Değiniler- 106

Değiniler- 106

LİMAN VE KAPTAN

Her insanın mevcut veritabanı, yerleşik bilgileri ve yaşam alanına göre şekillenen dünya görüşü; onun güvenli limanıdır. İnsan kolay kolay bu limandan demir almak istemez. Bilir ki; açık denizler her tür risk ve tehlikelere de açıktır.

Balıkçı barınakları küçük tekneler için emniyetlidir. Mehtaba karşı kurulan çilingir sofralarında muhabbetin dibine vurulur. Gemi kaptanları arada bir buralara uğrayıp sizden iyisi yok deseler de demir almak vakti geldiğinde gitmekten hiç geri kalmamışlardır.

Kıtalar arası seyreden kaptan uğramış kahveye. Farklı kültür-medeniyetleri dinlemeyi sevenler sarmış etrafını. Lafı aldı mı bırakmayan balıkçı dalmaz mı sohbete? Hamsi, istavrit, orkinostan sıra gelmemiş evrensel kültüre. Kaptan, muhabbetiniz bol olsun diyerek tutmuş evin yolunu.

Açık denizlerdeki fırtınaları anlatıyormuş kaptan. Tonlarca yükü denize boca etmeden gemiyi nasıl kurtardıklarını. Toy balıkçılardan biri “He ya, ben de lodos olunca teknemi güç bela rıhtıma çekiyorum” demiş. Herkes, anlatılanı ancak kendi dünyası kadar bilir, değerlendirirmiş…

Ne zaman kaptan evine dönse, sevdiği tatlılardan bir paketle damlarmış genç. Çocuklar ve hanım biraz bozulsa da bu gelişlere, kaptan ortamı yatıştırır; “Onun derdi tatlı değil. Denizlerden iki kelime daha fazla bişey duymak, hoş görün” dermiş. Öğrenme aşkı, öyle bişeymiş…

Balıkçılardan birine iş teklif etmiş kaptan: “Takıl bana, bir kaç ay dolaşalım denizleri. Balıktan kat be kat fazlasını kazanırsın” diye açık çek vermiş. “Sağol beyim, ben gurbetlere gelemem, akşam evde çocuklar bekler” demiş. Teklif var ama ısrar yokmuş sistemde…

Ne balıkçılar ne de eski dostların kendisini anlamadığını gören kaptan, sefer arası gelişlerini sadece ailesi ve o meraklı gence teksif etmiş. “Görünmüyorsun” türünden sitemleri ustaca savuşturuyormuş. Arz-Talep Dengesi sadece ticaretin değil sistemin de esası, ruhu imiş çünkü…

ÖYLE BİR ZAMAN Kİ…

Sistemde aylardır süren öyle bir yayın var ki herkesin, her şeyin iç yüzünü olduğu gibi ortaya seriyor. İlerleyen günlerin daha büyük yüzleşmelere gebe olduğunu hissediyorum. Kişilerden öte kurumlar, oluşumlar ve hatta devletlerin kirli çamaşırları askıya çıkarsa şaşırmayın!

Din adına söylenen yalanların, kullanılan maskelerin açığa çıkmasına dünya pek yabancı değil. Öyle sanıyorum ki bu süreçte Bilim, Teknoloji ve Felsefe yalanlarını duyma arefesindeyiz. Ne eğitim balonları patlar, üzerine kitaplar yazılan ne kuramlar, teoriler çöker Allah bilir…

Sevdiğim bir zat bu yılları işaret ederek “Öndekilerin geriye çekileceği; arkadakilerin öne geçirileceği günlere hazır olun! Ben görmem de siz göreceksiniz” demişti… Nasıl bir süreçse merhumun kastettiği, bekleyip göreceğiz…

ERTELENEN MANTIK; YANDIK Kİ NE YANDIK!

