Değiniler- 151

Değiniler- 151

AŞKTIR OKUMAK

Millet olarak kökleri Orta Asya’ya uzanan genetik birikimimiz de miras devraldığımız inanç eksenimiz de “Sohbet” odaklı bir yaşamı içselleştirmiştir. Bizler sözlü kültürün çocuklarıyız. O nedenle yazılı eser okuma oranı düşüktür bizde. Okumaktansa anlatıver bakayım demeyi severiz.

Tek başına okumak ve düşünmek pek hoş görülmez bizde. Bireyselliğini fark edip değerlendirenlerin uç görüş ve akımlara savrulmasından korkulur. Okuyacaksan işe yarar ve geneli rahatsız etmeyecek şeyler okumalısındır. Çocukluğumda cesur abiler için “Okudular, anarşist oldular” deniyordu.

Kitaba olan rağbet eskiye nazaran epey artsa da radikal ve dönüştürücü okumalar yaptığımız kanaatinde değilim. Çoğunluk zaten akmakta olduğu kulvara paralel alanların eserlerini okuyor. İnanç, görüş ve benimsediklerimize ters eserler okumak hala ürkütücü ve yorucu çoğumuz için.

Genlerimize işleyen “Sohbet” Kültürü; gerçekte örtülü “İtaat” Empozesidir. Konuşanı dinlemen, söz kesmemen, insan içinde onu bozmaman, sevenleri arasında karşı çıkmaman edeptir (?). Sohbet ve İtaat! Ciddi düşün bunu. Daha da bana sohbetleriniz var mı deme olur mu? Olmaz, olamaz!

Her ay paylaştığım okuma listem; benim kendi eksiklerim, ilgilerim ve arayışlarımın numunesidir. Sadece bir örnek olarak sunulmuştur. Sen, kendi listeni kendin hazırlayacaksın. Çekinceler, ilgiler, zaaflar ve tutkularının üstüne üstüne gitmek için hazırlayacak ve okuyacaksın…

Uzak durduğum alanların üstüne gittim ben. Muhafazakar ailede yetiştiğimden Sol tarafa uzaktım. Sabahattin Ali, Necati Cumalı, Kemal Tahir, Atilla İlhan ve Nazım’la geç tanıştım. Ama iyi tanıştım. Sen, uzak durduğun cenahın yazarlarına eğilebilecek misin? Gericilerin (!) mesela?!

Bugünün ileri ülkelerinin gelişim ve atılımlarının altında “Özgür Kafa” vardır. Özgür Kafa; “Diyalektik” Düşünmeyle gelişir. Yani, çapraz okumalar ve her şeyi sorgulayan düşünce sistemiyle. Tasavvuf yazan ben, ateistin Kur’an hakkındaki eserini de ciddiyetle okudum, okurum. Ya sen?

“Düşünce Özgürlüğü” bu ülkede yöneticilere sövme hürriyeti olarak anlaşılıyor. Düşünce Özgürlüğü o değil güzelim. İnan o daha başka bir şey. Kafana atılan çentikler misali sende kökleşen düşünce ve kabullerden özgürleşecek yüreğin var mı? Düşünce Özgürlüğü odur işte! Var mısın?!

Yerleşik Düşüncelerinden özgürleşecek cesaretin var mı? Göze alabilir misin on yıllık, yirmi yıllık hatta ömürlük kabullerinin temellerini inceden inceye sorgulamayı? İşte o cesaret ve gayretin adıdır Düşünce Özgürlüğü. İlerleyen bu yüzden ilerlemiş, gelişen bundan gelişmiştir.

“Okullarda özgür eğitim yoktu, Camilerde kıssa anlattılar; acı bize Rabbimiz” demek ahirette kurtarır mı dersin? Dünyada kurtarıyor mu ki orada kurtarsın? Kendi Gündemine odaklanan; elâlem gündeminde kullanılmaktan kurtulur. Aşktır Okumak. Kitaplara Sevdalananın Aşkı Daim Olsun.

BİR ŞEYTAN KANCASI; MELEKLEŞTİRMEK

Bilgi, görgü ve hayatın anlamı hakkında görüşlerine başvuracağınız kişinin insanüstü olmasını, sıradan beşer olmamasını, mutlak surette üstün ve ulvi değerler taşımasını istiyorsanız biliniz ki siz yıkılmaz bir put, sağlam bir çoban, güvenli bir sürü ve besilik otlak aramaktasınız.

