Değiniler- 111

Değiniler- 111

İNSAN AŞAĞILAMAK ve SAHTE OLGUNLUKLAR

İster bilim adamı ağzıyla “Cahil yoksullar şehit olmaktan ne bilir ki” densin, ister -sözde- tasavvuf adına “İnsansı, benliğinden geçemez, fedakârlığı bedeni feda etmek sanır” densin; her iki laf da edepsizlik, ukalalık ve milletine, özüne yabancılaşma beyanıdır. Zavallılıktır…

Fil dişi kulenizde zevkleriniz, arzularınız, düşünceleriniz doğrultusunda yaşayabilir; kafanıza uygun ortam oluşturabilirsiniz hakkınızdır, doğaldır. Ancak, bunu yapıyor olmanız size milletin diğer kesimlerini aşağılama ve hafife alma hakkı vermez! Ve Allah Haddi Aşanları Sevmez!

20 yıla yaklaşan tasavvuf çalışmaları ve 50 yaş tecrübesi bana şunu öğretti: Allah Sistemi; bazı tutumların cezasını çok hızlı, çok şiddetli veriyor. Neler mi? 1- Dışa açık vitrininizle gerçek yaşamınızın farklı ve zıt olması. 2- Din ve İnanç değerleri ile kafanıza göre oynamanız.

“Sır, nasılsa ortaya çıkar. Niye saklayarak kendini kasar ki insan?” “Gerçeklerin er- geç açığa çıkmak gibi bir huyu vardır.” Bu cümleler çok izlenen iki TV dizisinden. Allah Sistemi, her yerden seslenirken bir an evvel yüzleşmek, her şeyden önce kendimizle yüzleşmek gerektir.

Mide nasıl ekşi yemeği sindiremez bi şekilde kusarsa, beyin de aynıdır biliyor musun? Yalanı ve Saklı Sırrı hiç tutamaz! Yalan ve Saklı Sahte Yaşamlar Beyne yüktür! Sen beynini bineğin mi sandın? O kendini sana kullandırır mı dersin? Onun hükmü altındasın! Uyan da balığa gidelim!

“Dürüstlük” ve “Samimiyet” topluma karşı kavramlar olarak algılana gelmiştir. Hayır! Bunlar öncelikle kendimize karşıdır. İnsan önce kendine dürüst, kendine samimi olmalıdır. Olmadığı takdirde bedel öder. Kim ödetir? Yine kendisi, kendi özü, kendi beyni. Başkası var mıydı ki?!

“Her yüzde Hakkı görme” nin açık işareti hiçbir Allah Kulunu, hiçbir şekilde aşağılamamak; sözle, fikirle, ima ile dahi olsa bundan uzak durmaktır. Samimiyet, beyne yalan ve gizli anlayışlar yüklememektir. İkazlarım önce kendime, sonra kendim gibi sevdiklerimedir.

BİLSEYDİK

Şayet “Kader” Programına etki eden genetik, astrolojik, bedeni, yerel, kültürel, eğitsel tüm bileşenleri ele alıp laboratuara koyma imkanı olsaydı; hepsinin ortak raporunu çıkarabilseydik, en büyük yanlışı yapana bile “Böyle yapmaktan, bunu yaşamaktan başka çaresi yokmuş” derdik.

Kader Programının oluşum ve işleyişini tanrısal tabanlı eski anlayışlardan arınarak objektif verilerle değerlendirebilenler; yaşama bir başka gözle bakmaya başlarlar. Talihine küsme çöküntüsü ve ötekine sitem öfkesi işte o noktada kalkar; bunların yerini hoşnutluk ve seyir alır.

Kur’an Dilinde Zaman Kalıpları önemli ve hassas bir konudur. Kur’ana eğilenler, ayetlerde Geniş Zamanın Geçmiş Zaman gibi; Olacakların Olmuş gibi anlatıldığını göreceklerdir. Bu inceliği fark etmek, sanıyorum Kader anlayışımıza ciddi açılımlar getirecektir. Yazıldı bitti mi?!

Buğulu manaları, gizem ve harikuladelikleri sevmek gibi bi zaafı var beşerin. “Allah Ol deyince Olur” dedi. Hayır dedim. Çocuk 9 ayda, Buğday 1 yılda, Ağaç 10 yılda oluyor. Hani ol deyince olma? Apışıp kaldı. Giderken aklından zındık diye mi geçirdi imanı mı sarsıldı bilemiyorum.