İnsanoğlunun kandırılmaya en müsait olduğu zaman, içini yakan dertlere teselli aradığı süreçtir. Bu anlarda hayatımıza girenleri akıl ve mantık ölçüleriyle değerlendirmeyi gönüllü biçimde erteleriz. Ne yazık ki bu erteleme çoğunlukla imtihan adlı yakıcı süreçlere atar bizi…

Mutsuz, yıkık, perişandı. Kendisini gerçekle yüzleştirmeye çalışana çıkıştı: “Akıl satma bana! Dostluğunu, sıcaklığını, sevgini göster! Buna ihtiyacım var, anlıyor musun?” Haklıydı. Öyle olmalıydı. Bu çıkışın aklı çizmek, her tür aldatılmaya açık hale gelmek olduğunu unutmuştu!

Mutsuzken mutsuzları, yokluğa düşünce yoksulları, içi yanarken dertlileri anlamaya başladığını fark etti. İlimle, düşünceyle, empati kurarak insanları anlarım sanıyordu. Sadece onların yaşadığını yaşarsa anladığını görmüştü. Peki ya onca bilgi, onca zikir, onca tefekkür niyeydi?!

HAZİNE HABERİ

Duasının gerçekleşeceğine inanarak dua edenler; gerçekleştiğine çok kısa sürede şahit olmuşlardır. Gerçekleşme konusunda derin tereddütler taşıyanlar ise utanmadan, sıkılmadan Allah’ı suçlarlar.

Yemek yerken mide hazmeder mi etmez mi tereddüdü duymaz. Bilir ki hazım doğal ve otomatiktir. Mide bu işe amadedir. Dua eder ama bir yanı acabalarla doludur. Midesine güvendiği kadar Rabbine güvenmeyen zavallı gafilin. Nasıl edepsizlik ediyor bir bilse!

- Bir dostun ziyafete çağırsa, yedirip yedirmeyeceğinden şüphe eder misin?
- Etmem. Yedirmeyecek olsa niye çağırsın?
- Rabbin bi konuyu gönlüne düşürmüş ve sana dua ettiriyor. Kabulünden şüphen var!
- …. ….
- Otur! Sıfır! Kafanı düzeltirsen kurtarma sözlüsüne kaldırırım.

- Miden hangi yiyecek- içecekleri istemez, kusar?
- Bedensel yapıma uymayanı, zararlı olanı, bi de bayat ve bakteri üremiş olanları.
- Neden istemez? Yesen de çıkarır?
- Sağlığım, iyiliğim için.
- Kabul olunmuyor dediğin duaları da öyle düşün!
- Nasıl? Anlamadım.
- Anlattım ben!

- İyi sporcunun sırrı?
- Rutin antrenman. Form tutar, kondisyonunu korur.
- Aylarca, yıllarca devam ettiğin duaların oldu mu?
- Hayır. Baktım olmuyor, bi süre sonra bıraktım.
- Sporcu çalışmayı bıraksa nolur?
- Kadro dışı. Nakavt. Diskalifiye.
- Umarım Rabbini suçlamazsın artık.

- Biriyle sorunum var, dua etsem düzelir mi?
- Şüphen olmasın!
- Siz onu bilmezsiniz, cinstir. Zor insandır.
- Muhtarı Valiye bildirsen ayağını denk alır mı?
- Hem nasıl! Mum olur mum!
- Valinin hiyerarşik gücüne inandığı kadar Rabbinin Kudretine inanmayan dostum! İyi misin sen?

- Gerçekleşmesi uzasa da duadan vazgeçme diyorlar.
- Diyolar değil, Resulullah (sav) buyuruyor: “Bütün dualar kabul olur. Kul ısrardan vazgeçmedikçe!”
- Bahçende hazine var dense az kazıp bırakır mısın?
- Asla! Dibine kadar inerim.
- Gönlünden diline düşen dua; hazine haberidir.

Dualarımızın gerçekleşmesi önündeki en büyük engel; dışarıda ve ötemizde onları kabul veya reddeden bir tanrısal yapı olduğunu vehmetmemizdir.

Bir çocuk bile anne babasının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağından zerrece şüphe etmezken insanın, duasına Rabbinden icabet konusunda emin olamaması sizce de biraz tuhaf değil mi? Üstelik şahdamarınızdan daha yakınım demişken?

