Değiniler- 110

Değiniler- 110

KISA YOLDAN MUTLULUK

Zihinsel, ruhsal hatta çoğu bedensel rahatsızlığın altında insanların kendilerini “Değersiz” hissetmesi vardır. Binayı deprem, insanı Değersizlik hissi yıkar. Sevdiklerinize, arkadaşlarınıza, dostlarınıza yapabileceğiniz en güzel şey onlara kendilerini değerli hissettirmektir.

İnsanları değerli hissettirmede usul; canım, cicim, bitanem, harikasın demek değildir. Sevdiğinizi değerli hissettirmenin yolu; onun en başarılı, en yetkin olduğu alan ve özellik üzerinden yaklaşmak, oradaki güzelliğini öne çıkarmaktır.

Mutlu olmaya çalışmak yoğun emek, uzun süreç isteyebilir. Zorlu hayat koşulları bunu daha da uzatabilir. Mutlu Olmanın kolay yolu; Mutlu Etmektir. Birini mutlu etmek için bazen bir tebessüm, bir selam bile yetebilir. Size dönüşünün çok hızlı ve katlanarak olduğunu göreceksiniz.

Biri yazarı ziyaret etti. Konuya nasıl mı girdi? “Filanca yazarı da okurum, onun eserleri için ne dersiniz?” Konuştular ama sohbet akmadı hiç. Diğeri ise ziyarete giderken görüşeceği yazarın iki kitabını yanına aldı. Çıkardığı notlardan sordu. Gürül gürül aktı, adeta nehir gibi çağladı yazar. “Değer, muhatabın yetkinliği üzerinden verilir” Unutma!

Aklın varsa randevu istediğine “Esasında şu işim var, sana da uğrayacağım” deme! Bu, muhataba “Benim için ikinci plandasın” mesajıdır. İşin olsa da geçiyorsan da “Sana gelmek istiyorum, filan gün- saat uygun mu?” demek daha uygundur. Düşük değer; düşük karşılık bulur, aman sakın!

Beklediğin değeri görmediğin yakınların mı var? Akşam yastığa baş koyduğunda düşün, sen yeterli değeri verdin mi? Olmazsa olmazın olduğunu hissettirdin mi? Yoksa üslup-tavrından o kendini hep ikinci planda mı hissetti? Yüksek değer yüksek karşılık bulur!!! Bulamadınsa, düşün…

“İnsanları yüzlerine karşı övmeyiniz” Hadisini insanların güzelliklerini onlara hissettirmeyin, hiç taltif etmeyin diye anlamak vahim bir hatadır. Sen bu hatayı yapmıyorsun değil mi? Taltif ile Yalakalık arasındaki ince farkı da biliyorsun umarım.

İNANÇ ADINA KİLİTLENMEK

Temel İnançlarına zıt olduğunu düşündüğü bilgilere kendini kapatmayı “İmanı Korumak” diye nitelemek; çoğu samimi insanın zihnen, fikren, ruhen gelişmesi ve genişlemesinin önündeki en büyük engeldir.

İnanca aykırı- inanç harici bilgi ve düşüncelerden uzak durmayı; inanca uygun bir yaşamın gereği saymak, inanan beyinlerin yaptığı en büyük hatadır.

Bir konuda birbirinden farklı yaklaşımlar karşısında “Tamam da hangisine inanayım şimdi?” kaygısı, inanca hayâtî anlam yükleyen kişide görülür. Bilgiyi, inanç ölçüsüne vurmadan zenginlik olarak görebilmek ve değerlendirmek ise zihnen özgürleşmiş insana özgü bir erdemdir.

Evrime mi yoksa Yaratılışa mı inanıyorsun sorusuna kimi kaçamak kimi yuvarlak cevaplar verirken özgür ve açık beyin şöyle dedi: “Sorunun çıkışı yanlış! Çünkü Evrim; bilimsel bir Teori. Bilim; inanç istemez. İnanç dinin konusu. Evrime inanılmaz, değerlendirilir” dedi bitirdi işi.

