Değiniler- 114

Değiniler- 114

TARAFSIZLIK

Ne kadar barışçı, ne kadar sevgi dolu ve ne kadar ilim sahibi olursanız olun hayat, safınızı belli etmeyi gerektiren süreçleri bir şekilde önünüze getirecektir. O an safını Muhammedî Ölçülerle belirleyebilen; dünyasını da ebediyetini de kurtaracak olandır.

Normal zamanda objektif, tarafsız, nötr kalabilirsiniz. Mahsuru yoktur. Ancak hayat bir ölüm- kalım mücadelesi olarak önünüze tercihler dayatmışsa tarafsız kalma lüksünüz yoktur. O an tarafsızlık; Hıyanete eştir. Hakkın safında olmayan Bâtılla bir mütalaa edilir. Değilim dese de.

“Savaşı istemeyiniz! Çıkmışsa da geri durmayınız!” {Hz. Muhammed sav} İki taraf savaşırsa savaşsın siz objektif kalın, buyurabilirdi di mi? Niye buyurmadı? Herkes aklını başına alsın! Bu ülkenin Beka sorunu vardır. Bu sorun var oldukça safımız Devlet, Millet ve Ordumuzun safıdır!

İNSAN; KOLAYI ZORLAŞTIRAN

Karanlığın varlığı yoktur. Karanlık; ışığın açığa çıkmamasına verilen isimdir. Yok olana savaş açmak ve onunla mücadele etmek insanın en büyük yanılgısıdır. Karanlığın varlık gösterip minicik bir mumu söndürebildiği hiç görülmüş müdür? Yok olanın gücü var mıdır ki galip gelsin?!

Nefret yoktur; Sevginin azlığına nefret denmiştir. Öfke yoktur; Merhametin açığa çıkamayışı öfke diye bilinmiştir. Cehalet yoktur; İlmin ışığının perdelenmesi cehalet sanılmıştır. Nefrete, Öfkeye, Cehalete savaş açmak yanlış yoldur. Olmayana güç verip kendi gücünü tüketmektir bu!

Öfkemi nasıl yenerim, Nefretimi nasıl aşarım, Cehaletten kurtulma yolu nedir gibi soruların tamamı yanlış sorulardır. Yanlış sorulara verilen cevaplar da önerilen metotlar da hep o yanlışı besler; seni hiç var olmayanla dövüşe sokar ki bu, boşluğa yumruk sallamak kadar yorucudur.

- Hakikatime nasıl ulaşırım?
- Uzaklık var sayan ulaşmaya çalışsın. İlgilenmiyorum.
- Gerçeği yaşama yolu?
- Yol varsa ayrı yerler ve mesafeler vardır. Gerçek öyle bişeyse yol uydurulabilir.
- Ne demek istiyorsun?
- Şahdamarından yakın mı?
- Evet
- Dokun şimdi Şahdamarına!
- .!?.

- Bizim sorunumuz ne peki?
- Yanlış düşünceyle yanlış inançtan beslenen yanlış sorular sorarak doğru cevaplar almaya çalışmak
- Peki sorduklarımız bizi niye uyarmaz?
- Hastayım dediğin dr, muayene etmese, reçete yazmasa bozulursun?
- Kısır döngüyü ben mi besliyorum o vakit?
:-)

- Öğrenmek ne?
- Yeni bilgi almak
- Olmayanı dışarıdan almak?
- Evet
- Temel yanlışın bu!
- Nesi yanlış?
- Sana ruhundan üfledi, esmasını yükledi, dışarıdan alacaksın?
- Doğrusu?
- Öğrenmek; sende olanı; Unuttuğunu Hatırlamak sadece!
- İnsan; Unutan demekti eveeeettt! Nasıl da unuttum?
:-o

- Resul ve Nebilerin Kur’anda “Uyarıcı” olarak vasıflanması sana ne söyler?
- Nasıl yani?
- Uyan diye seslensem yapacağın şey zor mu?
- Canım niye zor olsun, sadece göz kapaklarımı açıcam.
- O kadar basit değil mi?
- Evet
- İnan Hakikat de öyle! Arınma dediğin de o kadar basit!

- Okulu okul yapan; öğretmen mi öğrenci mi?
- Elbette okulun da öğretmenin de varlık sebebi Öğrenci
- Hatırla desem Uyan, desem esas olan? Hatırlatan, uyaran mı?
- Hayır. Hatırlayacak, uyanacak olan.
- Esas olan Benim diyorsun?
- Hâşâ!
- Hâşâ dedirttiler ki sürsün rüya.
- Uyan!