“OL DEYİNCE OLUR” Ne güzel ezber ama! Bir dokunuyorsun, hokus pokus! Öyle bir şey yok! Allah, sürekli biçimde süreçler ve vesileler ile yaratır dostum. Hikmeti (sebepler âlemini) okuyamayana da Kudretini (Sebepler Ötesi Seyri) açmaz Allah. Sorgulamak lazım. Uçmamak lazım…

İlkokul hocamla Kader konuşuyoruz. “Yazılan, Yazılmakta olan, Yazılacak olan… 3 safhalıdır kader” dedim. Nasıl ya icat çıkarma dedi. Ona mesleğinden seslendim “Müfredatı Bakanlık, Yıllık Planı Okul Zümresi, Günlük Planı Öğrt. yapar. 3 safhalı eğitim” Eğitildi bitti, değil bak!

Zümre, Müfredat dışına çıkamaz. Öğrtmn, Yıllık Plana kafa tutamaz. Bu, tabloya kötümser bakış. Bi de güzel yandan bakalım. Müfredat- Plan ne olursa olsun sınıf ve ders öğretmene ait! Dersi Cennet de kılar, Cehennem de, di mi hocam, dedim. Gel seni bi öpiym, Allah’ına kurban dedi.

O kadar önemlisin ki! Milyarlarca galaksi, milyarlarca yıldız, üfürükten bi dünyada 7.5 milyardan biri olarak Allah, yazgınla özel ilgilendi. Oturdu, saniye saniye yazdı? Keşke bilseydin, yazılan nereye nasıl ne şekilde yazıldı? Bilseydin de kendini fasulyeden nimet saymasaydın?

Baba kalemiyle Anne sayfasına yazıldığım andan beri ne annemin sayfa hamurundan, ne babamın mürekkep renginden ayrı, başka bir hayat süremedim. Sürdüğümü sandığım anlarda bile onlar olduğumu fark ederek aczimi itiraf ettim. Çok özeliz çok! Amenna ve Saddakna! Kaleme Yemin Olsun!

Realite bu. Herkes, programını yaşar farkında olarak ya da olmayarak. Bunun bilimce ispatı sorumluluğu kaldırır mı? Hayır. Herkes ürettiğinden, doğurduğundan, yansıttığından sonuna kadar sorumlu. Doğru anlamalı. Kavrayış huzurdur. Yaldızlı bahane aramıyor, kavramaya çabalıyoruz!

Programlanmış Robot muyuz? Yapabileceklerimiz? Yazıldı bitti mi yazılmakta mı? İnsan insanı programlar mı? Aile, çevre, arkadaş etkisi? Negatif- Kötüden korunma? Pozitif- İyi programı kendime yükleme imkanım var mı? TIKLA, İNDİR, OKU! HİKÂYE TADINDA… http://mehmetdogramaci.com/e-kitap-robottan-farkimiz/

Ayete’l-Kürsi’yi bi de böyle okur musun? Kader, hayat, beyin, sistem, kalp, olaylar, oluşlar, yaratımlar nasıl oluyor? Sende işleyen, senin sistemini Ayete’l- Kürsi diye anlattı Kur’an. Dikkatle bakan kendini görecek. Görecek de çözülecek sıkıntı ettikleri. http://mehmetdogramaci.com/e-kitap-beyin-ayetini-gordunuz-mu/

AFFETMEK Mİ?

İnsanları affedecek kadar egoist ve kendinden habersiz değilim!

“BANA yaptığın (?) yanlıştan (?!) dolayı SENİ affediyorum.” Şu cümledeki Kibri, Cehaleti, Gerçekten Perdeliliği ve Allah’lığa Soyunmayı görebiliyor musunuz?

Kendime ait bir benliğim var, karşısında bir de senin benliğin var. Senin hareketlerin sana ait. Benim ki de bana. Bana sen yanlış yaptın. Ben de seni affettim, öyle mi? Bu kadar kalabalık sen ben arasında Allah nereye gitti? Sahi o nerede sizin bu âleminizde?

