Değiniler- 129

Değiniler- 129

ADALET İSTEĞİMİZİN ARKA PLANI

Adalet isteğimizin altında cezalandırma, intikam alma, suçluya tanrısal bir kuvvet uygulayarak tanrılığa soyunma ve böylece egosal tatmine ulaşma duygularımızın olup olmadığını sorguladık mı hiç? Sözde insanlık, hak ve doğa için adalet istiyoruz. Acaba? Gerçekten amacımız bu mu?

Bir köpeğin bacakları kesiliyor. Vahşet olduğu aşikar. Peki, bunun karşısında şu yorumu yazana ne demeli? Masum bi adalet isteği midir bu? “Yapanın kollarını bacaklarını keseceksin ki aklı başına gelecek!” En az köpeğe yapılan kadar bu istek ve sözler de kan dondurucu değil mi?

Devleti sömürenler -sokak tabiriyle- malı götürenler hakkında öfke kusuluyor her yerde. Psikolojide tersine yansıtma diyebileceğim bi konu var. Soygun- Yolsuzluk karşısındaki bu aşırı öfke; bilinçaltında “Köşeyi o döndü, ben dönemedim” ezikliği olmasın? Sordum sadece, bi düşünün.

Sevdiğim bi düşünürün şu mealdeki sözleri Adalet talebimizin derin bilinçaltını yansıtmada haksız sayılabilir mi? “Adalet Talebi; toplumsal düzen ve eşitlik için sanılsa da insanların intikam, hırs ve öfkelerini tatmin içindir!…” Bunu da bir düşünelim derim.

Sona yaklaştıkça kızışan seçim atmosferinde yazılanlara bakıyorum da kanım donuyor. “Bi elimize geçse, bi düşürsek, şehrin meydanında ipe çeksek!” türünden öfke, nefret ve hırs yayınları kaplı atmosferimiz. Herkes yaşadığı atmosferin yağmuruna muhatapsa biz ne yapıyoruz böyle?!..

Karşı, öteki, başkası veya düşman gördükleriniz için yaydığınız nefret- hırs sanır mısınız ki sadece onları vurur? Öyle sanıyorsanız Allah Sistemini bilmiyorsunuz demektir. Ürettiklerimiz; üstümüzde bulut gibidir. Nefret- Hırs buharlaştıran topluma Dolu ve Bela Yağmurları yağar.

Zahir ehli hayatı Adalet odaklı değerlendirirken Batın ve Hakikat ehli Merhamet- Sulh; Uzlaşma yolunu seçmiştir. Büyüklerin “Adaletinden Merhametine sığınırız” duası da hayli düşünülesidir. Adaletimize öfke ve hırs, Merhametimize duygusallık ve eziklik karışmaması niyazımla.

FARKINDA OLMADIĞIMIZ RUHBANLIK

Türk Halkının genelinin bilinçaltına işlemiş tuhaf yaklaşımlardan biri de Dini ve Tasavvufi alanda aktif olanların siyasi görüşlerini açık etmemeleri, saklı tutmaları beklentisidir. İslam’da din adamı; Ruhban sınıfı olmadığına göre bu yaklaşım tutarlı mıdır sizce?

Din konusuna Ruhbanca yaklaşım bize Hıristiyanlıktan yansıma bir empozedir. Oy kullanan, reşit her TC vatandaşının siyasi görüşünün olması, o görüşünü açıklaması, o yönde yayın yapması gayet doğaldır. Ruhbanca yaklaşımlardan uyanmak gerek.

Sıradan vatandaş keçi çalsa 1 günah, müftü çalsa 10 günah (?) Sıradan biri şişenin dibine vursa 1 günah İmam kafayı bulsa 100 günah (?) Biliniz ki İslam’ın ruhunda böyle bir şey yok arkadaşlar. Mesleği, görevi, işlevi ne olursa olsun insan insandır ve her insanın beşeri tarafı vardır.

Her seçim dönemi bazı paylaşımlarımdan sonra takibi bırakanlar olur. Bilinçli olarak elemek için yaparım biraz da bunu. Ruhbanca bakan; hazımsız takip etmesin. Ama şu basiretli mesajı unutamam: “Siyasi görüşünüzü sevmiyorum. Ama bana çok şey katıyorsunuz. Takipteyim. Var olun siz”

Siyasi görüşlerimizin farklılığına rağmen dost kalabiliyor muyuz? İnandığımız partiyi ne kadar haklı bulursak bulalım ötekinin de haklı yanlarını görebiliyor muyuz? Ötekine tehammül değil, öteki görmeden hem hoş hem hak görebiliyor muyuz? İşte bütün mesele budur.

