Değiniler- 112

Değiniler- 112

NİETZSCHE İLE SOHBET

Sözleri:

Gönül rahatlığı ve Mutluluk arıyorsan; İnan.
Gerçeğin Öğrencisi olmak istiyorsan; Araştır.

“Nesnel Gerçek” peşine düştük Bilimle. Nesnelliğin Zaferi; Hayatımızdan Dini çıkardı. “Din” olmayınca, “Bağlayıcı Ahlak Kuralları” da olmuyor. “Ölüm Korkusu”na çare de bulamıyoruz!

Dinin telkin ettiği “Sonsuz Kurtuluş” hedefi hayatımızdan çıkınca Yaşamın kendisinin yüce- ruhani anlamı da kalmamış oldu.

“Acı Çekmek”; Hristiyanlığın öğrettiği gibi “Ödenmesi gereken bir Bedel” değildir. Schopenhauer’un dediği gibi “Her şekilde kaçınılması şart olan” bir şey de değildir. Acı Çekmek, kucaklanması gereken, üzerinde ustalaşmak gereken bir olgudur.

Acıları, hataları, üzüntüleri toplayıp Bütünün Güzelliği içine yerleştirmeyi öğrenmemiz lazımdır. Böylece hayatlarımızı kendi kendimizin kahramanı olarak düzenleyebiliriz.

Sizi Öldürmeyen şey; Güçlendirir…

Dinin (Hristiyanlığın) esası; İnsan Doğasından Nefrettir! İnsan cinsellik, saldırganlık, baskın olma gibi güdülere sahip. Din, güdüleri Tanrıya Hakaret sayar, bastırmamızı telkin eder. Bu kendimizi bastırmaktır. Kendimizi bastırmak; “Kendimizden Nefret” i getirir (!?)

Din (Hristiyanlık) bir “Köle Ahlakı” telkin eder. Antik Roma Köleleri gibi bir düşük ahlak. Köleler Zayıftır. Bir tür Anlam, bir tür Güç için dine ihtiyaç duyarlar. Yüce bir güce yaslandıklarını hissederlerse kendilerini güvende ve güçlü hissederler.

Merhamet; insanların “Acı Mutluluğu”dur. “En Zayıfların durumu”na odaklanınca duyarız merhamet denen mutluluğu. En Zayıflara çok odaklanan, En İyileri, En Güçlüleri Egoist görmeye başlar! Onların egoist olması lazımdır. (!?) Çünkü İnsanlığı, En İyiler ayağa kaldırır!

Antik Yunanda En İyiler, En Güçlüler; “Efendiler” bir “Efendi Ahlakı” geliştirdi. Hırsı, Gücü, Zayıfı aşağılamayı Değer saydılar. “Köle Ahlakı”nda ise bunlar yanlıştır. “Efendiler” kendilerini doğrulayan bir dine sahip, “Köleler” doğalarını inkar eden bir dine!

Ne kendi doğrularına göre Din- Ahlak inşa eden “Efendi Ahlakı”; ne de Zayıflığını, Anlam ve Güç arayışını dine yaslayan “Köle Ahlakı”!.. Yeni bir Değerler Sistemi inşa edeceğim. Bunu anlatacağım eser; boşluğu dolduran başyapıt olacak! {Nietzsche} [Yazamadı, çünkü aklını yitirdi]

İbret:

İtalya’da kaldığı günlerde, caddede atını kırbaçlayan arabacıyı görünce evinden çıkıp koştu, atın boynuna sarıldı, hıçkırıklara boğuldu Nietzsche! Hayatını “İnsan Merhameti”ni eleştirerek geçiren, nihayetinde deliren bi adamın son aklı başında hareketi ata merhametti! İbretli mi?

Nietzsche’yi ömrünün sonuna doğru akıl hastanesinden eve alan “kız kardeşi” Elizabeth ona “Peygamber” muamelesi yaptı. Öğrencileri, insanları grup grup eve getiriyor, Nietzsche’yi görme turları düzenliyordu. [Uçmak istemeseniz de, vazgeçseniz de uçuran beyinsizler hep çıkar!]

