Değiniler- 109

Değiniler- 109

DİRENÇ, PLAN, SABIR VE AKIŞINA YAŞAM

İnsanoğlu, oluşa Direnç göstererek kendi sonsuz- sınırsız potansiyelini kendi elleriyle düğümlemiş, açığa çıkmak üzere bekleyen benzersiz enerjiyi olduğu yere kilitlemiştir. Direnç göstermenin en sık rastlanan ve en çok gözden kaçan şekli; hayatı inceden inceye planlamaktır.

Hayatı planlamak; olumsuzluğa tedbir; olması istenene gayret ve çaba ister. Bu da zihnin hep kaygılı, hep tetikte, hep gergin beklemesi demektir. Hayatı inceden inceye planlayarak nasıl da zulmeder kendisine insan? Bu zulme bir de kutlu anlamlar yüklemez mi? Evlere şenlik!

“Çocuklar için endişeleniyorum. Bu şartlarda onlara istikbal verememekten korkuyorum” dedi adam. “İstikbal vazifemiz yok, iyi anne- baba olma vazifemiz var. Onların istikbali can verene ait” dedi kadın. Hepsi de okudu, hayata karıştı çocukların. Can veren; istikbal de vermişti.

Plan yapma desen “Ne yani tembel tembel duralım mı?” Allah’a bırak desen “Yan gelip yatalım mı?” diye itiraz ediyordular. Yaşadıkları hayatın zorluğuna öylesine inanmışlardı ki, kolay diyene tuzu kuru, basit diyene sahtekâr, kasma diyene umursamaz etiketi vurmaya hazırdılar.

Sabır; gergin, bitkin ve üzgün bir bekleyiş miydi? Zarar gördüğüne kahırlanarak, Allah sana gösterecek modunda hırs ve öfke biriktirmek miydi yoksa? Güçsüz, zayıf ve acizin tevekkül adıyla kendi kendini uyuşturması mıydı? Yıllarca neler söylenmemiş neler yazılmamıştı Sabır için!

Kitabın sayfalarından başını kaldırıp sokağa bakarken bir sabır farkındalığı doğuyordu gönlüne. Durdu, kelimelerin hizaya girmesine izin verdi; Sabır; kendinde mevcut olan kendiliğe yol açmak için kendini geri çekmek; çağlamaya hazır ırmak önünden benlik bentlerini kaldırmaktır!

Plan yapmıyor, yarın nasıl olur, işler nasıl gelişir demiyordu. İdeali, hedefi, olmak istediği kimliği de yoktu. “İyice salmışsın, böyle de yaşanmaz ki” diyordu dostları. Bağlı olan, tutunan için evet bu salmaktı. Ya kendi için? Saldıkça çözülmüş, bıraktıkça açılmıştı kilitleri.

Çalışacak ama işin zihnine ipotek koymasına izin vermeyecekti. Koşacak ama yarış haline getirmeyecekti. Ailesi, çocukları, dostlarına ilgi- sevgi gösterecek ama bunu “Kendilik Alanı”nı işgal ettirecek ölçüye çıkarmayacaktı. Dirençsiz, plansız, akışına yaşam işte böyle bir şeydi.

“Rabbimle öyle bi ANım olur ki oraya Alûn Melekleri bile giremez” diyordu Hz. Muhammed as. Demek öyle anlarımız olmalıydı huzur için. Günde 50 sayfa kitap okumayı kendine farz kılınca anladı bunu. Ve şöyle dedi “Kitap sayfalarına gömülünce ben benden geçer sadece Kendimi yaşarım”

Şimdi bu eseri okuyorum. Dirençsiz, sıfır halde kalınarak sonsuz potansiyel açığa çıkışına şahit olmayı öğrenmek, bu şahitliğe uyumlu yaşam sürmek için. http://www.idefix.com/Kitap/Zero-Limit/Joe-Vitale/Egitim-Basvuru/Kisisel-Gelisim/urunno=0000000272073

Rabbim! Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET, değiştiremeyeceklerimi sakinlikle kabullenmek için SABIR ve bu iki durumun farkını birbirinden ayırabilmem için BİLGELİK lütfeyle! [ÂMÎN]

DUANIN RUHU

Gerçekleşecek Dualarınız, genellikle dille ifade ettikleriniz, zaman zaman ezber olarak tekrarladıklarınız değil, his ve sezgi olarak içten içe inandıklarınızdır.