- İlim bir nokta idi onu cahiller çoğalttı sözünde farklı bişey var sanki?
- Kalem kağıda değince ne yazar ilk?
- İlk dokunuş nokta
- Sonra?
- Nokta biçimlendikçe harfler, kelimeler, cümleler doğar
- Söz ve Yazı; noktanın çoğaltılması o vakit?
- Aynen öyle!
- Cahiller onlar işte!

- Öyle bi şey hissettiriyorsun ki hakikati yaşamak son derece kolay?
- Öyle
- İyi de bunca bilgi, metot, disiplin boşuna mı?
- İşte en büyük algı bu! Buna inandırılman senin çilen!
- Basitçe?
- Sağlıklısın diyorum yine de kontrol olayım diyorsun. Sonra da hastaneden çıkamıyorsun!

Bize öğretilen “Olmazsa Olmazlarımız”la yabancılaştık “Kendimiz(de) Olan”a!.. “Yola çıkmalı” ezberleriyle mesafe koyduk “En Yakınımız(da) Olan”a!.. Göz kapaklarımızı açmak çok mu zor? Hatırlamak aramaktan daha mı zahmetli? Değilse… Haydi, kolay gelsin -ki “Zat”en kolay…

GÖKYÜZÜ VE İKLİM

Bulutlar karanlık, puslu ve hatta ürkütücü bir perde çekebilir Gökyüzüne. Şimşek ve Yıldırımlar sahneyi daha da korkunç gösterebilir. Kar, tipi, kasırga ve fırtına da kopabilir soğuk eşiliğinde. Sağanaklar keser Güneşi. Gerçek mi? Gökyüzü bunların hiçbiriyle kayıtlı değildir!..

Yerle gök arasındaki ortalama 3bin m. de yaşanır ne yaşanırsa. Fırtına da kar da yağmur da pus da hep buradadır. Oysa Gökyüzü 3 bin m.den ibaret değildir. Yaşamışsındır, uçak bulutların üstüne çıktığında hava berrak, Güneş parlaktır. Ne koparsa kopsun hepsi bulut altında yaşanır.

Hiç var olmayan Benlik ve etkin yalancı Kimlik, gücünü Zihinden alır. Göğe nispetle İklim ne ise Hakikatimize nispetle Zihin odur. Her gün dört iklim yaşatır Bulut gibidir zihin. Tüm çalkantılar onda yaşanır. Gökyüzü Bulutla, İklimle kayda girmezken niye Zihinle kayıtlanır insan?

Gün içinde binlerce düşünce, duygu, vehim, kaygı, ümit, sevinç, üzüntü ve beklenti gelir zihnine değil mi doğal olarak? Dikkat er “gelir” diyorum. “Zihni”ne diyorum. Yani? Sen ne o gelen gidenlerden ibaretsin ne de sana bunlar olduğun zannı veren zihninsin? Sen bunların ötesisin!

Sonsuz- sınırsız desek, İlahi desek, evrensel desek insanın ilk aklına gelen kavram Gökyüzüdür. Gökyüzü; yeri kaplayan atmosferden tut da uzaya kadar genişler algılayana göre. Gök, iklimle tanımlanır mı? Hayır. Sen de zihninle tanımlanamayacak kadar engin ve zenginsin dostum.

Zihinde yaşananların iklim gibi geçici olduğunu sezen ecdat ne demiştir hatırla! “BU DA GEÇER YA HU!” Eskilerden, bunu yüzüğüne kazıtanlar, odalarının baş köşesine asanlar neyi fark etmişlerdi dersin? Zihin olmadığımızı!.. Bunu fark eden, değişen hava ile sevinir veya üzülür mü?!

Geldik can alıcı yere. Sanırım sen de benim gibi bunu düşünmemiştin. İmanımızın tapusu ne? KELİME-İ ŞAHADET! Şahadet? Tanıklık; Seyirci- Gözlemci olmak! Aaa! Lamba yandııı!… Ben İman ederken Zihnime ve Hayat Rüyasına “TANIK”,”GÖZLEMCİ” olmaya; kayıtlanmamaya söz vermişiiimmm!

EŞHEDÜ; Tanığım, Şahidim, Gözlemciyim; oluşu oluşla kayıtlanmadan seyredenim! Oluşla kendini tanımlamayanım! Kışın soğuğunda çayını yudumlayarak pencereden fırtınayı seyreden Huzurum ben! Yazın sıcağı da yakmaz beni. Çünkü sadece Tanığım olana. EŞHEDÜ; TANIĞIM dedim Ya Hu!