Nazi yanlısı Elizabeth, Nietzsche’nin ölümünden sonra Değerler Sistemi inşa etmek istediği baş yapıtı Nazilere uygun şekilde düzenleyip “Güç İstenci” adıyla yayınladı! Eve gelen Hitler’e abisinin bastonunu hediye etti. Merhameti reddeden Nietzsche ve 2. Dünya Savaşı!.. Hazin mi?

Benim en derin düşüncem olan “Sonsuz Döngü” ye karşı en derin itirazın; her zaman Annem ve Kız kardeşim olduğunu itiraf ederim demiş Nietzsche ölümünden kısa süre önce. [Kız kardeşinin fikirlerini sabote edeceğinin kehaneti]

Sözleriniz muğlak, aforizmalarınız her yöne çekilecek türden karmaşık ve esnekse fikirlerinizin Kötülük yolunda kullanılması muhtemeldir. O yüzden Nietzsche felsefesinin Nazilerce kötüye kullanılmasında Niçe masum değildir, o da sorumludur! Hepimize ibret olsun!

“Ben söyler geçerim, ben yazar geçerim; kimin nasıl anladığı beni bağlamaz. Niyetim iyiyse hiçbir şey olmaz!” Öyle mi sandın sen Allah Sistemini? Öyle bi bağlar ki! Öyle bi döner, hayatını ve ebediyetini vurur ki feleğin şaşar! Aklımızı başımıza almak niyazıyla.

FARKINDALIK KİBRİ

Belli farkındalık düzeyine ermek; eremeyenleri aşağılama, onlara tepeden bakma hakkı verir mi size? İster Felsefe, ister Bilim, ister Tasavvuf adına bu hakkı kendinizde buluyorsanız siz hiç bir şeyin farkına varamamış; Kibrine mahkum, Bilgisine köle, Fikir delisi bi zavallısınız!

Avam- Havas- Hassül Havas şeklindeki bilinç kategorizasyonu; Kendimizi Tanımak içindir; bunlara yaslanıp insan aşağılamak için değil. Ve bu tip sınıflandırmalar; Resulullaha (sav) ait değildir! Onun dilinden hiç duyulmamıştır!

Ne adına yapılırsa yapılsın, insan aşağılama ve sınıflandırma olan her anlatımdan acaip bi iticilik ve kibir kokusu yayılıyor! Anlatan, bunu göremeyecek kadar en iyisini yaptığına kendini inandırsa da leş gibi kokuyor o saklı Kibir! Kibir varsa Zikir yoktur! Daha ne diyeyim?!

Dilin durmadan Aşk ve Sevgi derken; fikrinde örtülü bir insan aşağılama ve kendine ayrı konum biçme varsa, herkes onu seziyor biliyor musun? Gözler kelimeleri; Beyin manayı görür çünki!.. Gel iyisi mi kandırma kendini. İnsanlar zaten kanmıyor. Çünkü hepsi beyin taşıyor!..

Bağıran, kavga eden, kahrolsun diyende samimiyet, sevgi gördüğün, şefkat hissettiğin olur di mi? Sevgi, barış, kardeşlik diyende de gürültü, öfke hissettiğin olmuştur. Neden? Beyin manayı duyar, görünenin ötesini algılar! “Kandıran BİZden değildir” unutma!

DOSTLUK; AKIL VERMEK ve TESELLİ ETMEK MİDİR?

Dostlarımız, bizimle istişare ettiğinde onlara yardımdan anladığımız; kimimizde “Akıl Vermek”, kimimizde “Teselli Etmek”ten ibaret. Bu ikisi de dostluk değildir. Neden? Her ikisinde de gayrı görme, öteki sayma, başka gördüğüne hitap vardır. Dostluk; Gayrılığın kalktığı Birliktir.

Sıkıntılı insanın beklediği akıl değildir. Çünkü onun da kendine yetecek kadar aklı vardır. Sizden beklediği ona üstten bir bakışla sistem okuması yapmanız da değildir. Çünkü kendi sistemini ancak insanın kendisi bilebilir. Kimse kimseyi, o kimseyle aynılık derecesinde bilemez!