Bir ideolojiye, mezhebe veya inanca aidiyet hissedenler; tüm ilişkilerini, tüm bağlantılarını ve tüm yaşamlarını o inancın kabulleri çerçevesinde düzenlemeye başladıklarında kendilerini sığ bir alana mahkûm etmişlerdir.

Kendinizi sorguladınız mı şu noktada? Yaşam anlayışı olarak kabul ettiğiniz görüşü yere çalan bir konferansı hiç tepki vermeden dinleyebilir veya inancınıza kökten zıt bir kitabı baştan sona okuyabilir misiniz?

Zihnen özgürleşmemizin önündeki en büyük engel güven ihtiyacıdır. Güven arama bi manada yaslanma tavrıdır ki yalnız yürüyememe zaafı doğurur. Bilgi ve İnanç söz konusu olduğunda güvene daha çok ihtiyaç duyarız. İleri safhada her güven; bir kilit ve perde oluşturmaya başlar.

“İnsan, hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekilerine sağırlaşır” demiş bilge. İşte bu, hepimizdeki algılama zaafının özetidir. Yoğunlaştığımız bilgi, farklı bilgilere; benimsediğimiz düşünce diğer düşüncelere mesafeli yapar bizi.

“En kısa yol; en iyi bildiğin yoldur.” Öyle midir gerçekten? Yoksa bu, “Ben bana yapılacak bütün diğer yol tariflerine baştan kapalıyım” demenin fiyakalı biçimi midir? Sadece trafikte değil, tüm yaşamda bilgi ve düşünce karşısında tavrımız ağırlıkla budur maalesef.

“Korkulu rüya görmektense uyanık yatmak hayırlıdır” Riskli alana girmektense bilinen yolda devam iyidir anlamına bir söz. Kafamın karışmasından ise şimdiye kadar bildiklerimle devam ederim tavrı. Bulanma korkusu, arınma ve aydınlanmasına da mani olmuş, haberi yok!

Bilgiye abdest aldırma, Düşünceye gusül ettirme tavrı -ki çoğunun zihni bunu otomatik yapar- ilim denizlerine yelken, tefekkür semalarına kanat açmanın önündeki en büyük engeldir. Sonsuz sınırsız ilim nimetini gönlü açık olanlar değerlendirebilir ancak. Dileyene nasip olsun! ÂMİN

HAYATA NEREDEN, NASIL BAKMALI?

“Etraf niçin bulanık?” sorusundan önce “Gözümde bir rahatsızlık mı var acaba?” sorusuyla durum tetkikine girişmiyorsanız, hem hakikat yolculuğunuz fazlasıyla uzayacak hem de vakit sizin için çileli bir sürece dönüşecektir.

Bütün sorunların en kestirme ve en kolay çözümü sorumluluğu bütünüyle üstüne almak ve işe kendinden başlamaktır. Sorumluluğu tam manasıyla üstlenmenin egoya vereceği acı ve bu acıyı yaşama korkusu, bi şekilde dışarı atma ve ötelemeye sevk etmiştir insanı.

Evi soyulan Hoca durumu komşularla paylaşır. Komşular tedbir, kilit, muhafaza vb sözler edince dayanamaz; “Hırsızın hiç m suçu yok?” diye çıkışır. Komşular; “Sünnetullah” Seslenişidir fıkrada. Hırsızın hiç mi suçu yok ise egonun “Sorumluluk Üstlenme Acısı”ndan kaçış arayışıdır.

“Bazı insanlarla ilişkilerim bir türlü düzelmiyor, sabrın son noktasındayım, patlamak üzereyim, ne önerirsin?” dedi. Hiç, dedim. Böyle sorana hiçbir şey önermem. “İlişkilerimin bozukluğunun altında benim neyi okuyamamam, görememem var acaba?” deseydi bildiklerimi paylaşacaktım.