Konya İlahiyat son sınıftayım. 1. sınıftan sonra siyasi görüşler ayrışırdı o yıllarda. Kantinde çay aldım boş yer arıyorum. Ülkücü arkadaşı görmezden geldim. Kalktı “Gel Memedim gel. Benim Türkeş’im, senin Erbakan’ın kabirde yanımızda olmayacak. Otur hele” dedi. Unutamam o sahneyi…

ARINMAMIŞ TERCİHLER VE GETİRİLERİ

İnsanoğlu tercihini çeşitli şekillerde yapar. Beşeri Özelliklerini İnsanî Şuurla disipline edememişlerde tercih öfke, kızgınlık, hırs vb duygusal tepkilerden filizlenir. Tepkisellikten doğan tercihler; işleyen sistem gerçeğine uygun olmadığı gibi uzun vadede insanın zararınadır.

Tercihlerimizdeki tepkiselliğin açığa çıkışında akıl tutulmasına şu iki yaklaşım feci, dehşet örneklerdir: “Düşmanımın düşmanı dostumdur. Düşmanıma karşı ise onunla birleşir ilkelerimi de yerim.” “Filan olmasın da kim olursa olsun!” Tercih; Akıllı Mantıklı olmayı gerektirir.

Niyet ve Dualarımızı negatif etkilerden arındırmak onların gerçekleşmesi için ne kadar önemli ise hayâtî ve genelin menfaatine dönük tercihlerimizi de negatif titreşimler olan hırs, tepki, bilenmişlik ve kızgınlıktan arındırmak; onların getirisi yönünden en az o kadar önemlidir.

Sevdiğinden ayrılmış o kızgınlıkla karşısına ilk çıkana nikah kıymış! Sonuç? Bir ömür geçimsizlik! Neden? Evliliğin gereği ve gerçeği gönül uyumu olmaksızın hem de mazideki birine kızarak evlenmiş. Arınmamış niyetin bedeli; azap yaşamı ve strestir, doğal olarak ve sistem gereği.

- Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak
- Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak

Bu atasözleri; aklı ve mantığı bir kenara bırakarak tercihlerini tepkisel ve duygusal etkilerle yapanların yaşayacağı muhtemel kayıpları ve ödeyeceği bedelleri anlatır.

Birini, sırf o olduğu için safça sevmekle Birini, sırf öteki olmadığı için, ötekine duyulan nefretin sembolü olarak sevmek aynı şey midir? Bu iki sevgiden hangisi daha samimidir? Bu iki sevgiden hangisi daha verimli ve uzun ömürlüdür? Vicdanınız anladı. Umarım siz de anlarsınız.

“Kendini kaldır aradan ortaya çıksın Yaratan” denmiştir. Niyet, Dua ve Tercihlerinizden benliğinizi; hırs, tutku, öfke, nefret, tutku ve hatta sevginizi ayıklayıp aklı, mantığı kullanırsanız Yaratımı yeniler, pozitifi tetiklersiniz demektir. Aksi, eskisinden daha negatifi çeker.

Neyi, kimi, hangi gerekçeyle seçerseniz seçiniz; başınızı ellerinizin aranıza alıp tercihinize duygusal tepki- beşeri etki karışıp karışmadığını derinlemesine sorgulayınız. Sorguladım; aklım, mantığım, ilmim onayladı vicdanım da rahat diyorsanız mesele yoktur. Doğru tercih odur.

Vaktiyle bi köyde sülaleler arası kan davası varmış. Bu en çok muhtar seçimlerinde kendini belli edermiş. Kanlısına oy veren çıkmazmış. Gel zaman git zaman iş tersine dönmüş. İleri gelen birine nedeni sorulunca şöyle demiş: “Kanlımızdır ama bu işi en iyi o yapar. Biz Destekledik.”