Sıkıntısını açacak kadar sizi kendine yakın görenin beklediği tek şey; Onun Frekansına, Gönlüne girerek hissettiğini hissetmeniz; Onunla Rezonansa geçmenizdir. Bunu yapamıyorsanız akıl vermeniz de teselli etmeniz de o gönülde karşılık bulmaz. Kendiniz çalar kendiniz oynarsınız.

Akıl Vermede, karşıdakini gayrı görmenin ötesinde gizli aşağılama vardır. Teselli Etmede, kendine başka yer biçip diğerine ilaç veya morfin önerme. İkisi de hakiki dostluğun dışındadır. Diyebilirim ki ikisi de Şirk Koşmaktır. Dostluk, öyle bir Vahdettir ki şirki hiç kaldırmaz!

Adam derdini açmış dostuna. Dostu üzülerek “Sana verecek param yok. Sana akıl satacak kadar da Kendime Yabancılaşmadım. Ama istersen anlat, seninle beraber Ağlayabilirim” demiş. Son dediği var ya, paradan da akıldan da üstündür.

Dikkat ettiniz mi, günümüz insanı derdini en yakınına bile açmak istemiyor. Çünkü biliyor ki akıl veya teselli moduyla aşağılanacak ve acısı ikiye katlanacak. Kendisiyle beraber ağlayacak dostu bulan mı? Yaşarken cennete girmiştir. Öylesi dostluk da yok denecek kadar az!

Dostum bana sıkıntısını açar, ben de onun frekansına girebilirsem orada ne yaşanır? “İnsan insanın zehrini alır” derler. Senin ona uyumlanman onun negatifini bi çırpıda sildiği gibi hem sana hem ona pozitif yükleme yapılır. Dinde pozitife sevap, negatife günah mı diyorlardı?!

 “Mü’minin derdiyle dertlenmeyen, Bizden değildir.” {Hz. Muhammed sav} Dikkat et, “Derdiyle dertlenmek” buyurmuş Resulullah. “Derdini çözmek” dememiş. Yani onunla kalbî frekansı tutturmak imiş İmanın gereği. Nice incelikleri kaçırdık hadis ve ayetlerde değil mi?

Aradı, meşguldü. Ulaştı, yoğunum dedi. Defalarca aradı, defalarca yoğun, kusura bakma cevabı aldı. Nihayet buluştular. Onun derdini yaşamış olanı da almıştı yanına. Sohbet açtılar, açtıkça döküldü, döküldükçe topladılar. Senelerin negatifini aldılar üstünden. Çünkü dosttular…

Tam kendi dünyana çekilmek, çaresizliğin verdiği ümitsizlikle herkesten kaçmak istediğinde bi mesaj düşüyor mu cebine? “Hayrola, değişik esintiler var, n’oluyoruz?” diyen ta ötelerden? İşte o dosttur. Dostluk; Kelimeye İhtiyaç Duymayan Gönül Titreşimidir. Dileyene nasip olsun.

HERKES MÜSLÜMAN MI DOĞAR? (Bir Hadisi Şerif Tahlili)

Hiçbir insan beyaz bir sayfa olarak doğmaz hayata. Hepimiz; yedi sülalemizin genetik verilerinin gönüllü ama bilinçsiz taşıyıcıları olarak geliriz dünyaya.

Hadis; “Her doğan İslam Fıtratı üzere doğar” şeklinde şöhret bulsa da doğrusu “Her doğan Fıtrat üzere doğar” şeklindedir. Fıtrat ise hem programlanabilir hem de programlayabilir olma halini ifade eden kapsamlı bir kavramdır.

Fıtrat; Programlanabilir olma hali. Genetik, astrolojik etkiler, hamilelik süreci etkileri vb ile Programlanmış doğarız. Fıtrat; Program Alabilir- Program Verebilir olma hali aynı zamanda. Ana program üstüne yeni yazılımlar alınabilir; eğitim, çevre, kültür vb ile demektir.

Her insan; hem program alabilir başkalarından, dış tesirlerden; hem de başkasını programlayabilir; etkileyebilir. Fıtrat; bunu içeren bir kavram. Sen bu dehşet Hadisi “Her doğan Müslüman doğar” basitliğiyle anlamıyorsun değil mi?!..