BEN dediğim gün SENi ve SİZLERi yarattım dünyamda. Sonra da senin ve sizin bana nasıl davranmanız gerektiğine dair beklentilere girdim. Beklentilerim olmayınca kızdım. Ben, ne ettimse kendi kendime ettim. BEN dediğim gün tutuşturdum ellerimle Cehennemimi. Suç, hep sizde ama!

Şiddetli Fırtına çıktı gece İstanbul’da. Çatılar uçtu, ağaçlar kırıldı, direkler devrildi. Deniz öfke kustu vapurlara. Bizim bahçede çimlere nedense hiç bir şey olmadı. Çimler ne kırıldı ne uçtu ne yıkıldı. Küçük derelerde de sükûnet hâkimdi. Fırtına çimi, dereyi hiç etkilemedi.

Fırtına çıktı mı deniz geçenler işine, okulun gidemezlerdi. Önce köprü yapıldı. Şimdilerde Marmaray. Fırtına var dedim, gözlüklü beyefendiye. Bana ne dercesine yürüdü gitti metro istasyonuna. Sen, insanları affa soyunan, bunlardan ne anladın? Sana ben metro ve deniz mi anlattım?!

Deniz üstüne köprü kurarcasına duygular, duyular üstünden bakamamış hayata! İnsanların gönüllerine kendi gönlünden köprü de kuramamış. Hele onların kalbinin ta içine hiç girememiş, tüp geçitle deniz geçer gibi. Ha bire yanıyor, ha bire köpürüp birilerini suçluyor. Zavallım BENim!

Kader Programının işleyişini, senaryomun nasıl ve nelerle yazıldığını, karşıma gelen insan sureti ve olay sahnelerinin neyin canlanışı olarak geldiğini fark ettikçe, insanları affetme ukalalığından, en sert etkiyi bana yaşatana bile şükran duyma aşamasına geçtim. Şükürde acizim.

Var olma iddian varsa Sistem, Yok etme mekaniği ile üstüne üstüne gelecektir, insan ve olaylar eliyle. Varlık iddian yoksa, zaten yokluğunu fark etmiş ve yaşıyorsan kim, ne ile nasıl gelebilir ki üstüne? Olay bu kadar basitti ama gel de anlat, canı yanana, gönlü kırılana…

- Canım yanıyor!
- Varsa bi Can yanar. Canla Cin aynı kökten, hatırlatırım.
- İçim acıyor!
- Acır, iç-dış diye algını ikiye bölmüşsen için acır, dışın kanar. Şirk azap çünkü.
- Geriyorsun beni, güzel bi şey söyle!
- İp iyice gerilmeden yürüyemez cambaz. Yürüyeceksin, inanıyorum.

SAVAŞA HAYIR

Ateşli bir kavga gibi, güreş tutar gibi bir beraberliğin sonunda milyonlarca Sperm, hücuma kalkan ordu misali saldırdı Yumurta ülkesine… Durmadan dövdüler, vurdular, gedik aradılar Dişil Özün hisarlarından içeri girmek için. Ve biri sızınca bulduğu zayıf noktadan, başladı yaşam serüvenimiz… Savaşın Çocuğuyduk hepimiz…

Duman duman yüzer, pamuk pamuk gezerlerdi maviliklerde. Zıt cinsleri birbirine itince rüzgâr, sert ve gürültülü bir kavga başladı aralarında. Yeryüzüne ateşler salındı, Gök inledi haykırışlarla. Ve birdenbire boşandı sağanaklar… Savaşın Çocuğuydu yeşil başaklar…

Uçarken açık buldukları boğaz ve üstündeki paralel tünellerden daldı Mikroplar. Boğaz hisarlarından üzerlerine ateş yağdı. Bademcikler atışa başlamıştı. Burun tünellerinden salındı mukoza. Tırmanamasınlar ki ele geçirmesinler beden ülkesini… Savaşın Çocuğuydu İnsan Sıhhati…

İki yarım küresi vardı beynimin. Bir yanım duyguya, sanata, estetiğe, soyuta; diğer yanım akla, fikre, mantığa, somuta dönüktü. Her kararım, her yönelişim, her fiilim onların ha bire boğuşuyor olmasının eseriydi… Savaşın Çocuğuydu Hayat Bestesi…