Tanık, Şahit, Gözlemci olmak Boşvermişlik ve Umursamazlık mı ki? Kesinlikle hayır! Tek-Bir-Bütün oluş gereği hiçbir şeye boş veremem! Sokakta Kavga varsa, karda biri kayıp düşmüşse seyirci kalamam! Evden çıkar, gerekeni yaparım Kulluğum gereği. Ne yaparsam kayıtlanmadan yaparım.

İklimle kayda girmeyen Gökyüzü nasıl ki güneşle ısınır, karla soğursa ben de üzüntü varsa üzüntüyü, sevinç varsa sevinci hisseder ve paylaşırım. Ruhsuzluk, ukalalık, kibrini Vahdet sanmışlık değildir Şehadet- Tanıklık! Sanırım anlatabildim.

ZİHİN ÇİFTLİĞİ

Küçüklüğümüzden beri “İkilik” dolu, “İkilemli” kavramlarla yetiştirildik. İyi, Güzel, Faydalı bilinene özendirildik; Kötü, Çirkin, Zararlı bilinenden sakındırıldık. Özellikle Din ve Ahlak alanı hep böyle kurgulandı; Cehennemle korkutulduk, Cennete özendirildik.

Sakınılacaklar listesi kodlandı zihnimize. Sakınılması gerekeni “Düşman” belleyip sayısız cephede savaş açtık. Nefs kötüydü, haindi, her an bizi oyuna getirebilirdi; nefs mücadelesi- benlik arınmalarına girişmeliydik. Hiç aklımıza gelmedi Nefsin anlamına bir başka açıdan bakmak!

“Kendisi”, “Aynısı” demekti Nefs. “Allah, kendine seçer” hitabındaki Kendi; Nefs diye geçiyordu ayette. “Her nefs, ölümü tadıcı” idi. Orijin ve orijinal bir var oluştu Nefs. Bize kötü, çirkin, hain diye bellettiler onu ne hikmetse?

Farkında mısın, çocukluğumuzdan bu yana tüm eğitim- öğretim metotlarında uzak durulası, korunulası, sakınılası olan öne çıkarıldı hep. Serbest ve Nötr özgürlük alanları hep geri plana itildi zihinsel tabanımızda. Sakladılar hatta. Korku, korunma ve sakınma odaklı yetiştirildik!..

Tercihler yapmalı; iyiye koşmalı, kötüden kaçmalıydık. “Yorulduk, nereye kadar bu koşmalar, kaçmalar?” diye soramazdık. Allah korusun, dinden çıkabilir hatta ahlaksız damgası yiyebilirdik. Koştuk, koştuk, koştuk… Ve bir kaçış ki yaşamımız; nerede nasıl bitesi, hiç belli değil!

Güzel, İyi, Doğru neye göreydi? Herkes için değişken bu ölçülerle mi erilecekti Hakikate? Herkesin doğruları, güzelleri, iyileri kendine göreyse; hakikati neye göreydi bu işin? Ve bunların ötesinde bunlardan da azade yollar ve metotlar olabilir miydi? Sorduk sadece, suç değilse!

“Oraya nasıl varırım?” diye sormayı öğrettiler zihinlere. Bu sorunun cevabı olarak kucağımızda bulduk bir dizi arınma, aydınlanma ve ulaşma yollarını. Sorunun çıkış noktası doğru muydu acaba? Bunu sormayı akıl edecek kadar hiç yalnız bırakılmadık ki sorabilelim. Soramadık…

“Oraya nasıl varırım?” “Bağlardan nasıl kurtulurum?” “İstediğimi nasıl elde ederim?” sorularıyla işledi zihin. Biri de dese ki; Oraya varamazsın çünkü zaten oradasın. Bağlardan kurtulamazsın çünkü bağlı değilsin. Elde edemezsin çünkü zaten nimet içindesin! Olmaz mı? Çok mu ters?!

Bi yerde bi yanlış var ama nerede, dediğin oldu mu hiç? Ben çok derim bunu. O yanlış, hakikati arama ve yaşama adına sarıldığımız metot- yollarda olmasın sakın? Aramak ve Yaşamak! “Zaten bulmuşsun zaten yaşıyorsun” niye demezler? Biz niye bunu diyen özgüveni açığa çıkaramayız?!..

Sokrat “Size hiçbir şey öğretemem, çünkü zaten biliyorsunuz! Sadece bildiğinizin açığa çıkışına yardımcıyım” diyordu. Hakikat, bilim, din adına konuşanların kaçı bunu söyler? Onlara soru sormaya gör; tonla bilgi, yığınla metot, nefes aldırmayacak çalışmalar boca edilir üstüne!..