İnsani duyguların altında hayvani dürtüler, bilinci ele geçirmek üzere pusudadır. Saygı altında İtaat, Sevgi altında Bağımlılık, Yöneliş altında Kutsama bekleyiştedir. Abartılı Saygı İtaate, Aşırı Sevgi Bağımlılığa, Tutkulu Yöneliş Sapkın Kutsamaya işte bu yüzden çabuk dönüşür…

“Bilgi alacaksam en üstün kişiden almalı; görüşe uyacaksam en revaçtakine uymalı; görgümü arttıracaksam en medeni ve en seviyeli olanla arttırmalıyım.” İnsanca duyguları Hayvani dürtülere kurban eden işte bu bakıştır. Yoklar mısın kendini, sende var mı bu düşünceler?

Bilgi, Görgü ve Hayatın Anlamına dair ufuklar seyretmek isteyenlerin bunu buldukları kişileri yüceltme eğilimi Kur’anda var mı? Olmaz mı? “Allah, Rasûl olarak bir insanı mı gönderdi?” “Bu nasıl peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer. Bir melek indirilseydi ya!” [Furkan 7-8]

Hidayet Rehberini insanüstü mevkiye oturtma eğilimi beşerin hayvani tarafına ait zelil ve sefil edici bir dürtüdür. Kur’an bunu “Melek Resul Arayışı, Resulün Beşer Oluşunu Hazmedememe” diye anlatmıştır. Biri, sevdiğin zatı eleştirse sana batar mı? Ayetin kapsamına girmeyesin!

Filmlerde görmüşsündür. Batı ülkelerinde çocuklar okulda “Öğretmenim” “Hocam” demiyor. Öğretmene filan bey, filan hanım diye sesleniyorlar. Doğu ülkelerinde ne mümkün? Saygısız Batı nolacak, çocukları da hep bilim ve teknoloji geliştirir. Bizim çocuklar edepli- itaatli çok şükür.

Çocuğun öğretmene Bey veya Hanım demesi, bizimkilerin Öğretmenim, Hocam demesi basit bir ayrıntı mı? Bence değil. Millet olarak kanımıza işlemiş bir “Benimseme ve Yüceltme Hastalığı” bu. Sadece okullarda mı? Her yerde. Hocam, Ustam, Üstadım, Mirim, Pirim, Her şeyim vb. Bedeli?

Sözde saygı ve sevgi adına oluşturulan hitaplarla karşımızdakine mesajımız şu oluyor; “Benim hakikatim seninkinden düşük profilli” Böyle bir yaklaşım aslında ne demek biliyor musun? “Üstüme her tür kibri, gururu, aşağılamayı boca edebilirsin, serbest!” Çok mu abarttım? Düşün az!

Bizimki, insanüstü bilgin, evliya arıyor. Arayan bulacağı için buluyor da. Bir süre sonra suiistimale uğrayınca başlıyor ciyaklamaya!.. İnsanüstü saydığının beşer yanı sırıtınca kahroluyor. Kim yaptı? Abartmasan, kendi değerini bu kadar ayaklar altına vermesen olmaz mıydı kuzum?!

Kur’an bilgi aldıkları hakkında “Melekleştirme Eğilimi” içindekileri Müşrik diye tanımlıyor. Kur’an şirkin bedeli ebedi azap diye vurguluyor. Sen, bunca anlattıklarımdan sonra “Kendi Değerini Bil” uyarımı “Ama bu Benlik olur” diye anlıyorsan, Allah seni bildiği gibi yapsın!

İnsanî özelliklerden Saygı, Sevgi ve Yönelişi; insanları melekleştirme eğilimimizle Hayvani dürtüler olan İtaat, Bağımlılık ve Kutsamaya biz kurban ettik. Eşref-i Mahlukatsın sen! Değerini bilmezsen değersizleşir/değersizleştirilirsin! Etme! Sevildiğini unutma! Kal Sağlıcakla.

SÖYLENMEMİŞ SÖZ, AÇILMAMIŞ SIR YOK

“Güneş altında söylenmemiş söz yoktur” Antik Yunan Filozoflarından Çiçero’ya ait bu söz daha sonraları “Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur” şeklinde meşhur olmuştur. İlmi değerlendirme yolunda hem bir Sünnetulllah Gerçeğinin Tespiti hem de çok önemli bir uyarıdır aslında.