Sabahın ilk ışıklarıyla yollara, bulvarlara dökülürdü insanlar. Kimi çarşıların dükkanlarına, kimi iş hanlarının yüksek katlarına, kimi bürokrasi odalarına dolarak başlardı mesai denen ekmek kavgasına, pay almak için pastadan… Savaşın Çocuğuydu Rızık, Takdirimize Yazılan…

Hayır ve Şerri, İman ve Şirki, Hak ve Bâtılı, Şükür ve Küfrü, Kahır ve Lütfu yaratmıştı Allah… İmtihan sırrı işlesin, belirlensin diye hayatın rengi… Savaşın Çocuğuydu Dünya Düzeni…

Nedir şu Allah Sistemi dedikleri? Özü ne ki bunun, demiştim merhum Osman Ceyhan’a. “Camiul Ezdad Sistemi” demiş ve eklemişti; “Zıtların sürekli çarpışmasıyla işleyen Bütünlük ve Teklik!..” Sistemin kendisi bir savaşlar zinciriyken biz nasıl da haykırdık; Savaşa Hayır… (.!?.)

İyi ki duymadı Savaşa Hayır çığlığımı Kanımda Alyuvarlar. İyi ki duymadı Bedenimde Organlar. İyi ki duymadı Gökyüzünde Bulutlar. İyi ki duymadı Acımasız Ekonomik Çarklar. İyi ki duymadılar İsyanımı. Yaratana istiğfar eder; “Savaştaki Barışı”, “Barıştaki Savaşı” görmeyi niyaz ederim.

KİŞİSEL İNANÇLARIMIZ VE MUTLULUK İLİŞKİSİ

Siz kendinizin nasıl olduğuna inanmışsanız; insanların size davranışı ve değerlendirmesi de o inanç doğrultusunda olacaktır. Çünkü toplum, bilincimize aynadır. İnsanlar, bize bizim inandığımız biçimde yaklaşırlar.

Hayatı ve İnsanları dönüştürenler; kendilerine inananlardır. İnançlarının evrensel ve insani planda hakça olup olmadığının önemi yoktur bu sistemde. Kendine inanan; insanları da inandırır.

Her insanın gerçeği; kendi inançlarıdır. İnsan, inançlarından başkasını yaşayamaz hayatında. O yüzden kişi inançlarını değiştirmedikçe yaşamı değişmeyecektir.

Güvendiklerimizin ve Sevdiklerimizin hakkımızda söyledikleri, çocukluğumuzdan itibaren bizim kendi hakkımızdaki inançlarımıza dönüşürler. “Beceriksiz” demişlerse beceriksizliğimize; “Muhteşem” demişlerse muhteşemliğimize inanırız.

Çocukluğunda ilgisiz bırakılan yavaş yavaş önemsiz olduğuna inanmaya başlar. Her halinde aile ve çevrenin ilgisini hisseden çocuklar ise kendine inanmış, özgüven pekiştirmişlerdir. Önemsizliğine inanan önemsenmediğinden, önemli olduğuna inanan önemsendiğinden öyle inanmıştır.

Beynin, yerine göre iyi yerine göre kötü bir işlevi de “Tekil olaylar hakkında Genelleme” yapmasıdır. Bir olayda başarısız olmuşsanız beyin, artık her olayda başarısız olacağınıza; bir yerde bir kez mahcup olmuşsanız sürekli mahcup olacağınıza sizi inandırır.

Yerleşik İnançlarımızı değiştirmek, ilgi alanlarımızı değiştirmekle tetiklenecek bir süreçtir. İlgi duyarak yoğunlaşmak; doğal olarak karşıdan ilgi görmeyi beraberinde getirir. Sindiremediklerimizi sindirmiş, başaramadıklarımızı başarmış bilinçlere gösterilecek her ilgi; inanç dönüşümümüze katkı sağlayacaktır.

İnsan, farkında olmaksızın inançları temelinde bir dünya inşa eder kendine. Bu da alışkanlık ve gelenekleri doğurmuştur. Sonrası mı? İnançlarına sadakat adına bağlı ve bağımlı bir yaşam. Ama mutlu, ama uyumlu… Öyleyse ne gam (…)

Çoğu insan; temel inançlarına uygun bilgiler aramaya Hakikat adı vermiştir. Oysa onların aradığı hakikat değil veritabanlarına yazılı, kafalarına kazılı olana uyumlu bilgilerdir. Uyum arayışı değildir hakikat. Uyumu hakikat gibi göstermek de beynin bir oyunudur.