Kuantum Fiziği, can alıcı biçimde “Gördüğün Yarattığın mıdır?” sorusunu sormuştur. Bunun böyle olduğunu destekleyen deneyler de vardır. Gördüğün kuantumun dediği gibi ise görüneni mi düzeltmek lazım, görüşü mü?

Hayatınıza giren insanlar, şahit olduğunuz olaylar, bilinçaltınıza kodlanmış senaryonuzun gönüllü oyuncularıdır. Hepsi de hayat filminize anlam katmak üzere görev almışlardır. Yapımcının, kötü rol oyuncusuna kızdığını gördün mü sen? Yapımcı iyi iş çıkarmalarına bakar, role değil.

Eskiden dizilerin tüm bölümleri çekilir sonra sıra ile yayınlanırdı. Şimdilerde diziler her hafta çekiliyor ve içlerine güncele dokunan can alıcı sahneler ekleniyor. Senaryo da sürekli yeniden biçimleniyor. Diziden mi bahsediyorum ben? Konu, hayatımızın sorumluluğunu almak mıydı?

Bakış açın, bilinç düzeyin, değerlendirme tarzın değiştikçe hayatından birilerinin kendiliğinden çıkışına ve yenilerin gelişine hiç dikkat ettin mi? Senin kafayı taktıkların hep orada ve aynı mı? Sahi, kim niye tutuyor ki onları orada?

Dizi senaryosu güncellenir, bilgisayar-cep programlarına yeni sürümler gelir ama bizim Kader bir yazılmış, mermere kazınmışçasına öylece donmuştur değil mi? Miraçta, levhi mahfuzu yazan kalemin cızırtısını mı duymuş Resulullah? Yazma işi bittiydi, nasıl cızırtı duyar o vakit?!..

“Yapmak istiyorum ama elimde değil, şartlar malum” diyen, kendine yalan söylemektedir. İşin hakikati mi? Zihninde öncelik sıralaması doludur. Önerilene ayıracak düşünsel alan bulamamıştır. Bu yüzden de yeterince istememektedir. “İstiyorum da olmuyor” deme kolaycılığını seçer.

“Kitap okumak istiyorum ama zaman bulamıyorum, gerçekten yoğunum” diyen birinin önceliği okumak değil, yoğun etiketi vurduğu önemli işlerdir. Okumaya azmediyorum, kodunu verseydi beyni onun yoğun dediği zaman içinden yeni zamanlar sunacaktı ona. Olacağına inanmıyor ki olsun!..

Kolayı seçme eğiliminde benlikler. Acıdan kaçma tavrı, yüzleşme korkusundan besleniyor. Kaçış, sorunu bir ömre yayıp stresi besliyor. Oysa üstüne gidilince çözülmeyen sorun yok. Belki korktuğumuz kadar zor değil sorunlar. Yan yollar yerine “AZ SEÇİLEN YOL”u bir denesek mi?

http://www.idefix.com/Kitap/Az-Secilen-Yol/Dr-M-Scott-Peck/Hobi/Parapsikoloji/urunno=0000000646634

SEVGİ… BİLDİĞİMİZ GİBİ Mİ?

Bazı kavramlar hemen her yere, her şeye yapıştırılmaktan esasını yitirmiştir. Sevgi, en çok tahribata uğrayan kavramların başında. Neredeyse insan adedince sevgi ve sevme mevcut. Sevginin gerçeği nedir, ne olmalıdır, neleri kapsar vb sorular inceden inceye tetkike muhtaç.

Bilinçli yapılanın Bilinçaltı karşılığını fark etmek; hayatı doğru okumada ilk çıkış noktası olmalı. Dille “Seviyorum” diyenler, gerçekten seviyor mu? “Seviyorum” diyenlerin % 99.9u bilinçaltının “Sevilmek İstiyorum” beklentisine “Seviyorum” gömleği giydirmiştir. Hele bi düşünün!

Neden bu kadar iddialısın mı dedin? Çünkü biliyorum ki Sevgi ısıtır ama yakmaz! Sevgi aydınlatır ama kör etmez! Sevgi can verir ama can almaz. Sevgi kanı kaynatır ama kanatmaz! Etrafınıza bir bakın hele! Sevgi adına olanları görünce yaşanan sevgi mi beklenti mi açık değil mi?