“Kanlımızdır ama bu işi en iyi o yapar.” “Günahım kadar sevmem fakat ondan iyisi de yok.” Bunlar İnsani Şuurun tercihleri. Duygusallık- Tepkiselliği durdurabilenlerin hali. Tercihlere beşeriyetin karışmadığı; “İnsânî Şuur”un gönlünüzde galip çıktığı Tercihler niyaz ederim.

Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez. Ve Allah (hak eden) bir toplumu cezalandırmayı murad ettiği zaman onu engellemek mümkün olmaz Ondan başka sığınacak bir merci de bulamazlar. {Ra’d 11}

Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar. Amelleriniz; davranışlarınız sizin yöneticilerinizdir; onlar sizin eserinizdir. {Hz. Muhammed sav}

SEVDİKLERİMİZE NASIL İYİLİK EDERİZ?

Sevdiklerinizi kaybetmek istemiyorsanız onların hiçbir halini eleştirmeyiniz. Her hallerinin hoş, güzel ve âlâ olduğunu her fırsatta ifade ediniz. Hatta kendilerinin insanlığa çok büyük ilahi lütuf olduğunu söylemeniz ortak enerjinizi besleyecek, muhabbete tavan yaptıracaktır.

Sevdiklerimizi kaybetmeme odaklı tavırda öncelik; benliğimizdir. Neden? Çünkü Sahiplik ve Kayıp duyguları benliğe aittir. Kaybetmemek önceliğimiz ise mevcut durumu sürekli besler, över ve bağı güçlendiririz. Bu ne mi demektir? Sevdiğimizi hep yatay düzlemde, aynı yerde tutmak…
Sevdiğinizi kaybetmeme adına aynı yer ve aynı düzeyde tutmaya gönlü razı olmayan engin gönüller; onları kaybetme pahasına hatalarını yüzlerine söyler, eleştirilerini olanca samimiyetleriyle ortaya koyarlar. Çünkü onların Dikey Sıçramasını isteyecek kadar onları çok sevmişlerdir.

Sürekli okuma, araştırma zihin açıklığı içinde olduğu halde aynı kısır döngüde kalabilir mi insan? Hep Yatayda, bir ömür asıl sıçramasını yapamayabilir mi? Evet! Eğer o insan çevresini sırf kendini övenlerden oluşturmuş ve hayatı hep fil dişi kulesinden seyre alışmışsa.

Başınız rahat etsin isterseniz kendinize kendi benzerlerinizden bi dünya kurunuz. Farklı olanların girmesine izin vermeyiniz. Değil insan, farklı görüşlerin atmosferinize sızmasına bile tahammül etmeyiniz. Bu sizin Cennetinizdir. Hakikatte nedir? Cehennem çukurunun dip âlâsı!

- Beni, benim istediğim tarzda sev. Beni öyle sevdiklerinde hep sıçradım, hem gönlüm genişledi.
- O tarz sevgi seni genişletse, sıçratsa bunu demez, benim sevgi tarzımı yadırgamazdın! Egonu beslemeyecek, seni senin tarzınla sevmeyeceğim. Sana düşman değilim ki bunu yapayım.

Dikey Yükseliş, Bilinç Sıçraması dahi elimizdedir. Fildişi kule konforundan çıkmayı ve sürekli onaylayanlar sarayını yıkmayı göze alabilirsek. Hiç bir şey elimizde değil, işin bi yüzü. Biz istersek genişleriz, diğer yüzü. Kime ne kolaylaştı ise.

Fil dişi kulede ve sadece onaylayanlarla Hakikate erilseydi Hira’dan inmez, farklı bilinçlerin eziyetini göğüslemez, hicreti, seferi, savaşı göze almazdı! Ondan ileri misin ki sevenlerini çembere aldın, kendini hisarına kapattın? “Benden sonra Hiraya çıkmak yoktur!” dedi di mi?

Tarihin her döneminde tüm toplumların ağırlıklı çoğunluğunu oluşturan alt ve orta kesim insanların bilinciyle de bütünleşecek genişliğe gelmemişseniz; ilerleme, arınma ve aydınlanma iddianız zandan ibaret bir avuntudur. Allah Kullarıyla bütünleşmeden Tek-Bir-Bütün olan yaşanamaz!

Etrafımda insan kalmasa da bugün gelen yarın çekip gitse de sevdiklerimin içine düştükleri dar alanı onlara göstermeye devam edeceğim. Bu onlar açısından “Doğramak” ve “Biçmek” algılansa da. Hirasından çıkmayı göze alabilen samimi gönüllere İdrak Sıçramaları mübarek olsun.