Programlanmış doğmayı Kader İnancı olarak kabul ettik de bir türlü şu her an program almakta, vermekte olduğumuzu sindiremedik. Sıkışınca “Allah takdiri olur” cümlesini de Fıtratın bu yönüne perde edindik. Gaflete bakar mısın?

Hadisin devamında “Sonra anne- babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” buyrulmuş. Türkiye’de Müslüman doğan hiçbir çocuğu anne babası böyle yapmıyor. Genellikle dünyada Müslüman doğan Müslüman, İsevi doğan İsevi yaşıyor! O halde? Anne? Baba? Din değişimi mi anlatılan?!

ANNE; duygu, şefkat, merhamet, üreticilik, soyuta, manaya, hayale, hikmete dönük yaşam anlayışı. BABA; akla, mantığa, kararlılığa, hakimiyete, somuta, maddeye, düşünceye, kudrete dönük yaşam anlayışı. DİN; her insanın hayatı, gerçeği algılama-değerlendirme sistemi, anlayışı…

Hadisin bu kısmını çözümleyelim o vakit: SONRA ANNESİ; Soyuta dönük değerlendirme programı, BABASI; Somuta dönük değerlendirme programı, O KİŞİYİ DÖNÜŞTÜRÜR. (İsevi, Musevi, Mecusi eğilimine sonra gireceğiz) Yani dönüştüren bildiğin ana baba değil; sende mevcut ana programlardır.

Sonra annesi babası… onu şöyle şöyle eder… Yani, kişinin mevcut soyuta dönük programı onu soyut olana doğru; somuta dönük programı onu somut olana doğru çeker…. Ana program ne ise bu çekimlerle; program alış verişi ile hayata geçer demektir bu.

Annen, baban ve hatta dış etkiler sana bişey yapmıyor. Sana, sende mevcut programın iki kanadı (Soyut- Somut) yapıyor ne yapıyorsa. Onlar ana programına göre seni ilgi, bilgi, sevgi adıyla çekiyor çekilmen gereken yere. Anlatabildim mi? Ufff göbeğim çatladı.

Gelelim şimdi Hadisin “… onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar” kısmına. Bunları Dünya Dinleri diye anlarsan hiçbir şey anlamamışsındır! Bunlar, insan türünün “ANA KARAKTER GRUPLARI” dır. Öyle düşüneceğiz! Dinler değil anlatılan! O halde Yahudi? Hristiyan? Mecusi? Bunlar ne?

İSEVİ: Batına; Görünmeyene, İçsele, Duygusala, Sembolizm- İşaretlere dönük; ayağı yere basmayan; uçma- kaçma sevdalısı hakikat anlayışı. MUSEVİ: Zahire; Görünene, Dışsala, Menfaate; Çıkara dönük düz mantık. Hep maddi düşünen, gerçeği ise öteleyen insani karakter. Ya Mecusi?!

MECUSİ; Ateşe Tapan. Açık yazsam bozulur musun? Duyguya, Değere, Benliğe tapar bu tipler. Güncel anlatayım:

- Ben acılar çocuğuyum
- Gülmedi bahtım talihim kara
- Romantik takılalım aşkım!
- Gurbet kahrı zor
- Allah sevdiğine Bela verir
- İmtihan dünyası be!
- Ver mehteri verrrr!

Meşhur Hadisi bu anlayışla toparlayalım: HER DOĞAN FITRAT ÜZERE (Programlı- Program Almaya ve Program Vermeye yatkın) DOĞAR! SONRA ANASI (Soyuta dönük ana programı) BABASI (Somuta dönük ana programı) ONU İSEVİ (Görünmeyene- İçsele dönük) MUSEVİ (Görünen- Dışsala, Çıkara dönük) VEYA MECUSİ (Benliğe, Duygulara, Değerlere düşkün; Kurban rolü oynayan, Acıdan beslenen, Romantik, Nostaljik, Destansı, Tarihte Yaşayan, ANa gelemeyen vb) YAPAR (karaktere dönüştürür)…

“Her doğan Fıtrat üzere doğar. Sonra annesi babası onu İsevi, Musevi veya Mecusi yapar” Hadisinden anladıklarımı açıklamaya çalıştım sana. Kuşkusuz doğrusunu Allah ve Resulü bilir. Bunlar benim anladıklarımdır. Peki neler yakaladık şimdi?