“Sevdim, anlamadı; kıymet bilmedi” Sıkça duyulan arabesk sitemler bunlar. Acı yansıtan çöküntüler. Sebebi? Söyleyenin dilinde açık aslında: “Anlaşılmayı bekledim, Kıymetim bilinsin istedim” Özeti “Beklenti içindeydim.” Beklentiye Sevgi giydirmenin bedelidir yanmak! Sonuç normal!

Sevgi; evrensel özden kişiye açıldığından, “Kudretle Hükmetme” ve “Kullukla İtaat etme”yi aynı anda içinde barındırır. Sevenler, bunu karşılıklı- dönüşümlü yaşarlar, gerçekten sevmişlerse. Birinin Kudretine diğeri “Ama hep ben eziliyorum” hissediyorsa orada Sevgi açılmamıştır!

İnsan nasıl ki Rabbinin Hükümranlığından rahatsızlık duymaz içtenlikle ona boyun eğerse; seven de gerçekten sevmişse sevdiğinin Kudreti karşısında aynıdır. Rabbine, biraz da ben Rab olayım sen kul ol diyor musun ki sevdiğinden beklenti içindesin? Ha? Ne ayaksın sen? Otur, sıfır!

Doğal akıştır Sevgi. İçine sevenin beklentisi de, sevilenin arzusu da karışmaz. İnsanlar Kâbeye gidiyor akın akın. Aman nolur gelin diyor mu? Gelmeyene yaptırım uyguluyor mu? Giden, zorunlu eziklikle mi gidiyor? Hayır. Gören, onu vatan biliyor da gurbete gelir gibi geri dönüyor!

Hadi cesaretle bir soru daha soralım: Evcil hayvanların nesini severiz? Sevdiğimiz hakikatte onlar mıdır? Yoksa onlarda açığa çıkan bize itaat, bize muhtaçlık, bize bağlılık mı? Fazla mı radikal oldu soru? Bi düşünelim derim…

İnsan, derununda mevcut halife potansiyeli gereği hükmetmeyi sever dostlarım. Kedimi vazgeçilmez kılan; onun kedi oluşu mu yoksa bana bağlılığının, rızkına kefil oluşumun, ona kola kanat germemin bana hissettirdikleri midir, doğrusu bu konuda net bir şey diyemiyorum…

Dünyada Köpek sahiplerinin Kedi sahiplerinden fazla oluşunu da dikkatle değerlendirmek gerek. İtaat, sadakat, bağlılık, yağcılık, eğitip hizmet ettirme seviyor insan. Nankör kediden Sadık köpek yeğdir. Seviyoruz hayvanları, mı? Hayvanlarda Kendimizi, mi? Egomuzu mu? Sorduk işte.

Gerçek sevgide sevilenin ezikliği, sevenin hükümranlığı ikisi tarafından da hissedilmeyecek derecede iç içe geçmiş, arada yoğrulmuştur. Güneşin, yeşilliklere olmasam olmazdınız baskısı, yeşilliklerin de güneşe karşı ezikliği diye bir şey hiç duyulmamıştır! Gerçekten sevmişlerdir!

Şu iki gerçeği bilirsen yanmaz, acı çekmezsin: “Hükmetmek istediğine seviyorum deme! Eziklik duyduğunun da seni sevdiğini sanma!” Bir ilişkide ikisinden biri varsa seviyorum diyen yalancının dik âlasıdır. Kimse kendini kandırmasın! Kandırmasın ki Sevgi kavramına leke sürülmesin!