Ne kaybettiysek ikili, ikilemli, ikilik telkin eden kavramlara inanmak ve hayatı öyle sanmakla kaybettik biz. Bize hep Köle Ruhların Yolları gösterildi hakikat diye. Bir de Kralların Yolu vardı. Özgür, Özgün ve Kendinden Emin olanların yolu… Onu özenle sakladılar hepimizden…

Kölelerin yoluydu; negatiften korunma, kötüden sakınma sonra da pozitife, iyiye başarılası kutlu bi amaç diye bağlanma yolu. Sakınma ve korunmayla beslendi, büyüdü Korkularımız! Özendirme ve Özlemle tutuştu Hırslarımız, Arzularımız. Köleler kamçılanmalı, koşmalı, çalışmalıydı…

Kralların yolu? Onların Devleti, Toprağı, Milleti var. Onlar ne devletini, ne milletini, ne toprağını böler. Sakınılacak şeyleri yok çünkü Orduları hazır. Özenecek şeyleri yok çünkü Saraydalar. “İnsan; Halifetullah Sarayında Kral” değil miydi zaten? Niye söylemediler ki bunu?!

“Kralsın” denir mi köleye? “Patronsun” denir mi işçiye? Dense hayat nasıl işler, dişliler nasıl döner? Sizi fabrika dışına; çarklar, dişliler ötesine davet etseler gider miydiniz? Ha buna birileri Firavunluk- Benlik mi der? Önemli mi birileri? Fark etmek; her şeydir vesSelam!..

- İyi güzel hoş da bizi ters yüz eden bu anlatımlarına Kur’andan delilin var mı?
- Olmaz mı?
- Ne?
- “İbrahim başlı başına bir ümmetti” (Nahl-26) Öyle derdi dedem “Ümmet-i Muhammed’denem; Millet-e İbrahim’denem”. “Kral Yolu” dedim ya sana, o işte! Ne kodlama ama! Görene!

AYNI MADALYONUN İKİ YÜZÜ

Ümit ve Korku
Aynı madalyonun iki yüzü
İyimser; ümitle kaçırdı An’ı
Kötümser; korku ve kaygıyla
Üzüleni, ümitle teselli ettik
Sevinene, korkuyla ayar çektik
Ümide, Korkuya eyvallah etmeyebilir miydik?
Bozabilir miydik ikili açmazı?
Tanısak belki
Zihin Çiftliğini hiç tanıyamadık!

Ümit ettik, güzel günler ileride
Bugün çirkin mi ki?
Gelecekte iyi, gelecekte güzel, gelecekte huzur…
Beklenti değil mi hepsi?
Beklenti sahiplik, sahiplik azap dediler de Ümit de aynı kapıya çıkar, demediler bize?!
Ümit kesmeyin! Yani?
Beklentiye devamla kaçırın şu An’ı !?!..

Hüzünleneni neşelendirmeye seferber eş- dost
Neşeli ve çılgını dengeye davet etmede çevre
Olanı olduğu gibi kabul müydü rıza?
Nedendir o zaman bunca olanı değiştirme gayreti?
Hüzünlü müsün?
Ağlayalım doyasıya!
Neşeli misin?
Çıldıralım kanasıya!
Desek çok mu, tuhaf kaçar?!

Ertelenmiş zevk- nimete Cennet dedik, Ümitle perçinledik
Ertelenmiş hırs- intikama Cehennem dedik, Hesapla pekiştirdik
Dehre sövmeyin, Dehr benim mi demişti Allah?!
Erteleme?
Kim pompalıyor bu erteleme algısını?
Şimdi şu an yaşıyorum her şeyi dese biri, Kul mu sayılır Şeytan mı?

Hazırlan, ebedi yaşama
Kork, yollar çıkar mezara
Yatırım yap gelecek için
Kaygılan, geçmişi yüklendin
İyi de Tek değil miydi?
Şimdide, An’da diye biliyordum
Yolculuk nire?
“Mümin; ümitle korku arasında durmalı” di mi? Sallanan Sıratta gibi!
Tamam sustum.
Peki “Müslim” neydi?!..

NİYAZIMIZ

Allah’ım! Bize Adaletinle değil Merhametinle muamele eyle! Biliriz ki Adaletin Kudretinle Kudretin Celalinle gelir. Celaline kim dayanabilmiş kurban olduğum! Cemalinle gelecek Merhametini istesek aşar mıyız haddi? İsteten sen isen -hâşâ- kim seni aşabilir ki? Secde ettik Ya Hu!