BİR KİBİR ÇEŞİDİ OLARAK HAKİKAT BİLGİSİ

Bilgi; Kibir yapıyor. Kibir, Cehennemi alevli tutuyor. Cennetin çoğunluğu neden Bühllerle dolu, bugün anladım Rabbim. Kalbinde zerre kibir olan niçin cennete giremez onu da anladım. Yandım, yaktım ama anladım. Kibre düşüren Bilgiden; Cehennemini Cennet sanmaktan sana sığınırım…

“Bilenlerden, bilme iddiası olanlardan ne öğrendin*” dedi derviş ruhlu dostum. Bombayı patlattım: “Nasıl olmamam gerektiğini onlardan öğrendim” Durdu, şaşırdı, tam tersi olmalı değil miydi dedi. Tekrarladım; “Ben bilenlerden nasıl olmamam gerektiğini öğrendim!” Düşündü kaldı…

“Nasıl olman gerektiğini kimlerden öğrendin?” dedi dostum merakla. Bilenlerden nasıl olmamam gerektiğini öğrenmeme şaşkınlığı sürerken. “Nasıl olmam gerektiğini aşık, meczup, derviş, silik, yenik, garip ve mahzunlar ile mahcuplardan öğrendim” dedim. Derinlere daldı gitti dostum.

“Tasavvuf ve Din adına konuşan, yazanlardan neler öğrendin?” dedi. “İnsanlar Allah’tan nasıl soğutulur ve insanlar din adına kendilerine ve hayata nasıl yabancılaştırılır onlardan öğrendim” dedim. Gözleri fal taşı gibi açıldı.

Allah’ım!
Bilgimiz; bilmeyeni aşağılama
Düşünmemiz; düşünmeyeni dışlama
İdrakimiz; anlayamayana yukarıdan bakma
Sevgimiz; sevemeyene aşk pazarlama Ukalalığı ve Kibrine bizi düşürecekse Hepsinden sana sığınırız. “Musa Çobanı” ve “Koca Karı İmanı” samimiyetinden bizi ayrıma Ya Rabbel Alemin! Âmin…

KALBÎ YAŞAM GERÇEĞİ

İnsanoğlunun beş duyu ve göze göre değerlendirme perdesi, Allah Sistemini kavramasına da yansımış, “Ellerimizle Ürettiklerimizin Karşılığı Yaşanır” şeklindeki mekanizmanın sadece somut üretimler için geçerli olduğu, soyut durumları kapsamadığı zannı çoğumuza galip gelmiştir.

Oysa ellerimizle ürettiklerimiz kapsamına, somutlar kadar soyuta, manaya, düşünceye, hayale özetle Kalbe; Gönle dönük üretimler de dahildir. İnsan her an, her haliyle ürettiğinin karşılığı bi hayat sürmektedir. Kalbî üretimler gözden kaçsa da onlar da bu işleyişte devrededirler.

Yıktığınız duvar tamir edilebilir. Kırdığınız bardak yenilenebilir. Kaybettiğiniz çıkar kazanılabilir. Tamiri, helalleşmesi en güç üretim Gönül Yıkmak, Kalp Kırmaktır. Böylesi bir üretimin olası sonuçlarının nelere, nerelere, nasıl ve ne kadar uzanabileceğini düşündün mü hiç?!..

Burada hatırlı bi ailenin köşkü, çiftliği vardı evlat. Günün birinde kapılarına ihtiyaç için gelen garibi fena haşladılar. Giderken dilerim Allah’tan viran olasınız, dedi. Seneler sonra baykuşlar ötmeye başladı burada.

Böylesi hikaye ve olaylar duydun değil mi?
Kalp Kalp Kalp!

- Gönül kırmak neden hazin, yıkıcı bedeller ödetir? Hikmeti?
- Kırılan kalp gerçekte insana, hayata değil Rabbine küser. Kişiyi Rabbine küstürecek kadar Rabbinden koparmak; Rabbiyle arasını ayırmak, Yaratıma müdahaledir! Allah, yaratımına ortak alır mı? Niye yıkıcı, sezdin mi?..