“Dua ediyorum ama bir türlü gerçekleşmiyor” diyenler samimiyetle kendi içlerine döndüklerinde şunu göreceklerdir; hissedemedikleri, vehimsiz- kaygısız kendilerini veremedikleri bu nedenle de olacağına inanmadıkları konulara dua ediyorlar. İnanmayana, güvenmeyene kim ikram eder ki?

“Beni zengin eyle” diyordu dili. Hayat şartları altında ezilen benliği ve bilinçaltı ise “Nasıl verecek? Piyasa malum, ekonomi felç, nasıl verecek!?” diye tekrarlıyordu durmaksızın. Altta çalışan ana program (bilinçaltı) düzelmedikçe ekrana çıkan görüntü düzelir miydi?

Altında bir şeylerden KAÇIŞ veya bir şeylerden dolayı oluşan KORKUyu aşma olan dualar; tarlaya ekildiği anda zehirlenmiş tohumlar gibidir. Yeşermesini bekleme. Kaçış ve Korku odaklı Yöneliş; Negatif bir yöneliştir.

Geniş ve büyük ailede yaşamaktan usanan gelin hanım dua ediyordu: “Allah’ım bize ayrı ev nasip et!” Duaya bakar mısınız? AYRI !! Kimlerden? Kaynanadan, kayınpederden! KAÇIŞ !!! Sittin sene ayrı eve çıkamadılar !!! “Ev ver” dese ayrılık katmasa ölürdü sanki!

“Dualarımı Allah kabul etmiyor” dedi. “Sen kabul ettin mi?” dedim. “İstiyorum yana yakıla!” dedi. “İstemek başka, sen kabul ettin mi?” diye tekrarladım. Dilinde hep hayat şartları ve ortam vardı. Duasının hayalini bile kuramıyordu.

“Benim kabul ettiğim tüm dualarımı Allah da kabul etti. Henüz gerçekleşmeyenler, benim henüz vehimden, kaygıdan, dış şartları fazla itibara almaktan arındıramadığım dualarım” dedi. Dua mekanizmasını çözmüş, kitabın ta orta yerinden konuşmuştu.

Dükkânı açmak üzere evden çıkarken haberleri dinledi. Piyasaları öğrenmeliydi. Dua istediği kişiye “Piyasa malum, dua et, işler açılsın” dedi. Kafa, Piyasa bozuk deyip dururken bereket istemek?!.. Maça çıkmadan mağlubiyeti kabul eden oyuncu gibi. Bekle ki bereket gelsin!

Geceleyin caddedeki gürültülere hassastı. Polisi arasa da nafile. Taşınmalı dedi. Uzaklara gitti. Çok geçmedi orada da aynı gürültü başladı. Komşularından biri “Burası sakindi, nereden çıktı bu sesler anlamadım” dedi. Nereden olacak? Bizimki kafasıyla dünyasını da getirmişti !!!

Hoplaya zıplaya gezinen meczubu arada bir dükkâna çağırır, yemek yedirirdi. Komşu esnaflar “Yüz verme şuna, ortalığı pisletiyor” deseler de aldırmıyordu. Allah’a; rızkı, bereketi çeken Garip Kullarıyla dua ediyordu. Sezmişti, meczup doyup çıktıktan sonra müşteri akını oluyordu…

- Gerçek manada Duanın Ruhunu ne zaman anlar ve zihnimizde oturturuz biz?
- Duaya, yücelere ÜRÜN SİPARİŞİ ve ötelerden KARGO BEKLENTİSİ diye baktığın sürece ne anlayabilir ne de oturtabilirsin. Duanın; KENDİ BAHÇENDE, KENDİ ÜRÜNÜNÜ YETİŞTİRMEK olduğunu kavramanı dilerim.