Yağmurun yere doğru yağması, denizin göğe doğru buharlaşması kadar doğal bir akış ve döngüdür Sevgi. Öylesi bi sevda kulu hakikatine, hakikati kuluna taşır da “Sadece Allah” gerçeğini yaşatır. Dileyene, dilediğince nasip olsun en güzelinden. [ÂMÎN]

Sevgiye dair yanlış genellemelerden biri de sevenin, sevdiğinin her haline razı olmasıdır. “Hakikate ulaştıran sevgi”de ise bu tam tersidir. Seven, sevdiğini olduğu gibi kabul etmez! Oldurmaya, Dönüştürmeye çalışır. Bunun için ne lazımsa yapar! Kalbine hançer sokmak dahi olsa!

Hakikate ulaştıran, gerçekle yüzleştiren, benlikten ayırıp insanı Kendine iade eden sevgileri anlamak ve o işlevi çözümleyebilmek için Kur’an Kıssalarındaki rolleri bazen tersinden okumakta fayda vardır. Zalim, Kâfir, Münafık vb kavramları bir başka açıdan da düşünmek…

Koyunu kasaptan, odunu ateşten, bedeni mikroptan, aydınlığı karanlıktan daha çok seven yoktur. Değiştiren sevdalar cennetinden çıkış Dönüştüren sevdalar cehennemiyle mümkün. Ebedi cehennemlik bilinir dönüştürücüler! Ve yolu cehenneme uğramayan, erişemeyecek ebedi ufuklara. Nokta!

Tersine bir sevgi de anlatmaya çalıştım sana, sevgiye dair son kısımda. Ne kadar anlatabildim, ne kadar anladın bilemem. Ramiz Dayıdan imdat istedim. Ben şiirle anlatırım yeğen sen yorulma dedi. https://www.youtube.com/watch?v=XPC7La-244E

SEVGİ NE DEĞİLDİR?

Sevgiye dair insanların en büyük yanılgısı; onun bir duygu olduğunu zannetmeleridir. Bu zan, sevginin de duygusal bir ilişki ve bağ olduğu yanılsamasını getirir. Sevgi duygu, sevmek duygusallık değildir. Bağ, hiç değildir.

Sevgiyi duygu olarak anlayanlar, bilinçli ya da bilinçsiz ona bedensellik ve beşeriyet karışmasına kapı açmışlardır. Bu, bağ ve bağlanmayı besler. Nihayetinde çok azı cennet yaşarken çoğu sevmek zannettikleri şeyle yıkım, acı ve yangınlarını tetiklerler.

İçine duygu karıştığı için beşeriyet boyutunda yaşanan benimsemeyi insanlar sevgi sanıyorlar. “Benim olmalı” düşüncesinin olduğu yerde Sevgi yoktur. Seven, benim olmalı yerine “Kendi olmalı” nazarıyla bakar sevdiğine.

İnsanlar, kontrolleri altında tutmaya çalıştıklarına, kendilerine bağımlı olmalarından zevk aldıklarına seviyorum diyorlar ya, o an beni acı bir gülümseme alıyor. Sevgi kavramı, bu kadar mı dejenere edilir diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Etki- Tepki ile gelişen bir olgu değildir sevgi. “İnsanlar beni sevmedi ben inadına sevicem”, “İnsanlar zalim, ben hoş görülü olucam”, “Annem babam veya başka yakınımdan sevgi görmedim, ben sevgi saçıcam”… Hiçbir şey saçma sen, hiçbir şey olma lütfen. Olma ki sevgiyi örseleme!

Üzerinde hak iddia ettiğine, kontrole çalıştığına, beklentilerini karşılamasını istediğine, herkesten kıskandığına Seviyorum deme! Aşkım diyebilirsin, Putum diyebilirsin, Oyuncağım, Kölem de diyebilirsin ama Seviyorum deme! Sevginin gerçeği senin bu sandıklarının çok ötesi çünkü.

Anne- baba çocuğunu çok seviyor. O kadar ki sevgiyle kendilerine benzetiyorlar. Bağla, eğit, kendine benzet adı sevgi olsun?! “Öyle bi yetişsin ki evladım bana hiç benzemesin, diyecek sevgi yaşayabilir misin çocuğunla?” Sevgi, kendine benzetme değil kendi olmasına yardım etmedir.