- Aracının periyodik bakım ve muayenelerini yaptırıyor musun?
- Tabii ki. Hiç aksatmam.
- Peki, Duanın bakım ve muayeneleri?
- O ne Ya Hu?!

- Tarlayı ekince oturup hasat mevsimini mi beklersiniz emmi?
- Hiç olur mu yeğen? Bunun diken ayıklaması var, gübresi var, sulaması var, haşarat zehirlemesi var. Tohum atılıp hiç öylece oturulur mu yeğen?

Duydun mu? Dua etmekten başka duası için hiç bir şey yapmayan kardeşim?

Sokak hayvanlarını besler, muhtaçları destekler, küsleri barıştırır, arada bir arkadaşlarına mini hediyelerle sürprizler yapar, dostlarının cenaze ve düğünlerini kaçırmazmış. İyi yürekli dediler. Bense: “Çok uyanık çoook! Dualarının periyodik bakımını hiç ihmal etmiyor!” dedim.

Bilim kurgu filmi mi geldi şehre, önce o gider çocuğuyla. Aylık teknoloji dergilerinden birine abonedir. Evladıyla beraber okurlar. Çocuğun odası büyük mucit ve bilim insanlarının resimleriyle dolu. Niye bütün bunlar dedim o anneye; “Mühendis olması için dua ediyorum da” dedi!

Beynin insan için hem avantaj hem de dezavantaj olan bir özelliği de içle dışı, hayalle gerçeği, kurguyla açığa çıkışı ayırt edememesidir. O halde dualarımızı hayal, kurgu ve tefekkürle desteklemek ne getirir? Beyin, kurgu ile realiteyi ayırt etmiyorsa?!

YANLIŞLARIM DEĞİL DOĞRULARIM YAKTI BENİ

Hakikatimize yönelişin olmazsa olmazlarından biri de “Bize İYİ diye öğretilenler gerçekten iyi midir; KÖTÜ diye öğretilenler gerçekten kötü müdür?” sorusunu cesaretle kendimize sorabilmektir.

“Ne yaptımsa olmuyor, bir türlü huzurlu olamıyor; ticarette, eğitimde, geçimde, ailede, insan ilişkilerinde istediğim yere gelemiyorum” diyorsanız; yanlışlarınızı değil doğru diye inandıklarınızı sorgulayınız. Kilit; Doğrularınızdadır.

Seni hakikatine taşıyacak olanlar; yanlışlarını gösterenler değil, doğru bildiklerinin yanlış olduğunu sana gösterenler, hem de gözünün içine sokanlardır. O yüzden pek sevilmez, ilgi görmezler. Üzerinde durduğu halıyı altından çekip insanı kıç üstü düşüreni kim sever? Di mi ama?!

“Sıkıntıdayım, ne zikir önerirsin?” Sorudaki kilidi gördün mü? Hastayım ama ilacım şu türden olsun! Ne biliyorsun zikir önereceğimi? Belki yat aşağı uyu diyeceğim. Belki seyahate çık diyeceğim… Ama olmaz, doğrularımız bellidir bizim; sıkıntıdaysak zikir çekilmelidir. (.!?.)

“Sıkıntıdayım” dedikten sonra “Ne zikir önerirsin?” diye cevabımı da çerçevelemeseydi ona bambaşka kapılar da açacak idim. Açmadım. Çünkü kıymetini bilemezdi. Talep ne ise onu vermek, o türden seslenmek gerekti…

İnsanoğlu ne çekmişse “Doğru”larından çekmiştir. Doğrularının üzerini bir de Kutsî, Manevî, Millî veya Ahlakî yaldızıyla cilalamışsa onlardaki yanlışı göstermek imkânsızdır. Çünkü üzeri Kutsalla kaplanan her kabul; görünmez bir puta dönüşür. Görünmezi nasıl yıkabilir ki insan?!

“Allah Sistemini en iyi okuyan canlı; Bukalemundur. Çünkü her yere, her koşula uyar” demiş İbni Arabi. Bizde ise “Bukalemunluk” tabir ettiğimiz hal münafıklığa eş değerdir. Büyük Veli, Büyük Filozof niye böyle demiş, bi düşün olur mu? Doğrularını gözden geçirenlere selam olsun.