1- Kimse Müslüman filan doğmuyor
2- Kimse beyaz sayfa gibi de doğmuyor
3- Herkes Ana Programlı ama Programlanabilir ve de Programlayabilir doğuyor
4- Yaşam Karakterimizi; Temel Çizgimizi ana programımızın iki vechesinin, Çekme ve İtme işlevleri; yine ana programımıza göre belirliyor!

“Her doğan…” diye başlayan Hadisteki Fıtrat işlevini, boyutlarını, mekanizmasını öğrendik. “Elimizde hiç bi şey yok” diyerek karamsar, tembel havaya bürünmek de “Bambaşka şeyler gördüm, uyanık olmalıyım” demek de sana ait. Ben ikinci yaklaşımı tercih ettiğimden beri HUZUR luyum.

Allah her an dilediğini yapmada emin ol! Sana bişey itiraf edeyim mi? Bugün Hadis açıklama niyetiyle twit atmaya oturmadım biliyor musun? Ne oldu, nasıl oldu, nereden esti de konu böyle aktı, Vallahi anlamış değilim! Allah’ım Hayretimizi arttır!

“Her doğan…” Hadisinde İsevi var, Musevi var, Mecusi var; bunlar da ana karakter… Ama niye “Müslim” veya “Mümin” yok?! Niye?! Çok derin düşün bunu. Ben bu gerçek karşısında titremekten kendimi alamadım.

“İstisnalar kaideyi bozmaz” sözünü bilirsiniz. “Yok denecek kadar az” sözünü de bilirsiniz.  “Müslim” ve “Mümin” işte o kadar az olduğu için zikredilmemiş sanırım.  Siz hiç o dengede, o dinginlikte ve anlattığım 3 grubun hiçbirine girmeyecek kalitede bir insana rastladınız mı?!

ATEŞE SEVDALANMAK

Kimi Aklı sevdi, kimi Aşkı! Ateşe sevdalananı kimse duymadı..

“Rabbim, vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki, Ateşe benden başka hiç bir kulun girmesin” demişti Sıddıyk-i Ekber… İnsanlar yanmasın istedi, diye belledin bunu sen… Aslını, esasını hiç düşünmedin değil mi? Yine de öyle bil…

“Ben yanmasam/ Sen yanmasan/ Biz yanmasak/ Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”

“Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm/ Yanmada derman buldu bu gönlüm!”

“Yak sinemi ateşlere, efgânıma bakma/ Hiç sönmeyecek aşkıma imanıma bakma!”

Nazım, Hacı Bayram Veli, Yaman Dede! Ateşe mi sevdalandılar?

O Ateşe âşık olmuştu, ben de onun aşkına aşık oldum o yıllarda… Yaman Dede. Yanan Dede, Yanar Dede desen de olur… Acemilik dönemi yazılarımdan birinde gönlüme kıvılcımları düşen Ateşe sevdalanmış bir adam… http://www.semazen.net/show_text.php?id=937

Aşk Semti alev alev yangın yeri!.. Bu semte itfaiye uğramaz. Cesareti olan, Yakınlaşmak, Öncülük etmek dileyen buyursun içeri… Ben girersem, her şeyimi kaybeder, hiç bir şeysiz, küll olurum! http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=259

Üç kelebek kanatlandı ateşe doğru. “Sıcak, çok sıcak” dedi alevlere yaklaşan… “Yakar, kavurur, acıtır” dedi kanatları tutuşan… Üçüncüsü; öylece dalmıştı içine. Ona göre ne idi Ateş? Nasıldı? Ne yapardı? Kimseler, hiç bir zaman bilemedi. Ve ateşin hakikatine sadece o erdi…

ÇÖPÜ KALDIRMAK

Hakikatte “Ego” diye bir şey yoktur. Sadece sizin yaşam seyrinizi belirlemek üzere sizde kayıtlı “Veriler” vardır. Oluşmuş Veritabanına dayalı olarak var olduğu kabul edilen bireysel kimliğe ego denmiştir. Hakikatte ne varlığı vardır onun ne de kendine ait bir yaptırım gücü!