“Benze bana, benzeyeyim sana” diye özetlenen benlik temelli yaklaşım günümüz insan ilişkilerinin temel yasası haline geldi maalesef. Seven insanın kuracağı ilişki ise şu düzlemdedir esasında: “Sadece Kendin ol. Kendin olman için bana düşen her şeyde seninleyim!..”

HAYALLERİME ÖMRÜM YETMİYOR

İnsanın, insanı tanımasına insan ömrü yetmez. İnsanın, kendisini tanımasına kendi ömrü yeter mi bilemiyorum.

İnsanın tekamülü için dünya hayatı yetmez. Bunu fark eden bir inanç tipi çözümü Reankarnasyona bağlarken Nebevi Hakikat, Ahiret Hayatını öngörmüştür.

Beynimdeki tüm düşünceleri, Gönlümdeki tüm hayalleri yaşamaya ömrümün yetmeyeceğini biliyorum. Ölümsüz Bilinç olduğumu fark ettikçe bu gerçeğe üzülmüyorum. Gönle Aşk değince zaman ve mekan ötesi bir hissedişle, fani olanı umursamadan ebediyete yürüyor insan…

HUZUR- HAKİKAT VE İLİŞKİLER

İçsel Huzur ve Ruhsal Dinginlik çokları için imkânsız denecek kadar uzak bir hayaldir. Siz o sükûneti, o huzuru yakalamışsanız bunu her yerde, herkese belli etmeyiniz. Unutmayınız ki insan; erişemediğine erişene haset ederek öfke kusmaya hazır bir yaratıktır.

İnsanların çoğunun yaşam gıdası acı nostaljisi, arabesk dertler ve gıybettir. Bunları anlamsız bulup sessiz kalmak onları aç bırakmak; her şeyin yerli yerinceliğine dair sohbet açmak; leş kargasına pasta, artık düşkünü çakala kebap ikram etmektir. Lütfen onlara bu zulmü yapmayın!

Leş yenen, cîfe servis edilen ortamlara hakikat bilgeliğinden inciler götürmeyiniz. Hakikate ihanet olur bu! Masallar, fıkralar, kıssalar ne güne duruyor? Güldürün, ağlatın, içlendirin ama sakın bilgelik açmayın. Çöplüğe saray sofrası kurulmaz ki! Di mi ama?

HOMO SAPIENS kitabında Harari der ki; “Homo Sapiens, hayvanata iki şeyle üstün geldi: 1-İşbirliği yapması 2-Dedikodu etmesi” Objektif ve yerinde bi tahlil bu! Sen ben hem gıybet günah der hem de âlâsını yaparız! Hiç yapmayan? Ben rastlamadım. Bulursan gidip beraber elini öpelim.

Tasavvuf, hayatınızda neyi değiştirdi dedim bir grup sohbet arkadaşına. Radikal olanı şöyle dedi: “Gıybet konumuz ve gıybet modellerimiz değişti. Eskiden sanatçı ve politikacıların gıybetini yapardık şimdi tasavvuf yazarı ve hocaların gıybetini yapıyoruz!” Yalan mı?! Bi düşün!..

Öğrendiklerinden yakınları nasiplensin diye bilgelik konularını açmış ev ortamında. Tepki almış, yanlış anlaşılmış, üzmüşler, kırılmış. Oysa defalarca söylemiştim bunun Teklik, Tekliğin Yalnızlık, Yalnızlığın Paydaş bulamamak olduğunu! Ortak aramış kendine! Ortaklık; Şirk miydi?!

Hakikat Bilgeliğini, din ve ahlak derslerinin bir şubesi olarak görüyorsan bakışını gözden geçir! Öyle olmadığını sezmişsen de öyle görenlere açılma! Huzur ve sükûna ermişsen bunu gömü bulan defineci titizliğiyle sakla! Başın ağrısın istemem. Bütün güzellikler seninle olsun.