ZAYIF BİLİNÇ- GÜÇLÜ BİLİNÇ

Önüne gelen yeni bir bilgiyi çeşitli açılardan düşünerek tefekkür etmek ve diğer bilgilerle mukayeseli olarak değerlendirmek yerine, daha önceden bilgisine güvendiği birinin onayına ihtiyaç duymak; zayıf bilinçlere özgü bir davranıştır.

Bilgi de dâhil her konuda kendisinden üstün tuttuğu birinin onayını alma davranışı; kişinin özgür ve özgün boyutunu gün be gün öldürürken onu hızla kontrol edilen, güdülen sürü üyelerinden biri haline getirir.

Güçlü Bilinçler kendilerine ulaşan bilgiyi bilgi sahipleriyle istişare/ müzakere eder, enine boyuna tartışırlar. Zayıf Bilinçler her halükarda onaylanma/ onaylatma ihtiyacı içindedir. Bilinçaltındaki bu zayıflığa “onay arama” yerine “istişare” adı vererek kendilerini kandırırlar.

Cesaretle ve açıkça söylemeliyim ki, hem Türk Milletini hem de Müslüman Halkları; eğitim sistemlerinde dayatılan ve değer ocaklarında, maneviyat merkezlerinde ibadet gibi sürekli bilinçaltına işlenen “KAYITSIZ ŞARTSIZ İTAAT” kültürü mahvetmiştir. Sorgulama, akletme ölmüştür.

Zayıf Bilinçler için en büyük korku; bilgi kaynağı kişiler hakkında kuşkulu durumların ortaya çıkmasıdır. O an hayatlarının en büyük sarsıntısını yaşarlar. Çünkü zayıf bilinç kusursuzlaştırma, melekleştirme, tanrılaştırma eğilimindedir. “Benim putum en büyük, en güzel” mantığı…

Bilgi Kaynaklarıma insanüstü anlam yüklemediğim ve hiçbir zaman hatadan münezzeh konuma oturtmadığım için haklarında oluşan hiç bir durum, ne ruh dünyamı ne de izlediğim ilim/hakikat usulünü etkilememiştir. Otobüs şoförü içkiliyse yolcular düşünsün, ben özel aracımla ilerliyorum.

Soru soran arkadaşlara şahsi cevap yerine kitap önermeyi yeğliyorum. Hem cevabımla kayıtlanmasın, hem doğrudan daha geniş bilgiye, doyurucu biçimde kendi ulaşsın diye. Yine de uzatma da sen söyle bir iki cümleyle diyenler çıkıyor. Tembellik yüze vurulmayacağı için cevaplıyorum…

Uzun ve etraflı bir konuyu soruyordu mesajla. Konunun tarihsel süreçleri de vardı. Detaylı incelenmezse kavranamazdı. Kaynak sordu. Kitap önerdim. “Bana bu adamın kitabını mı öneriyorsunuz?” demez mi? Selametle, dedim. Kişi eksenli olanla işim olmaz, Bilgi sevene can feda…

Su, olduğu yere yapışıp kalmışsa arada sıkışır göl olur. Su, düz ovaya yayılmışsa yere karışmaya, göğe buharlaşmaya mahkumdur. Su, yatağında sürekli akmayı bilmiş ve buna azmetmişse, her dem yeni yerlerden geçerek beslene beslene er geç karışır okyanusa. Su gibi Aziz olasınız!

YAŞAMAYI ÖĞRENMEK

Bize verilenlerin değerini onlar hakkında bir tehdit oluşunca daha iyi anlarız. Balık, kıyıya vurma riskini hissetmedikçe su kıymeti bilmez. Kıymet bilmek şöyle dursun, yaşamının suya bağlı olduğundan dahi habersizdir.

Dert, Sıkıntı, Bela dediklerimizin hepsi “Yaşam Anlayışı” mızın çıktılarıdır. Dünyasını dikkatle ve objektif olarak gözden geçiren bunun böyle olduğunu ibretle fark edecektir. Fark edemeyen; dışarıyı suçlayıp kendini aklayarak cehennemine odun atmaya devam eder.