- Bunlar neden başıma geldi? Kimseyi kırmadım, kimseye yanlışım olmadı, zarar da vermedim. Neden? Neyin bedelini ödedim anlayamıyorum!
- “Kimseyi kendimden aşağı görmedim, kendimi de kimseye üstün saymadım” diyebilir misin?
- Diyemem. Aklımdan geçmiş olabilir
- Anladın sanıyorum.

- Biraz derin düşünürsen kalp kırmaların arka planında birinin kendini ötekine Üstün Sayması, buna karşılık diğerinin de kendini Ezik Hissetmesi vardır.
- Mantıklı da niye bedeli şiddetli?
- Allah, üstünlüğünü birine verir mi? Kulun, kula tanrı kesilmesini öylece seyreder mi?

“Haklı olsam da sözüm, halim, duruşumdan bir incinen varsa hemen özür dilerim ben” dedi derviş. “Neden? Haklısın?” dedi delikanlı. Derviş şöyle açıkladı: “Haklı olmamın, bir kalbin incinmesiyle oluşacak bedelden beni koruyacağına emin olsaydım özür dilemezdim. Hiç emin değilim!”

Ellerimizle ürettiklerimizin bedeline nispetle, Dillerimizle ve Düşüncelerimizle ürettiklerimizin bedelinin çok daha ağır, çok daha yıkıcı, çok daha yakıcı ve sarsıcı olarak bize döndüğüne; başımıza ödemesi güç faturalar çıkardığına bizzat şahidim. Tecrübem, katılman şart değil.

Sadece yüzünü ekşitmişti Resulullah (sav). Görmedi bile, âmâ idi. Sadece yüz ekşitme söz yok, fiil yok. Bi ömür yanında taşıdı, hep övdü, yakın ve üstün tuttu onu. Ümmü Mektum (r.a) du adı. Abese Suresinin inzaline sebepti. Sadece yüz ekşitme! Sure ve bi ömür hürmet!? Yine Kalp!

Şuurlu İnsan, neyi niçin yaşadığını sorgularken, görünmeyen üretimlerin görünür sonuçlar yaşattığını hatırdan çıkarmaz ise, yaşadıkları karşısında ne birilerini suçlar, ne de sitem ve isyanla yanar. Haddini, Edebini bilerek sadece Rabbine yönelir. “Kalbî Yaşam” niyazımla. Âmîn

KESİNLİKLE

Yüksek Hakikatlerden bahsetmeniz yükseldiğiniz; Olgunluk üzerine yazıp çizmeniz olgunlaştığınız anlamına kesinlikle gelmez. Ne var ki insanoğlu bunlardan konuşanı yüksek yerlere oturtmaya ve olgunlukta zirve saymaya pek bi heveslidir. Heves işte, ne yapabilirsin ki?!..

Damarınıza basılmadığı sürece ne kadar olgunlaştığınızı kesinlikle bilemezsiniz. Eleştirilerden en çok kızdıklarınız; görmek istemediğiniz, kaçtığınız saklı gerçeğinizi gösterenler ile bir türlü kabullenmek istemediğiniz içsel yaranıza iğne batıranlardır. Damarınız; onlardır.

Bağlar, Sahiplikler, Tutku ve Alışkanlıkladan gerçek anlamda kurtulan; diğer insanları bağlı, tutkulu, sahiplik kölesi diye kesinlikle görmez! Hatta istese de göremez, bunu işaret ve ima dahi edemez. Çünkü Hakiki Özgür olan; Allah Kulu olmuştur. Allah Kulu, kulları aşağılamaz!

Hiç kimse elinden alınmadıkça neyi sahiplendiğini, putu devrilmedikçe neyi put edindiğini, balyoz vurulmadıkça bilincinin ne ile taşlaştığını kesinlikle bilemez. Yunus’un Molla Kasım dediği; insana bunu yapanlardır. Sana henüz yapan çıkmamışsa sesini alçalt, az yavaş gel olur mu?

Hakikatine adananları; Benliklerinden arınmak isteyenleri bekleyen bir Allah Sistemi işlevi; “Molla Kâsım Karşılaşması”. Değerlendirebilecek olanların, Molla Kasımları ile tez vakitte buluşup yüzleşmelerini gönülden niyaz ederim. Âmin.  

http://mehmetdogramaci.com/2015/07/molla-kasimi-gordun-mu/