Temel İnançlarımız, bizi gerçeği filtrelemeye yöneltir. Bu da farkında olmadığımız ve hatta müdahale edemeyeceğimiz bir beyin işlevidir. Önüne hangi bilgi gelirse gelsin beyin, kendi temeline uygun olanı seçer de haberimiz bile olmaz.

Çevremizdeki Hayat; inançlarımızı pekiştirme, kemikleştirme eğilimindedir. “Yaşam zor, riskli, çok sorun var” diye inanmışsak öyle inananlar bize yaklaşıp çevremizi kuşatacak “Yaşam kolay, zevkli, akışkan” diye inanmışsak arkadaş-dost çevremiz onlardan oluşacaktır, Kendiliğinden!

İnsanlar iç alemlerinde, gerçekleşeceğine inanmadıkları şeyleri dış dünyalarında yaşamak ister, hatta bunun duasını ederler. İşte bu tam da halkın “Olmayacak duaya amin demek” dediği şeydir. İç aleminizde inanmadıklarınız dua etseniz de dış dünyanızda açığa çıkmaz.

“Bu son dediğinden şöyle bir lamba yandı: İç alemimdeki inançlara göre dualarım şekilleniyor bu da dış dünyamı oluşturuyor. Veritabanı bakış açım olarak benim inanmadığım oluşmuyor, buna da Allah duamı kabul etmedi diyorum. Öyle mi?” Uyanıyorsun uyanıyorsun ne mutlu!

- Güzel düşün, iyi şeyler hayal et dendiğinde hayatımda memnun olmadığım şeylerin düzelmesi yönünde hayaller kuruyorum. Bu doğru bir usul mü?

- Zaten Düzgün akan hayat hakkında hayalleri, düzeltme üzerine kurmak? Hayal kurarken bile sahaya hükmen yenik çıktığının farkında mısın?

Bol kahkahalar atılan neşeli bir geceydi. İçlerinden birinin sözleri havayı bıçak gibi kesti: “Çok güldük. Gülmenin sonu ağlamak derler, Kendimize gelelim!..” Gülmeyi, Neşeyi kendilerinden başka kesen yoktu oysa! İnançları; zevklerini Korkularıyla biçti! Kendilerine geldiler (?!)

İsa (as) kendisinden Şifa isteyen körlere sordu: “Sizi iyileştireceğime inanıyor musunuz?” Evet dediler. İsa, “Öyleyse olacak olan; İmanınıza göre olsun” diyerek gözlerini sıvazladı. Görür oldular. İsa mucizesi dediler; Kendi İnançlarının Gücünü görmek bile istemediler (..!?..)

İsa, “Ben her şeye Kâdir İsa’yım, sizi iyileştiririm” demedi. Onlara, “Olacak Olan İmanınıza göre olsun” dedi. İnanmıyorsan İncil’den ilgili kısma bak! Plesebo etkisi veya İnancın Hayat üstündeki gücü!.. Görene!.. Fark edene!..

İnançlarımıza paralel inanç sahiplerini seviyoruz. Bu gerçek manada bir sevgi midir? İnsanları, hayatı kendimize göre kategorize etme, bölme gruplandırma eğilimindeyiz hep. Oysa 7.5 milyar insanın bir tanesi bile diğerinin aynı değil. Ne yaptığımızın farkında mıyız?!

İnsanları, alışılmış değerler üzerinden gruplandırmayı bırakıp her bireyin özgün- mükemmel bir orijinalitede olduğunu fark eden, hayatı da mükemmel algılayacaktır. Hayatı mükemmel gören bir inanç sahibi huzursuzluk, eksiklik, boşluk hissedebilir mi?

BEYAZ YALANLARIN SİYAH GERÇEĞİ

Yalana başvurmanın temelinde muhatabı incitme kaygısı yatar. Misafirlikte mesela, tadını beğenmediğimiz yemeğe güzel olmuş, böylesini hiç tatmadım gibi yalanlar söyleriz. Oysa insan nazikçe leziz bulmadığını söyleyebilmelidir. Beyaz Yalan (?) dediklerimizle ne kadar sahte olduk biz!