Bilgi aldığımız kaynak ve kişiler hakkında “Bu gerçeği ilk o söyledi” veya “Bu olay ilk bizim kitapta yazıldı” demeyi çok severiz. “İlkler”e ve “Özgün”e sahip olmak da beşerin tuhaf tutkularından biridir çünkü. “Hiçbir yerde açıklanmayan gerçeği ilk duyan olmak!” Büyük övünç (?!)

Gerçeğin, özgün olanın (?) ilk muhatabı olmak ego için besleyici bir olgudur. Özü orijinal olan insan, doğal olarak özgün ve orijinali sever. Tamam bu sevgi normal da sonrasında açığa çıkacak gerçek karşısında yıkılmak, sarsılmak söz konusu. O zaman ne olacak? İnancın Sarsılması?

Deizm ve Ateizm Vadilerine sürüklenmede Kur’an Kıssalarının aynıyla Tevrat ve Sümer Tabletlerinde yer almasının rolü inkar edilemez. Özgün ve orijinal diye “iman ettikleri” için mi şaşırıp savruldu insanlar yoksa “egonun ilk olma sevdası” mı onları yanılttı? İşte can alıcı nokta!

İnsanlar “Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur” realitesini bilse ve egonun inancı, kutsalı sahiplenme; ilklerden olma; özgüne tapınma sevdasını fark etseler imanları zerre kadar sarsılmazdı. Sümer Tabletlerini ben de okudum. Neden sarsılmadım? Zerre titremedi imanım, neden?!

Bir Hadis yazsam şuraya. Sonra hadisle aynı Filozof sözü yazsam, sonra da gitsem Kızılderili efsanelerinden benzerini eklesem sonra da taaa Çine gitsem, Lao Tzu dan -ki 27 asır önce yaşamış- söz yazsam. İçerik hep aynı olsa, ilk aklına gelen “Kim kimden kopya etti mi olur?” Etme!

Farklı zamanlar, farklı kültürler, farklı coğrafyalarda aynı Allah Sistemi Gerçeği farklı kişiler ve eserlerden dillendiyse “Kim kimden kopya etti?” diye mi sormak lazım? Bil ki bu soru anlatmaya çalıştığım egonun özgün ve kutsal tutkusunun çeldirici bir zokasıdır. Yutacak mısın?

Günümüzden 27 asır önce yaşamış Çinli bilge LAO TZU ile günümüzden 9 asır önce yaşamış İBNİ ARABİ’nin düşüncelerini inşa ettikleri kavramlar neredeyse aynı desem, kim kimden çaldı mı diyeceksin? Biri Endülüs’te, biri Çin’de. Üstelik aralarında 18 asır var. Nasıl oluyor benzerlik?!

Nasreddin Hoca fıkraları asırlardır toplumumuzda dilden dile, gönülden gönüle, eserden esere dolaşır durur. Sağlık alanında yazanla, Tarih alanında yazan veya Sosyolojik, Psikolojik tahlil yapan aynı fıkrayı aynı gayede mi kullandı? Buna da kim kimden kopya etti mi diyeceğiz?!

Sulanmış birkaç beyin, maksatlı bir kısım kafalar çıktı, tüm kitaplı dinlerin kaynağını Sümere bağladı diye sırf onlar dedi diye dinden şüpheye mi düşeceğim? Delil getirdiler öyle mi? “Belgeler yalan söylemez ama yalanlara belge uydurulur” realitesini görmedin mi dostum sen?!

Gök kubbe altında söylenmemiş söz yok, doğru. Ama şunu unutma; “Her gerçek, tarihin farklı dönem ve coğrafyalarında sahasında ehil kişilerce farklı noktalardan dillenmiş değerlendirilmiştir. İşte bu yüzden “Kur’anın hepsi Sümer” desen de ben sana ikiye tak soldan devam et derim!

Mesajın ruhu, anlamı ve işareti önemlidir. Yoksa mesaja konu olan hikaye veya misal değil. Biz onlarda boğulmuyoruz. “Nuh Tufanı” benzeri hadiseler, Uzak Doğuda da anlatılıyor Batıda da hatta Amerikan Yerli Efsanelerinde de. Sözlerin ruhuna, anlamına odaklanırsam sorun kalır mı?