“Oluşmuş Benlik” veya “Ego” denen şeyin getirileri olarak yaşadığımız her şeyi dönüştürme imkânı vardır. Bilgisayar Veritabanları nasıl ki yeni program ve versiyonlarla güncellenebiliyorsa insan veritabanı da buna müsaittir. Yeter ki biz isteyelim!..

“Bireysel Kimlik” adını taktığımız “Birikmiş Veriler”; “Yaşam Anlayışı”mızı oluştururlar. Bunlar; “Hakiki Varlığımız” üzerine yığılmış “Çöp Dağları” gibidirler. Kendi arazisi üzerinde inşaat veya ziraat yapmak isteyen öncelikle çöp dağları ve moloz yığınlarını kaldırmalıdır.

“Veritabanı Çöplüğü”nü arıtmanın ilk koşulu; ona hiçbir anlam yüklemeden şimdiye kadar ki yaşam anlayışının hiçbir kutsiyet ve bağlayıcılığı olmadığını, “Çöp” hükmünde olduğunu kabul etmektir. Galiba insan için en zoru da budur. Çünkü hayatımıza ne anlamlar yükledik ne anlamlar!

“Kader Programı”nın oluşmuş benliği yapılandıran verilerinin değersizliğini kabul eden, değişim- dönüşüm adımını atmıştır. Bundan sonra yapacağı ilk iş; “Yeni Bilgi ve Değerlendirmelere Gönlünü Açık Tutmak”tır. Bu açıklık; eskiyi (çöpü) kaldırma işini kendiliğinden başlatır.

İkinci aşamada yapacağı “Zikir”, “Dua”, “Çeşitli İbadetler”, “Farkındalığa Dönük Bilgi Alışverişi”, “İnsani- Doğal Yardım Faaliyeti” vb hep bu veri çöplüğünü kaldırmaya yardım eder. Ancak unutulmaması gereken önemli bir husus daha vardır ki işin olmazsa olmazıdır. Ne midir o?

“Kendi Yaşam Sorumluluğunu Kendi Üzerine Almak”tır. Değişim anahtarıdır. Ötekini suçlayan; kara bahtım kör- talihim edebiyatı veya imtihan dünyası kutsiyetine bürüyerek topu Kadere atan; benliğe toz kondurmaksızın zekasının oyunlarına gelen bu çalışmalarda istenen verimi alamaz!

Kendi Yaşam Sorumluluğunu üstüne alan kendisine şunu telkin etmelidir: “Yaşanan; kimsenin suçu değildir! Benim de suçum değildir! Yaşanan; sadece insan olarak Program Verilerinin İşleme Sürecidir. Ve ben, kendi programımı/ insanların programlarını suçlamadan Arınmaya başlıyorum.”

“Ne dualar, ne zikirler ettim, ne seminerler aldım bir şey değişmedi” diyeniniz de vardır. Değiştirme gücün var mı ki? Varsa bi güç, o da Kabul; Rıza ile bilgiye açıklıktır. O açıklık, zaten işlevini yapar; çöpü kaldırır. Ama senin istediğin zamanda değil. Kendi oluşum sürecinde!

Önemli ama kabulü güç bi husus da “Şahit Olduklarımızın Sorumluluğunu Üstlenmek”tir. Beyin, dünyamız adıyla bize bizim programımızı seyrettiriyorsa görülen, duyulan, şahit olunan her şey; bizim de içinde olduğunuz Tek-Bir- Bütünün Yansımasıdır. Neyi, kim olarak dışlıyoruz ki biz?

Dışladıklarımız, öteye attıklarımız veya bi şekilde kutsadıklarımızla kendi gerçeğimizden daha doğrusu “Tek- Bir- Bütün Olanın Gerçeği”nden uzak düşeriz. Cehennem de budur zaten! Her şeyin sorumluluğunu üstlenmek; her şeyin değişimine Bismillah demektir. Varsa bi sır budur ancak!