Biliriz; suçumuz, günahımız, gafletimiz büyük. Haddi aşmışlığımız çok, isyanımız malum. Hey Kudretine kurban olduğum! Okyanusa benzeyen Merhametine nispetle suçumuz, günahımız, gafletimiz şayet damla ediyorsa bağışlama bizi! Biliriz damla bile değiliz. Biz; Merhametinde eririz!

KALBE BIRAKSAK MI İŞLERİ?

Düşünmek zorundayız diye inandığımız için düşleyemedik. Düşleyebilseydik, dinleyebilecektik Kalbin sesini. Gayret etmeli, çalışmalıyız diye inandığımız için gidemedik Kalbin götüreceği yere. İşleri Kalbe bırakabilseydik götürülecektik en güzel, en özel menzile, en uygun vakitte!

Gamsız, umursamaz dediklerimizin neden rast gider işleri? Deliler niye üşütüp hastalanmaz sokakta yalın kat soğuk kış geceleri? Ve neden hiç bi yaptırım gücü olmayan bebeklerin, anında hazır istedikleri? Hepsi de bişey söyler bize. Biz ki telaş, plan ve hesap mahkumları!..

Günaydın dedi yeğen. Hayırlı sabahlar dedi kardeş. Bugün de Güneşimiz doğdu, bugün de uyanabildik şükür dedi annem. Karanlıklara uyanabilirdik! Hatta uykudan hiç uyanamayabilirdik! Şükretmeyi unuttuğum ne çok şey vardı! Annem hatırlattı. Annem ümmi ben okumuş! Gerçeği kim OKUmuş?

Düşünenler, kafa patlatırcasına tefekkür edenler erebilir gerçeğe… Ya düşünmeyenler? Ya düşledikleri yanında düşünmeyi düşüklük görenler? “Düşünenler Ona erebilir” dedi genç! “Erilecek bi yer, varılacak biri varsa düşünsünler” dedi meczup “Düşünsünler, bence mahsuru yok!”

“İşim yoğun, yetişemiyorum hayata, nerde kaldı okumak” dedi adam. “Yoğunluğa inanmışsan elbet yetişemezsin hayata” dedi bilge. “İnandığım için değil gerçekten yoğun” diye ısrar etti adam. “Sana dua ederim” deyip sustu bilge. Zihin hilesini gerçek sanana sadece dua edilebilirdi!

Sevgiye aç, ilgiye susamış, bilgiye hasrettiler. Açlıklarına Aşk; Hararetlerine Sohbet, Hasretlerine Gayret dediler. Yuvarlandılar hayat bulvarlarında. Sormadılar hiç; böyle etiketledik ama ya gerçek? Kutlu Arayış bilinçaltı hilesi olmasın? Boş ver gülüm aman sabahlar olmasın!

“Şeytan herkesin yolu üzerinde oturmuştur” ayet miydi? Oluşmuş Zihin Haritaları var değil mi beyinde? Şeytan o haritada yollara, caddelere, bulvarlara mı oturmuş? Hem de herkeste? Bakış açısı, hayat tarzı, inanç dünyası dediklerimizde miydi şeytan? Nasıl kaldırırız ki onu?!..

Açlığa yemek, hararete su, cehalete ışık aradılar. “Zaten tok, zaten kanmış, zaten aydınlıksınız” dedi biri. “Aramayı bırakın, size bunları aratanın oyununu kavrayın!” diye ekledi. Aramayı bırakmak? Tembel tembel oturmak? Kaçalım, şeytan bu dedi biri! Kaçtılar, Kendilerinden!

“Gezdim Bağdatı Şamı/ Buldum rızkı arayı arayı” dedi derviş. “Niye gezdin Bağdatı Şamı/ Bulurdu rızkın seni arayı arayı” dedi bilge. Dervişe ikna olduk da bilgeye hep mesafe koyduk. “Allah çalışana verir” diye perçinledik mesafeyi. Allah’a kime, nasıl vereceğini öğretmek? Hâşâ!

“İstemenin hası istememek/ Söylemenin hası söylememek” diyerek istisna bi sistem sırrını ifşa etmişti Yunus. Nimeti çeken isteksizliği; gönülleri birleyen sessiz iletişimi çözemedik. Ne aklımız ne benliğimiz bırakmadı bizi. Artık bıraksınlar ve biz de bırakalım onları emi? ÂMİN