Nasıl ki Nasreddin Hoca fıkrasını anlatan komedyenle, onu bilimsel veya edebi makalede dayanak olarak kullanan akademisyeni kopyacı sayamıyor, aynı kefeye koyamıyorsak; insanlık bilgi birikiminin ortak paydaları kıssaları da filan yerde de geçiyor diye aynı maksada indirgeyip çizemeyiz.

Kur’an da Hadisler de özgündür dostum. Ruhuyla, anlamıyla, mesajıyla, Allah Sistemini Resulullah (sav) gönlünden yansıdığı şekliyle açıklamasıyla özgündür. Biz böyle değerlendiririz. Oyuna gelmemek lazımdır. Her bilimsel vesika sunanı samimi sanmak da bir aldanıştır, sakın unutma!

Bir yazarı, bir düşünürü okuyacaksan; bir ekolün yorumunu takip edeceksen onlarda “Söylenmemiş Sır” arayışıyla sakın okuma! Çünkü söylenmemiş söz yok alemde. Okuyacaksan, yöneleceksen “Sana seni ve yürürlükteki sistemi ne kadar açıyor” o gözle oku lütfen. Bilesin ki sır yoktur.

Gerçek, her dönem ve zamanda, farklı gönüllerden nasıl benzer tarzda dillenir, açık ve net görmek ister misin? Bahsettiğim Lao Tzu ve İbni Arabi düşüncesine dair bu eserlere bi bak! Umarım bundan sonra “Kopya iddiaları” ile imanını zedelemezsin! Selam, samimi kalplere olsun.

Dz1toBzWwAAyEl3

DİNDARLIK VE İNSANLIK

İnsanların ibadeti; din ile ilişkileri kendilerini bağlar. Bizi, ilgilendiren bu değil insanî/ evrensel değerler karşısında gösterdikleri duruşları ve bu duruştaki içtenlikleridir. İnsan ilişkilerindeki sancı ve sıkıntılarımızın temelinde bu ölçülerin yer değiştirmesi vardır.

Bir dönem evdeki ufak tamir işlerine usta ararken “Abdestli namazlı olsun” ölçüsüyle hareket ettim. Nice sonra Kur’anın işi ehline vermeyi önerdiği, ehli/ uzmanında dindarlık aramadığını fark ettim. Tamirciler de çoğu zaman çıkardıkları işle ölçü yanlışlığımı gösterdiler zaten…

Yere tükürdü ama gece namazı kılıyor. Alış veriş kuyruğunda öne geçti ama çok hayır yapıyormuş. Sokakta kendi çocuğunu payladı ama her gün binlerce esma çekiyormuş. Kırmızı ışıkta geçti ama cemaate yetişmek için yapmış. Birincilerdeki beni ilgilendiriyor, ikincilerden bana ne?!

Kim olursa olsun; sıfatı, makamı, tahsili, ehliyeti için ne denirse densin din/dini kavramlar üzerinden kimsenin İnsanlığı hakkında pozitif ön kabul içinde olmayınız. Olursanız ne mi olur? Yanıldığınızı acı acı gözünüzün içine sokarlar muhtemelen! O vakit kimsede suç aramayın.

Duyguya dayalı değerlendirmelerin Akıl ve Mantığın önüne geçtiği noktada Din ve Ahlak başroldedir. Genellikle de yanıltıcı olurlar. Neden? Hikmeti ne? Neden olacak, Allah o kulu ile bize “Ölçü bu değil onun benle ilişkisi ayrı senle ayrı! Kendine gel de kaybetme” diye sesleniyor.

Ortada bireysel bir hak ihlali; kamusal bir alan işgali; doğal ve medeni bir oluşumun yok edilmesi, bozulması, hafife alınması veya tersine çevrilmesi varsa orada “Kulluk Dejenerasyonu” vardır. Dejenerasyon olan yerde ibadet ve sözde ahlakı, hiç kimseyi sorumluluktan kurtarmaz.

İnsanî ilişkilerde ölçünüz; liyakat, ehliyet, medeniyet ve insaniyet değil de kültürel bir alışkanlıkla dine ve ahlaka dayalı peşin kabuller olursa korkarım ki tercihleriniz ileride sizi çok ama çok yakacaktır. Yanmayın, Kanmayın, Sanmayın diyorum hata mı ediyorum?!