Esas olan muhatabın incinmesi midir yoksa korkusuz ve çekincesizce bizim kendimizi ifade edebilmemiz mi? Esas olan ikincisidir ama bizi din, ahlak nezaket adına ikincisine ikna etmiştir aldığımız eğitimler. Kimseyi kırma sana ne olursa olsun (?!) Bu mudur din? Bu mudur insanlık?

Nezaket adına sinmiş, ahlak adına içe çekilmiş, din adına sesini kısmış, hele ahlak namına hiç duygularını söyleyememiş insanlar topluluğu değil mi toplumumuz? Sonuç? Bastırılan duyguların olmadık zamanlarda patlamasıyla yaşanan belalar veya şifasız travmalar, derin çöküntüler…

İnsanın tercihini açıklama hakkını din ve ahlak adına, nezaket ve görgü adına elinden alırsanız, beyaz yalanlardan başlayıp büyük yalanlara doğru hızla kişileri teşvik etmiş olursunuz. Kendisiyle barışık olmayan huzursuz tipler doğması da cabası…

Öyküyü hatırlarsınız. Terzisinin oyununa gelip ‘olmayan elbiseyi’ giydiğini sanarak halkın karşısına çırılçıplak çıkan krala kimse gerçeği söyleyememiş bir çocuk kalabalık arasından Kral Çıplak diye bağırmıştı. Hep aradığımız o çocuk safiyeti, o masumiyet, o samimiyet değil mi?

Yalanın titreşimi saklanamaz biliyor musun? Mutlaka söyleyenin yüzüne, yazanın satırına, nakledenin haberine yansır. İkinci bir sahtekarlığımız da dost dediklerimize “Kusura bakma ama yalan kokuyorsun” diyememektir. İncinirler değil mi? Gerçeğin Hakkını Vermek mi, İncitmemek mi?!

“Şu an kendileri toplantıdalar” “Form bırakın, biz sizi ararız” Yönetici asistanlarının her gün binlerce kez söylediği yalanlardan sadece en öne çıkanları. “Kendisi burada ama görüşmek istemiyor” dense mesela. “Seni gözümüz tutmadı, nasibini başka yerde ara” dense. Ne değişir?!

“Şu an toplantıdalar” dediğinizde muhatap inanıyor mu? Bilmiyor mu istenmediğini? “Form bırakın, ararız”ın “Hadi başka kapıya” demek olduğunu bilmiyor mu iş arayan? O zaman soralım; yalancı biliyor, muhatabın bildiğini de biliyor…. Bu nasıl bir yalan pazarıdır ki Allah aşkına?!

“Kolay Yalan Söyleme”ye alışmanın insan ruhunda, kişiliğinde ve hatta evet daha da ileri giderek söylüyorum, namus ve ahlakında açtığı tahribatı biliyor musunuz? Hele bir düşünün!.. Karlı tepelerden düşen çığlar, başta küçük kar toplarıydı değil mi?! Sonuç büyük tahribat!..

Yatalak bir dostumu ziyaret etmiştim mesai arkadaşlarımla. Şifa temennileri hoş beş derken uzattığımızı unuttuk. Bana yaklaş dedikten sonra “Hasta istirahat etmeli değil mi hoca?” dedi. Anında kalktık. Merhumun bana verdiği dersi hala unutamam. Yalansız, samimi bir çıkıştı…

Sekreterlik, Yönetici Asistanlığı, birine uzun süreli vekalet vb işleri bi ömür yapmanızı hiç tavsiye etmem. Ahlak- Ruh dünyanızı helak edersiniz! Lütfen bu görevlerdekiler oradan emekliliği değil, birim değiştirmeyi seçsinler. Doğrusu bu! (Masa başı nasihat değil deneyimlenmiştir.)

Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim
İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek;
Sözüm odun gibi olsun, Hakikat olsun tek!
[Mehmet Akif Ersoy]

Adam şeyhe “Zina, kumar, içki, yalan hepsi var bende. İlk hangini bıraksam” demiş. Yalanı, demiş Şeyh. Ayrılırken içinden “Büyük günahlara ses etmedi de yalan dedi, hayret” diye geçirmiş. O akşam gene takılmış bi yerlere. Eve varınca hanımı “Bey neredeydin?” deyinceeee… İşte Tövbe o tövbe!..