“Sorulmadıkça söylememenin; İstenmedikçe vermemenin huzuru” hiçbir şeyde yoktur. ‘Kıymetli İlim bu, herkes sebeplensin’ diye açıldığım, hissetmeyenlerde his oluşturmaya çalıştığım dönemlerin bedeli, bana bunu öğretmiştir.

Yeni tanıdıklarınızla neyi, hangi düzeyde konuşacağınızın basit işaretini söyleyeyim mi? Twitterda ilk 10 twiti, Facebookta öne çıkan foto ve paylaşımları; kişinin bilinç düzeyi ve hayat anlayışına dair çok önemli işaretlerdir. Kestirme bir ön bilgi yoludur bu. Ben öyle yapıyorum.

“Dünyaya koşarsan yetişemezsin. Ahirete koşarsan dünya peşinden gelir” Bunu şöyle de anla: İnsanları bilgeliğe çekmeye çalışırsan yorulursun. Sen bilgeliğe tam odaklanırsan; dost da, arkadaş da, sevgi de, ilgi de, kitap da, öğretmen de gelir ve seni bulur. Varsa bir sır, budur!

ALLAH’LA YARIŞA ÇIKMAK?

Size trip atanlar; hal diliyle “Ben bunca ilgiye değmem, benim için yorma kendini” demektedirler. Dediklerini işitin ve onların taleplerine uygulamalı cevap verin. “Bana değmez” mesajı verene “Allah rızası için” adıyla iyilik havarisi kesilmek; kendi cehennemini tutuşturmaktır…

Aslında her insan haliyle, sözleriyle bize kendisine nasıl davranmamız gerektiğini açıkça söyler. Biz, duymak istemez, “Egomuzu dine ve iyi ahlaka yaslayarak” bildiğimizden şaşmamaya devam ederiz. Ne diyordu Hz. Ömer? “CEHENNEMe giden yollar İYİ NİYET taşlarıyla döşelidir” Nokta!

“İnsan sadece yaptığı yanlışların bedelini öder” sanırız genel olarak. Hayır, bu kadar değil. “İnsan, hak etmeyene hakkından fazlaca yaptığı iyilik ve güzelliğin de bedelini öder!..” Bunu aklından çıkarmazsan iyilik adına kendi kendini yakmaz, sonra da neden ama demezsin!

Bahçede kedi, serçeyi yakalamış tam da afiyetle yiyecek. Adam koştu kediyi kovaladı, kuş uçtu gitti. Bilgeye anlattı durumu. “Allah’lığa soyunmuşsun! Bir daha merhamet hususunda Allah’la yarışa çıkma evladım, bedeli ağır olur sonra” dedi… Adam, şaştı kaldı…

Merhamet- İyilik hususunda Allah’la yarışa kalktığını fark etmeyip bu haline iyi niyet, fedakarlık, insana hizmet kılıfı geçirenleri bekleyen en acı ve en tehlikeli son; nankörlük görünce deliye dönüp başa kakmak, imanı yitirecek ölçüde öfkelenip Hakka sitem etmektir. Kim yaptı?!

“Karşında Hakkı Gör” derler de tasavvufta “Kendindeki Hakkı Ezdirme” demezler… Ego yapma diye örterler bunu… Ama ben diyeceğim; “Karşında Hakkı Görme meltemine kapılıp da Kendindeki Hakkı Fırtınalara kurban etme, ezdirme!” Onların hak olduğu kadar sen de Haksın, canım benim.

Gururla “İzzet-i Nefs”, Kibirle “Vakar” sık karıştırılır. Gururlanma ama İzzeti Nefsini koru! O sendeki Haktır. Kibirlenme ama duruşunu koru; Vakarına el sürdürme! Unutma, içine sinse de sinmese de “Hayat ve İlişkiler; Arz Talep Dengesidir” ticaret gibi. Yanmamaya azmeden yanmaz!

SAATLİ BOMBANIN KABLOSUNU KESMEK

Çağlamak üzere içinde bekleyen ırmağın önü kesilmesin, akışı sekteye uğramasın istersen vicdanının sesi olarak hissettiğin içsel uyarıları itibara al ve mutlaka bir şekilde hakkına girdiklerinden Helallik iste! Bunu yapmamanın sana yaşatacaklarını iyi düşün.

