbin, gönlün iletişimi. Bunu sevgi ve samimiyet yaşatır. O nedenle sevgi ve samimiyet sağlamsa söze de ikaza da gerek yoktur. Dost Gönüller, güzel güzel dönüşürler, sessizce ve de gayet derinden.

İstikrarlı bir ilim takipçisi. Hayırlı Cumalar dileyip sorunuz var mı, dedim. Yok, çünkü ne zaman sorum olsa cevaplıyorsunuz dedi. Neyi, nasıl, ne zaman cevapladım bilemesem de o kalbin iletişimini çoktan keşfetmiş, istediğini istediği zaman sessizce almayı öğrenmişti.

Dostunuz her bilgiye, her açıklamaya itiraz edebilir. Ters açılardan direnebilir. “Egon yüksek, senle olmaz” diyerek pes etmek yerine ilginize devam ediniz. Lisanen itiraz etse de ilim kulağına gitti, gönlüne değdi ya elbet dönüşecektir. Toprağa düşen hangi tohum yeşermemiş ki?

Su içiyordu. Başım çok ağrıyor, ağrı kesici var mı dedi. Suya “Sen baş ağrımı dindireceksin, o niyetle içiyorum” de, ağrın kalmaz dedim. Hadi canım dedi. “Beynin; Niyet ve Kodlama Kudreti”ne inandıramadım. Bir inansa, ihtiyacı olanı, alakasız yerlerden bile çekip alacaktı…

“Gezdim, Şam’ı Bağdatı’ı/ Buldum rızkı arayı arayı” demiş Aklın izini süren derviş. “Niye gezdin ki Şam’ı Bağdat’ı/ Bulurdu rızık seni arayı arayı” diye ona nazire etmiş Kalbi izini süren diğer derviş. Her şey, herkese nasibince. Yolcu, yolunda gerek…

HAYATI NASIL İZLEYELİM?

Zaman zaman size çok ters sözler etseler de, bazı tespitleri nefsinize ağır gelse de çoğunlukla söylemlerinin doğru olduğunu kalbinizin onlayladığı düşünürleri izlemeye devam ediniz. Çünkü onlar “Vicdanınızın İnsan Suretinde Size Seslenişi”dirler.

- Hep atışıyoruz ama onunla irtibatı bir türlü koparamıyorum. Bağımlı mı oldum?
– Hayır. Bugüne dek sırt döndüğün boyutunun suretini buldun.
– Benim boyutumsa niye atışıyorum?
– Egon yorulana kadar sürecek bu savaş. Yorulunca Teslim olacak, sırt döndüğün boyutunla barışacaksın.

- Dış dünyamdan gelen hitaplardan hangisinin Vicdanımın; Hakkın sesi olduğunu nasıl anlarım?
– İlk duyduğunda ters gelen, yakan, biraz acıtan ama hep sana acaba dedirten ve günlerce aklından çıkmayan hitaplar Vicdanının sesidirler. Bazen günlerce uykunu bile kaçırırlar.

Şeytan da Rahman da canlı canlı, İnsan suretlerinden seslenir insana. Hayali seslere kapılmamanı öneririm. Hatta rüya ve ilhama bile çok kaptırma. Gözle etrafı, kimlerin hitabı Şeytanî, kimlerin ki Rahmanî? Sesleniş hep İnsan suretlerindendir, bunu sakın unutma!

BEYNİN MEŞRULAŞTIRMA MEKANİZMASI

İnsan özü itibarıyla Hak olduğundan; haram, günah, yasak, yanlış, zararlı vb kavramlarla tanımlanmış fiilleri işleyemez. İşlemesi için, beyninde bir kendini ikna mekanizmasının devreye girmesi gerekir.

İnsan özü itibarıyla Hak olduğundan; haram, günah, yasak, yanlış, zararlı vb kavramlarla tanımlanmış fiilleri işleyemez. İşlemesi için, beyninde bir kendini ikna mekanizmasının devreye girmesi gerekir.

Yineliyorum; hiçbir insan haramı haram olarak yiyemez, zinayı zina olarak işleyemez, yanlışı yanlış olarak yapamaz! Bütün bunları, beynin meşrulaştırma mekanizması ile helal, uygun ve doğru konuma sokarak işler.