İnsânî ilişkilerde neyin ölçü alınacağı hususunda hiçbirimiz nasihatçi, zorlayıcı olamayız. Bu hak kimsede yok. Biz gözlemlediğimiz bir yanılsama ve getirilerini yansıttık. “Din” ve “Ahlak” ölçüsüyle iş tutan; yanlışlar gördüğünde dinden ve dindardan soğumadı mı? Bu daha mı iyi?

Gençlerimizin önlenemeyen Deizim girdabına ve Ateizm bataklığına sürüklenmesinde; kişileri değerlendirirken üzerlerine yapıştırdıkları veya temsil ettikleri (?) Din/ Ahlak anlayışlarına aykırı hareketlerinin hiç mi rolü yok?! Ya üstüne paye alma ya da almışsan adam gibi adam ol.

Allah size emanetleri Uzmanına vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde Adaletle hükmetmenizi emreder {Nisa58} Kişinin namazı,orucu sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar dileyen namaz kılar. Fakat Güvenilir olmayanın Dini de olmaz {Hadis,K.U- 8436} Ölçü gayet açık değil mi?

İMAM HASAN EL- BASRİ’DEN

🌷 Din kardeşimin bir ihtiyacını gidermek, benim için bir köşede bir ay itikafa çekilmekten daha hayırlıdır.

🌷 Kur’an Akıldır; Akıl Kur’andır.

🌷 Yün elbise giyenin Kibri; ipek elbise giyenden fazladır. *Yün elbise giyen; Tasavvuf ehli olduğunu iddia eden. *İpek elbise giyen; Dini ölçülere itibar etmeden yaşayan.

🌷 Erişmen gereken mertebeye sen gerçekten erişmiş olsaydın; mertebelerden bahsedemez olur ve kendine biçtiğin özel konumu parçalar, yere atardın.

Filanca çok salih, çok takva ehli, çok maneviyatla dolu dediler.
İmam Hasan el- Basri ks şöyle dedi;
🌷 Hepsini geçin! Aklını kullanabiliyor mu Aklını? Bana ondan haber verin!

🌷 Ölümden en çok korkanlar; geride servet bırakanlardır. Servetini önden gönderen (yaşarken malını insanlık hizmetine sunan) için ölüm korkusu yoktur.

🌷 İnsanlığı olmayanın; Dini de yoktur!

Zalim Haccac’ın emniyet amirlerinden biri Hasan’a gelip “Tövbe olsun Ya İmam, artık içki içmeyeceğim” dedi. Hazret şöyle buyurdu:
🌷 Sen içkiden önce büyük günahına tövbe et
- İçki büyük günah, daha büyüğü ne ya imam?
🌷 Zalim bir yönetime yaptığın hizmetten tövbe et sen, buyurdu.

Fetva sormak isteyen bir yönetici ile Hasan El- Basrinin konuşması:
- Elbiseme bit veya pire kanı bulaşmış, namazım olur mu?
🌷 Sen insanları hayvan gibi kesen, acımasız bir yönetimin suç ortağıyken bunu mu soruyorsun? Git önce ellerindeki mazlum insan kanlarını temizle!..

İNANMAK VE BİLMEK

İnanmak; Gerçeğin sonsuz sınırsız ufuklarına, uçsuz bucaksız okyanuslarına açılmaktan korkanların sahilin sığ koylarından birine demirlemesidir. İnanan; korkularından kurtulmuştur ama Bilginin ilerledikçe açılan engin denizleri ve renkli iklimlerinden ebediyen mahrum kalmıştır.

Herhangi bir konuda benimsediğiniz, tutunduğunuz bir inanç sahibi iseniz bu aslında evrene “Ben bununla yetiniyor, ötesini bilmeyi de görmeyi de reddediyorum” ilanı vermenizdir. İnanmak; Bilginin Katilidir.

Her inanan; Hakikatin bölünmez, parçalanmaz, ayrılmaz bütünlüğü içinden kendince bir tarafı bölmüş, parçalamış, ayırmış ve onu sahiplenerek “Benim” demeye başlamıştır. Benimle başlayan süreç; kendiliğinden “Senin”, “Ötekinin”, “Bizim”, “Onların” karşıtlıklarını oluşturur. Sonrası?