Her sıkıntı, her dert, her bela İmtihan değildir!.. İmtihan; yaşayanın yaşadığı şeyin kendi yaşam algısının çıktısı olduğu farkındalığına ermesi halidir. Bu farkındalık; kişiyi özüne döndürür ki “Allah’a Dönüş” tabirinin bir vechesi de budur. Belâ, Allah’a döndürürse Nimettir…

Hayat, esas güzelliğini kendisi için emek çeken, gayret eden ve uğrunda bedel ödeyene sunar. Dağda yaşayanın kafasındaki dağ ile sahilden tırmanışa geçerek zirveye erişenin gönlündeki dağ aynı değildir. Bu nedenle “Menzile varmaktan öte yolunda yürümek güzel” demişlerdir.

Bizler “Tamamlanmış” varlıklarız aslında. “Ruhumdan üfledim”, “Esmamın tamamını yükledim” ayetleri de bunu beyan eder. Ne gariptir ki bilincimiz üzerinde hegemonya kurmak isteyenlerin ilk yaptığı şey; bize kendimizi “Eksik, Yarım, Kirli” hissettirmeleridir!

Din, bilim, siyaset, gelişim adına uygulanan eğitimlerde insana kendini “Eksik Hissettirme” algısı öndedir. Böyle maniple edilir ve güdülürüz. “Tamamlanmışlığımızı” bir kere inkâr edip telkini yuttuğumuzda dönüşü olmayan yola girmişiz demektir. “Sürüye hoş geldin, özgür koyunnn!”

“Tamamlanmışlık” gerçeğinden koparma yöntemlerinden biri de “Suçlu Hissettirme” dir. Günahkarsın! Şeytana uydun! Farkında değilsin! Saygısızsın! Ve daha neler neler. “Kabul ediyorum Hakim Bey” dediğinizde bitmez duruşmalar başlar. Hep gergin, hep kaygılı, hep karamsar bi yaşam…

Beynin en harika özelliği; her koşulda bizi, bize yararlı olana yönlendirmek istemesidir. Bunu sürekli telkin eder. Ancak biz bir kere eksik olduğumuza, eksikliği de dışarıdan birileri veya bir şeylerle tamamlayacağımıza inanmışsak, beynin maalesef yapacak bir şeyi yoktur artık!

İnsan bir kere iç sesini dinlemeyi bırakmış da yaşamını bütünüyle dışsal telkin ve etkilerle düzenlemeye başlamışsa, beynin “Alışkanlık Yetisi” gereğince buna hep devam edecek, geri dönülmez biçimde hakikatine sırt dönecektir. Sürüleşmenin devasız illete dönüşmesi bu yüzdendir.

Acılarımın kaynağı; arzularımdır. Tatminsizliğimin kaynağı; arzularıma tatmin aramam. Başıma ne geldiyse Eksiklik hissimden geldi. Tamamlanmışlığımı unutmamın bedeliydi hepsi. İnsan; Unutan mı demekti?

“Arzulara gem vurmalı, savaşmalı” dedi inanç adına korunmaya çalışan. “Arzulara takılmam; bilgiye, sevgiye, insanlığa yoğunlaşırım. Böylece arzularım beni meşgul edecek fırsat bile bulamaz. Savaş açarsam, düşmanı besler, büyütürüm” dedi hakikatinin farkına varan.

Yaşam; kuruntularımızı önümüze koymakta mahirdir. Korkak işkence çeker, çekinen başarısız olur, reddedilme kaygısı duyan reddedilir. Sürekli kontrole çalışan, işlerin kontrolden çıkışıyla yıkılır. Çocuğu kontrole kalkar, çocuk serseri olur; halkı kontrol eder, millet isyan eder.

Başkalarında görüp de nefret ettiklerimiz aslında kendimizde olup da varlığını sindiremediklerimizdir. Kabul ettiğimiz an genişler, bize nefret edilesi haller yaşatanlara üstlendikleri gönüllü aynalık sebebiyle teşekkür ederiz.