Halk arasında “Şeytana Uymak” tabir edilen durum; aslında kişinin kendi beyninde işleyen “Meşrulaştırma Mekanizmasına Uyması”ndan başka bir şey değildir.

Beynin meşrulaştırma mekanizmasına, istenirse toplumdan da destek bulunur. Atasözleri, deyimler ne güne duruyor:
- Aç köpek fırın yıkar
– Bal tutan parmağını yalar
– O kadar kusur kadı kızında da olur
– Dişi kuyruk sallamasa erkek peşine düşmez
– Bir kereden bir şey olmaz, vb.
– Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

Her ne yaparsak yapalım sürekli biçimde savunan gönüllü Avukatın adı geçmişte “Şeytan” iken şimdilerde “Ego” adını almıştır. İsim ve nitelemelerden öte bunun bir beyin mekanizması olduğunu bilmek, esas farkındalıktır.

Meşrulaştırma eğilimi ile sürekli bizi savunan avukat; şeytan, ego, benlik, zihin, zekâ, birimsel akıl adları altında işini yürütürken onun karşısında emniyet supabı gibi yer alan Savcı mekanizması da vardır beynin. Vicdan; Hakkaniyet, İnsanlık veya İnsaf adıyla tanıdığımız.

Leke konduramadığımız, yapmasına ihtimal bile vermediğimiz insanlardan gördüğümüz davranışlarda şaşkınlık ve hayrete düşeriz. Oysa büyükler, beynin meşrulaştırmasının herkeste işlediğini sezmişçesine şöyle demişlerdir: “İnsan çiğ süt emmiştir.” Çiğ sütle kast edilen; beyindeki meşrulaştırma eğilimi ve potansiyelidir.

Beynin meşrulaştırma mekanizmasının kendince geçerli mazeretleri hep olacaktır. En geçerli mazereti de sevmek, âşık olmak kısacası işi arabeske, duygusala bağlamaktır. “Yaptım yaptım ama hele bi sorasan ki niye yaptım?” https://www.youtube.com/watch?v=H93Tc1gcUeA

Salih (düşünce sistemi ve yaşamı düzgün, tutarlı) kişilerle yapılacak “İstişare” ve Gece kılınan namazdan sonra yapılan “İstihare” uygulamaları Sünnettir. Bunların bir gayesi de beynin meşrulaştırma eğilimine yenilmesini önlemektir.

İnsanın, içe çekilme, dış dünyaya kapanma tutumu; şeytana uyma eğilimini destekler. Bu nedenle sorun, dert, sıkışıklık ne derece büyük olursa olsun samimiyet sahipleriyle paylaşmak güçlü bir koruma kalkanıdır. Dışa karşı değil, kendimizi kendimizden korumak için…

Günahı Sevabı; Doğruyu Yanlışı anlamanın basit yolu? Çölden biri Resulullaha geldi: “Her zaman gelemem. Bir ölçü ver ki ne günah ne sevap her daim bileyim” dedi. Resulullah (sav): “İŞLERKEN İÇİNİN SIZLADIĞI HER ŞEY GÜNAH; İŞLERKEN İÇİNİN RAHAT OLDUĞU HER ŞEY SEVAP” buyurdu.

İnsan içe çekildikçe, hayata küstükçe, insanlardan uzaklaştıkça şeytana; nefsine uyuyor ise samimi dosta düşen bir insanlık ödevi vardır: Dostu, arkadaşı hiç yalnız bırakmamak! Sustuğu anlarda konuşturmak, çekildiği anlarda yanına gitmek. Bunu ihmal vebal midir peki? Kalbine sor!

Beynin meşrulaştırma; aklileştirme oyunundan korunmak için Allah Resulü (sav) nün duası.

“Seslerinizi Nebi’nin sesinin üstüne yükseltmeyin!” {Hücürat 2} Vicdanın sesi; bilgi ve görgüsü ne olursa olsun her insanda devrededir. Yok etme imkanı yoktur; bastırma, yok sayma durumu vardır. Bu ayet buna açık bir delildir.