Sonrası bir dizi çatışma, muhalefet, kaos ve bitmek bilmeyen iç ve dış savaşların alevlenmesi. Bir inanıyorum beyanı, birden fazlasını hatta binlercesini reddediyorum mesajıdır. Reddin, inkarın, karşı çıkışın olduğu yerde huzur? Mümkün mü?

İnanmak; kuşkulanmayı da merakı da öldürür. Kuşku olmayan yerde düşünsel, merak olmayan yerde bilimsel gelişme olmaz. Geri kalmışlık dedikleri de işte budur.

Dikkat ettiniz mi tarih boyunca dünyaya hakim ve öncü olanlar; ölümü hiçe sayarak denizlere açılabilenlerdir. Keşiflere imza atmışlar, yeni memleketlerde yeni oluşumlar inşa etmişlerdir. Tarihte büyük imparatorluklar kursalar da denize açılamayanlar sahneden bir bir çekilmiş, gündemden sessizce silinmişlerdir.

“Herhangi bir şeye inanarak kendi bilincimi kilitlemekten Allah’a sığınırım” desem biliyorum bu sana biraz trajikomik gelecektir. Ama ben diyorum evet, “Bir şeye inanmaktan Allah’a sığınırım.”

İnandıklarım kadar korkak, bildiklerim kadar cesur, merak ettiklerim kadar ötelere açık, şüphe ettiklerim kadar uyanık, kovaladıklarım kadar arınmış ve izini sürdüklerim kadar aydınlanmış olacağımın farkındayım.

- Sorularına cevap arıyorsun? Bulunca da seviniyorsun? Cevabı aldığında da konu kapanıyor? – Eee daha ne olsun, tabii ki öyle!
- Odaya girip kapıyı kendi üstüne kilitledin soruna aldığın cevaba tav olmakla.
- Daha ne yapılabilir ki?
- Öğrendin, inandın, konu bitti?
- Evet
- Bil ki sen de bittin!

- Şüpheye düşersem dağılırım. O zaman kimse toplayamaz beni.
- Haklısın. Dağılınca toplanmayı birilerinden bekliyorsan sakın şüpheye düşme!
- Kendimi biliyorum, lütfen kızma bana.
- Kendini bilmiyorsun! Bilsen şüphe etmekten korkmazdın.
- Ne önerirsin?
- Bağlan inandıklarına, sağlam bir de sürü bulursan hemen katıl, senin için en iyisi odur.

Sorularına aldığın cevaplar yeni sorgulamalar ve ileri düzeyde meraklar doğurmuyorsa sende, sen olduğun yere bağlı ve tutuklu kalmayı eminlik kabul etmişsin demektir. Hoş, insanlığın çoğu da öyle yapıyor zaten. Bense seni bir başka duruş ve yürüyüşün eminliğine çağırıyorum oysa.

İnsanlığı bugün bulunduğu bilişsel, zihinsel ve teknolojik düzeye taşıyanlar; bilgisi ve inancından emin olanlar mıydı? Yoksa şüphesi, merakı ve arayışından emin olanlar mı? Bilgisi ve inancından emin olan elleriyle boğdu şüphe ve merak nimetini. Çıkmak istemedi Cennetinden!

Şüphesi, merakı ve acaba nasıl oluyor sorgulaması cennetinden çıkardı Âdemi. Ve o çıkışla başladı hayat denen algılama, tanıma ve keşif süreci. Şeytana uymuştu değil mi Âdem? Öyle bilmek ne çok işimize geldi. Haklısın. Sen sakın uyma Şeytana! Şüphe etme inancından, bildiğinden…

İnançlarımdan emin olmak yerine Şüphelerimden emin olmayı; Tutunduklarımdan memnuniyet yerine Meraklarımda huzur aramayı; Bıraktıklarıma hüzünlenmek yerine Yöneldiklerimle sevinmeyi keşfedeli pek bir başkayım dostum. İnan çok başka. Bu tadı sen de alsan, bu zevki sen de duysan, ne çok isterdim.

Mümin; Korku ve Ümit arasında yaşar. {Hz. Muhammed sav} İnandıklarım, bildiklerim ve tespitlerimin bilincimi kilitlemesinden hep korkar; Bildikçe, öğrendikçe, şüphe ettikçe açılımlar olacağından hiç ümit kesmem. Şüphesi, merakı, arayışından emin cesur yüreklere selam olsun…