KONFORU KİM BIRAKABİLİR?

İman, aklı devre dışı bırakarak inanmak; Teslimiyet, hiç sorgulamadan hitaba uymak olarak takdim edildiği sürece din adına insanları güdenler ve güdülenler, sömürenler ve sömürülenler eksik olmayacaktır.

İnanmak; beşer için bulunmaz bir konfor alanıdır. Sorgulamamak; aklı çalıştırmamak bi manada başına iş almamaktır. Böyle bir konforu kolay kolay bırakmak istemez insan. O nedenle, inançlarımız sorgulandığında türlü yollar bularak sorgu alanından konfor alanımıza kaçmayı yeğleriz.

Muhatabınızın yerleşik inançlarına aykırı noktadan bazı gerçekleri açarsanız ilk tepki şu olacaktır: “Hadi beni geç, büyükler de mi yanıldı arkadaş?” Aslında derdi büyükler değil, onlara saygı ve teslimiyeti koruma (?) arkasına ustaca sakladığı konfor alanını koruma çabasıdır…

Sürüden ayrılanı kurt kapar. Ayrılmayanı? Mezbaha et olarak değerlendirir. Ha kurt kapmış, ha mezbahaya gitmiş, her iki halde de canından oluyorsa nedir bu sürü ve kurt muhabbeti, diye sorarsak çok mu isyankâr oluruz?

Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Resullerine, Ahirete, Kader- Kazaya İman etti iman edenlerle birlikte kardeşçe. Bir gün “Hepsine iman ederken Kendime İman etmeyi unutmuşum, kendime iman ediyorum” demez mi? Yıkıl edepsiz, egoist, firavun seniii dediler. Kendine İnanmak suçtu!

KAOS DIŞARIDA MI?

İnsan, zihin durumunu dış dünya aynasında seyreder, beynin dışı iç, içi dış olarak gösterme hilesi gereğince. Böylesi bir işlevden habersiz yaşamak; sebepleri dışarıda arama, sorgulamayı öteleme perdesi çekmiştir insan algısına. Ve sistem; perdeleme ile çalışır.

İç âleminizde çözülmemiş sorunlar ve açılmamış kilitler ne kadar fazla ise dış dünya adını verdiğiniz beyin vizyonunuz o derece karmaşık, kaotik ve içinden çıkılmaz ölçüde bunaltıcı olacaktır.

“Akşam eve gelirim; apartmanın gürültü patırtısı hiç eksik olmaz. Sadece o mu? Bizim sokak bi alem. Kavga, feryat, kaza hiç eksik olmaz. İnsana evinde bile rahat yok. Hayat çekilir gibi değil birader…” Ne diyebilirdim ki dışarıda kaos olduğuna kendini inandırana?!

- Çalıştığın PC sık sık kasıyor değil mi?
- Evet
- Telefonların geç düşüyor? Bazen konuşma ortasında kesiliyor?
- Aynen. Sık sık.
- Niye ki?
- Hatlardan! Yoğun. İnternet kasmalarına zaten alıştık.
- Beynindeki nöron hatları kasıyor olmasın?
- Beynimden de bıktım ben (.!?.)

- Her şey ters gidiyor, herkes el çekiyor. Dua, niyaz ne yapsam nafile!
- Sonra?
- Bağrımı açtım, buyurun hepiniz vurun, bittim ben bittim deyip saldım.
- Sonra?
- Sükûn… İşler düzelmeye, eş dost gelmeye başladı.
- Niye ki?
- Bitince, Bitiyorsun! Tohum nasıl biter, aynen öyle!

- İddialıydım. Bir davam, gayem, hedeflerim vardı. Dar bi çevrede devlet kurar devlet yıkardık. Düşman çok, dost azdı…
- Şimdi?
- Hepsinden el çektim. Bir de ne göreyim? Dün düşman bellediklerimle sarmaş dolaşız.
- O halde?
- Kafa kafa! Hepsi kafada! Dünyan da ahiretin de!