Hakikatimize uyum; doğayla, yaratılmışla uyum gerektirir. Doğaya adapte olmak iç dünyamızı da yeniden inşa demektir. Gerçeği bireysellikte; kendi başına bir yaşamda arıyoruz. Aynaları çizdik, aynalı salonu terk ettik. Peki nerede, nasıl göreceğiz biz kendimizi?

Yaşamın anlamı; Ölümü kabul ve hatırdan çıkarmamaktadır. Biz ölümü unutmak için ne lazımsa yaptık. Mezarlıkları da hastaneleri de şehir dışına attık. Cami girişlerine mezarlık yapan ecdadımız, neyi sezmişti acaba?

Ölümü hatırlamamak için tüketim çılgınlığından şöhret melankolisine, makam sevdasından emlâk tutkusuna nice uyuşturucular geliştirdik. Oysa gerçek açıktı; dingin, huzurlu, mütevekkil ve yıkılmayan insanlar hep ölümü hatırlayan, ahiretin varlığı ile dünyasını inşa edenlerdi.

İneklerin otlama hakkını gasp edip ahıra tıktık. Daha çok süt ve et için. Tavuklara, güneşi haram ettik. Karanlık kümese kapadık. Daha çok yumurta için. Doğası katledilmiş hayvanların ruhsuz ürünleriyle beslendik. Biri, huzur- bereket yok; terör- kaos arttı, niye ki mi dedi?!..

Yansıttığım görüşler; keyifle okuduğum, huzur ikramı saydığım kitaptan ilhamla gönlüme düşenlerdi. Bu yazarın ayrı bir güzelliği var; insanî hakikati roman tadında sunuyor. Okumaya doyamıyor insan.
http://www.idefix.com/Kitap/Zero-Limit/Joe-Vitale/Egitim-Basvuru/Kisisel-Gelisim/urunno=0000000272073

KORKU; ACIYI ZAMANA YAYAR! 

İnsan, kendi gerçeğiyle yüzleşmeyi erteleyerek derin acıları bastırırken onları sürekli aktif ve canlı tuttuğunu görmezden gelir. Bir kere neşter altına yatıp uru aldırmak yerine, urla yaşamı tercih gibidir bu. Büyümesine ve ileri aşamada kanserleşmesine bile bile izin vermek?!

Evin bodrumunda düşürdüğü yüzüğü avluda ararmış Nasreddin Hoca yüzüğü. “Bodruma bakmalısın” demişler. “Orası karanlık” demiş… Sorunlarımızla yüzleşmekten kaçışı ve bahanesi olan korkularımızı anlatmıştır bu minik fıkra ile Nasreddin Hoca (ks).

Gurur, onur, kimlik vb gerçeklik karşısında beş para etmeyen sanal değerleri diri tutma adına yanlışa özür, kul hakkı ihlalline helallik istemekten kaçınmak hakikatle aramıza beton duvar örmektir. Ebedi boyuta duvarlar arasında mı geçmeli yoksa özgür ovalarda koşarak mı? Öyleyse?

Özür dileme biçimleri insanların benlikten arınmışlık düzeylerinin işaretidir:
1- Sen yanlış anlamışsın, öyle demek istemedim. (Güçlü Benlik) Yanlış yapar mı hiç? Hata bizde, onu hep yanlış anlarız.
2- Sana yanlış yaptım, özür dilerim. (Eriyişteki benlik) Kıvırmadan üstlenir. Farkındadır çünkü Allah Sisteminin.

“Sorun” ve “Acı” etiketi vurduğumuz yaşam sahneleri; normal hayat akışı sırasında göremediğimiz saklı potansiyelimizi görebilelim diye önümüze konan değişim fırsatlardır. Bunu fark eden ecdat “Kötü komşu insanı ev sahibi yapar” demiştir.

“Çok şükür, büyük hatalarım olmadı. Ne istedimse verdi Allah. Dualarım hep kabul oldu. Büyük acılarda yaşamadım” dedi adam. “Yerinde olmak istemezdim” dedi Bilge. Ve ekledi: “Çay sıra gidip yol sıra dönenler gibi geçmek dünyadan!..”