Nice donanımlı, bilgin, güçlü insanın önü vaktiyle sebep olduğu bir kalp kırıklığı sebebiyle tıkanmıştır Ne yazık ki onlar potansiyellerini kısıtlayan, önlerini kesen, kendilerine bir türlü sıçrama yaptırtmayanın bir insanın kırıklığı olduğunu akıllarına dahi getirmek istemezler.

Helalleşemediğin konuda negatif enerji akıma sana doğru sürecektir. Sadece sana mı? Helalleşemediğin sürece bütün nesline doğru… Yoksa sen hala “Kimse kimsenin günahını çekmez” e yaslanıp avunanlardan mısın?

“Helalleşme” mekanizması; “Kısas” mekanizması ile aynıdır. Helalleşmede birebirlik esastır. Ne demek mi istiyorum? Günlerce sosyal medyadan, onlarca twitle saldırdığın biriyle özelden mesaj atarak helalleşemezsin! Günlerce sosyal medyadan, onlarca twitle onu övüp onurunu iade etmedikçe!..

Helalleşmede kısas ve ortam şartları birebirlik istediğinden olayın şahitleri varsa helalleşmeden onlar da bilgi sahibi olmalıdır. Grup içinde, kamuoyu önünde aşağıladın, kendisiyle helalleştin, oldu mu? Grup da bunu duymalı, şahit olmalıdır. Nedeni var nedeni, açıklayacağım.

Her beyin, şahit olduklarından pay alır; şahit olduğunun enerjisini besler veya keser. Yanlışına şahit olan beyinlerde klan negatifi de silmek için yanlışına şahit olanları, helalliğine de şahit tutmalısın! Anlatabildim mi?

“Helallik konusunda illa o kişiye açılmam şart mı? Allah’a dua etsem olmaz mı?” Olur tabi. Küçükken komşunun camını kırmıştım, komşudan kaçtım oturup dua ettim, bi de ne göreyim cam düzelmiş kendiliğinden?!? Aklını başına, Egonu ayaklarının altına al, Allah’la kandırma kendini!

“Kimse kimsenin günahını çekmez.” Ağacın köklerine zehirli su aktı mı dallar kuruyor, çiçekler soluyor ama! Nedense? Köklerin yanlışının bedelini çiçekler, dallar ödüyor. Senin yanlışının bedeli nesline yansımaz öyle mi? “Dedesi koruk yemiş….”

Necm 38 ayetinde “Gerçekten hiçbir günahkâr başka birinin günahını yüklenmez ” diyor. O zaman nasıl dedesi koruk yemiş torununun dili kamaşmış olabiliyor?
Hiç bir günah yüklüsü; bir başka günah yüklüsünün yükünü sırtlanmaz (Necm 38 metne sadık çeviri) Ana-Babaya nispetle Evlat; Nine-Dedeye nispetle torun “BİR BAŞKASI” mıdır? Yoksa tıp, psk ve tecrübenin ispatıyla evlat ana-babanın, torun nine-dedenin karekteristik taşıyıcısı mı?!

Ayette bir başka incelik… “Hiçbir günah yüklüsü, başka günah yüklüsünün…” buyurmuş.. “Tertemiz olan, pis olanın…” dememiş. Yük yüklenmeden (anne- baba genetiği, astrolojik tesir, kültürel etki) almadan doğan YÜKSÜZ DOĞAN hiç kimse yok !! Boooommmm! Çok çarpıcı bir incelik bu!

Helalleşme geçmişi telafi etmez! Olan olmuş yaşanan yaşanmıştır. O zaman ne faydası mı var? Geleceğini temizler, önünü açar. Kendi aleyhine, ellerinle kurduğun saatli bombanın kablosunu kesmek istemez misin? Kim istemez! Bilirsen, işte Helalleşme odur. Fark edene mübarek olsun!