- Kendimi bir şey sandığım süreçte her aksiliği bir şeye bağlar korkularımı medyumlarda dindirirdim. Kimler ne büyüler yapmamıştı ki bana? Cin ordusu sarmıştı etrafımı.
- Sonra?
- Biri Halifesin dedi. Değişik şeyler öğretti.
- Büyü, bağ?
- Geç ya! Traji komik ego hikâyeleri hepsi…

- Kafa düzelince her şey düzeliyor, demek fazla iddialı değil mi?
- Her şey düzelsin diye yapmadım ki. Yapmam gerektiğine ikna oldum. Sonrası kendiliğinden gelişti. Şu şöyle olsun diye de yapmadım bunu. Anlıyor musun? Sadece içimden geleni, yaptım.
- Anlamaya çalışıyorum.

Veritabanında tuvali olmayan resim gelmez gözüne. Veritabanında mikrofonu olmayan ses çalınmaz kulağına. Gördün, duydun, sezdin? Bil ki içeride tohumu olan filizlendi dışarı adıyla. Bil ki içeride mayası olan pişti de geldi huzuruna. Bunu sindirene ne gam, ne korku, ne keder.

Tarladan verim alamayınca mevsimleri değiştirmeye kalkan çiftçi duydun mu? Aracı yolda kalınca otoban yeniden yapılmalı diyen şoför? Duyamazsın çünkü akıl kârı değildir. Peki, sen niye kendi huzurunu insanlar ve çevrenin düzelmesine bağladın? Allah hepimize basiret versin. (Âmin)

BİLİNCİN İKİ ÇIKMAZI

İnsanların bilincini kilitleme ve onları istenen kulvara yönlendirmede kullanılan en etkin iki silah vardır ki, kullanıldığında basiret ve ferasetle değerlendirmek, çoğunluk için neredeyse imkânsızdır. Pek az insan bundan kurtulabilmiştir. O iki silah: PARA ve NAMUS tur!

Tarih boyunca icraatı, düşüncesi veya çalışması karşısında etkin muhalefet üretilemeyen pek çok değerli insan, PARA ve NAMUS a dair suçlamalarla bitirilmiştir. Oyunu kuralıyla oynadığında kaybedeceğini, zaten yenik olduğunu anlayanlar; son çareyi bel altına vurmakta bulurlar.

İnsanlar ve Toplumlar bilimsel, düşünsel ve teknik gelişmelere paralel olarak uyanmışlardır. Artık “DERİN YAPI”, “ALGI OPERASYONU” ve “MANİPÜLASYON” gibi kavramları hemen herkes bilmektedir. Bu nedenle bel altı vuruşlar tutmaz; sadece sahiplerini bitirir.

ENFAL SURESİ 33. AYETTEKİ MÜJDELER

Halbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edecek değildir. {Enfal-33} Ayette verilen müjdeler nelerdir? Resulullahın içimizde olması nasıl anlaşılmalı?

Sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildir {Enfal 33} Resulullah (sav) ile temsil olunan Evrensel Sistem Farkındalığı; Vicdanî-İnsanî Esaslara dayalı Beşeriyet Üstü İnsanlık Bakışıyla hayatı algılayıp değerlendirdiği sürece Allah insana sıkıntı, stres, bunalım yaşatmaz!

Sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildir {Enfal 33} Yaşanan her ne olursa olsun Samimiyet, Merhamet, Diğerkâmlık gibi İnsanî üst yaklaşımları öne çıkararak hayat sürenler; sıkıntı, bunalım, dert altında ezilmeyeceklerdir.

İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir. {Enfal-33} Tövbe fiile, uygulamaya; İstiğfar; bilince, düşünceye, fiili doğuran inanç, bilgi ve duygu tabanına dönük bir yenilenme girişimidir ki bunu hayatında ortaya koyabilen de sıkıntı çekmeyecektir.

İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir. {Enfal-33} Başına her geleni; öteye atmadan, kendinden kendine bir sistem işleyişi gerçeğine dayalı olarak sorgulayan; kendisine bunu yaşatan bilgi, inanç, bakış açısı kilidini bulup açanlara Allah sıkıntı çektirmez.

İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir. {Enfal-33} “Bugün, mevcut bilgim ve bakışımla bunları yaşadım, neyi niçin yaşadığımın farkındayım; böylesi bir farkındalığı yarınlarda da sürdürmek istiyorum” talebinde olana Allah, sonraki süreçlerde Huzur yaşatır.

İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edecek değildir. {Enfal-33} Günah ve yanlışında kendi hatasını gören, pişman olan ama bu pişmanlığı da yanıp yıkılırcasına abartmayan, “Nihayetinde bunu da Allah diledi” deyip onu da geçebilene Allah, Huzur Kapıları açar…

- İçimi yakan hatama senelerdir tövbe ederim, bi türlü rahatlayamadım.
- Benliği kocaman olanların tövbesi hiç bitmez!
- Neee? Benlik mi? Tövbe ediyorum dedim Ya Hu!
- Benlik o kadar büyük ki, seneler geçse de erimemiş. Allah’la güreşe kalkmışsın sen günahın üstünden!
- ..!?..

- Günahı üstünden Allah’la güreş! Bu ne demek ya?
- Bazıları hatasına tövbeyi öyle bi abartır ki esasında hatasının da Allah takdiri olduğunu unutur! Böylesi benlikler arabesktir; acıyı sever, acıdan beslenirler!
- Seni anlamıyorum…
- Acıların çocuğu; günahların tövbekârı BENi nasıl anlasın?!☺

- Dün akşam Mevlid Gecesi idi. Hocalar camilerde “Diyelim cümle günahlarımıza estağfirullaaaahhh” diye başlayan dualar ettiler.
- Durmadan tövbe ederek günah tazelemek ha? Gönlüm isterdi ki hocalar günaha tövbe yerine “Tertemiz, berrak, aydınlık yarınlara Bismillaaahhh” deseler.

- Hakikatine yönelip aramayı seviyorsun?
- Evet hem de çoookkk…
- Yaşadıklarının kendinden kendinelikle işleyişini sorguluyorsun?
- Evet aynen…
- Allah Resulünü ve Hakikat Öncülerini seviyorsun?
- Evet.
- Artık rahat ver kendine! Huzurun tadını çıkar olur mu? Hadi kal selametle.

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN DE BUGÜN

- Epey anlattın günaha tövbe işini ama biraz da bilimsel bişey söylesen?
- Bedenimiz hep aynı kalıyor mu?
- Hayır, Bilim der ki; hücreler her saniye gelişir, sürekli yenilenir.
- O zaman dünkü senle şimdiki sen aynı mıdır?
- Ne dünü, beş dk. önceki ben bile yok şimdi.
- O halde?

- Beş dk. önceki ben değilsem şimdiki ben, bundan ne çıkar?
- Ne çıktığını sezdin de kayıtların el vermiyor, di mi?
- Sindiremiyorum! Diyeceksin ki “Beş dk önceki sen değilsen şimdiki, kimin günahına nasıl tövbe edersin?” Sinmiyor!
- Siner siner! Yutamayan az gargara yapar, siner!

- Merhum politikacı “Dün dündür, bugün de bugün” dediğinde ne dedik?
- Katmerli Münafık, dedik.
- Aslında sistemi okumuştu! Hem de bilimsel okumuştu.
- Öyle de bu sorumsuzluk ama?
- Kime göre, ne için? Seni konuşuyoruz biz.
- Eeee?
- Dün dünde kaldıysa “dünkü sen”e midir tövbe? Dün yoksa gerçekte, sen hangi hakla düne tövbe ediyorsun?

İster çocukluğuna, geçmişine giderek (varsa tabi sana ait geçmiş ve çocukluk) tövbe et; ister her an beden-bilincin yenilendiği bilimsel gerçeğiyle an içre, şimdide kalıp istiğfar et. Tercih senin kardeşim. Ben sadece sana, senin için konuştum. Realiteyi kolayından gösterdim. Dualarımla…