Bilimsel bir araştırmada akıl hastası ve ruhsal sorunluların büyük çoğunluğunun, geçmişte yüzleşmekten kaçındıkları bastırılmış acıları olduğu tespit edilmiş. Dostunuza yapacağınız en hayırlı iş; size içini dökecek fırsat ve güveni ona vermektir. Bu; insanlık- kardeşlik ödevidir.

KALBÎ POTANSİYEL

Gerçek ve samimi Sevgi, sevgi sözcüklerinin karşılıklı beyanına ihtiyaç duymaz. “Seni seviyorum” türünden cümleler, o sevginin enginlik ve derinliği yanında oldukça sığ ve basit kalır.

Önceki kuşak yaşlı çiftlerin birbirlerine seni seviyorum, aşkım, hayatım dediklerini hiç duymadık. Ama yakınlarımızdan şahidiz ki onlar birbirlerini ölesiye seviyorlar.

Gerçek ve samimi sevgide gelişim ve dönüşüm senkronizedir. Biri hiç durmadan kitap okurken diğerinin okumaksızın aynı idrake eriştiğini görmek şaşırtıcı değildir. Sevmek; senkronize oluşun zirvesidir. İlmin, Halin ve İdrakin en kolay, en basit, en hızlı transferi; sevgidir.

Bizler, gerçeği ifade etmeyi harfler ve seslerle kayıtladığımızdan beri; esas potansiyelimizi ellerimizle öldürdük. Oysa harfe, sese ihtiyaç duymayan ama onların çok daha ötesini ve onlardan çok daha anlamlısını bize verecek olan bir iletişim yolu daha vardı. Onu, sevenler bilir.

Gelecek asırda bizim neslimiz hakkında tarihe not düşülecek olsa sanırım şunlar yazılacaktır: “Onlar; Bilgiye yapışıp Sezgiye, İlgiye tutunup Sevgiye sırt dönenlerdi. Her şeyi teknolojik, hızlı bi hayata kaptırdıklarından Kalbî Potansiyeli değerlendiremeden göçtüler dünyadan!..”

Kalbî Potansiyelimizin farkına varamayışımızın veya o bize seslense de duyamayışımızın altında yatan en büyük neden; kerameti karşıdan bilme eğilimimizdir. Bazen tevazu adına, bazen birilerini tanrılaştırma adına sırt döneriz kalbimizin sonsuz ummanına.

“Sorularıma cevap twitler atıyorsun” “Nasıl yapıyorsun bilmem ama içimi okuyup ifade edemediklerimi yazıyorsun” Ve daha bi sürü benzer ifade! Hemen peşine “Sen başkasın” ötelemesi! Kalbi “Ben sana, senin okyanusunu açtım” diye sesleniyor, o bunu bana yüklüyor. Hay Allah’ım Hay!

Dile gelen her duygu ve düşünce kalıba dökülmüş, dondurulmuştur. Yazılan kitap yazıldığı gün bitmiştir. Yazarına sor şöyle diyecek, yine de çok şeyi anlatamadım, satırlar yetmedi… Az sabretsen, dile dökmesen, az içinde tutsan ne olur biliyor musun?!

Soru aklına gelince birine sorma. Düşük frekansa inmek bu. İçinde tut, âleme o soru gözünden bak. Emin ol, çok geçmeden tabiat, insanlar, olaylar cevaplarla seslenecek sana! Acele etmesen işte bunu görecektin. Kalbi Potansiyel; aceleciye açmıyor kendini. “Acele Şeytandan! [Hadis]

“Bilgi” gölcüğünden “Biliş” denizine; “İlgi” arzusundan “Sevgi” okyanusuna açılmak; sabır, tevekkül ve akışı seyirle mümkün. Bunu deneyimlediğinde duyacaksın Kalbî Seslenişi. Ve o zaman dünyan başka dünyalara bakışın başka ufuklara evrilecek. Aşk olsun Ya Huuu!