Değiniler- 152

Değiniler- 152

KİM BİLEBİLİR DIŞARI ÇIKMADAN

Hiç bir balık, yaşam alanının akvaryum mu, havuz mu, göl mü, deniz mi, okyanus mu olduğunu bilemez. Suyun içinden çıkana kadar. Çıkmadığı sürece su paydaşları, yaşamlarının en iyisi en güzeli, en konforlusu ve en seçkini olduğu telkinini birbirlerine yaymaya devam edeceklerdir.

Her yaşam çevresindekiler anlayışına göre farklı ve planlı empozelere maruz kalır. Seviye düşükse düşman ve helakle korkutulurlar. Orta ise imkan/ kaynakla mutludurlar. Seviye yüksekse seçilmişlik okşar gururları. Akvaryumu, camdan hapishane bilse hangi balık durabilir ki orada?!

Sudan çıkmak ölüm; akıntı burnundan başka denizlere açılmak tehlikeli olarak kaydedilmiştir balık hafızalara. Gerçekten öyle midir bir denesek mi talep ve niyeti dahi hoş görülmez sığ sularda. Nankör, bozguncu ve ileri aşamada hain etiketi vurulur bunu gündem eden sivri balıklara.

Yerin dibine doğru kat kat mertebeler inşa etmişti Karıncalar. Kaliteli yaşam onlarınkiydi. Bir gün üzerlerine ateş ve zehir yağdırmıştı tanrı! Pek azı kurtuldu. Destansı bir “Büyük Tufan”dı yaşanan. Dilden dile anlatıldı. Ya aslı?  https://www.youtube.com/watch?v=IWn4UfVba-M

Akvaryumunu deniz sanan balık veya yuvasını mertebe zanneden karınca durumunda olmak istemezsin değil mi? Peki bunu test etme, anlama imkanı var mı? Varsa yolu? Filmi dikkatle izle derim. Fark edenlere selam olsun. http://www.iyifullfilmizle.com/truman-show-turkce-dublaj-720p-hd-full-izle.html

İNANÇTAN BİLGİYE ve GERÇEK YAŞAMA

İnsan, bazı kişilere insanüstülük verme tutkusuyla yüzleşmedikçe Dinin; bazı olaylara harikuladelik yükleme arzusuyla yüzleşmedikçe Hayatın Gerçeğini kesinlikle bilemeyecektir. Çünkü perde aralanmadan dışarısı, kilit açılmadan içerisi görülemez.

Sözel kültürün tarihsel nakilciliğiyle günümüze ulaşan Mucize- Kerametler hakkında sorulacak en cesur soru; ‘Madem olabiliyor, bugün neden benzerlerini görmüyoruz?’ sorusudur. Ne yazık ki bu hallerin kabulü iman şartı gibi sunulduğundan sorgulamak; insana ürkütücü gelmektedir.

Bilgi, İnanca dönüşmüşse yeni veri girişi imkansıza yakın ölçüde zordur. Peygamberlik üzerine tarihi ve dini bilgileri mukayese ediyor, enine boyuna sorguluyorduk. Rengi attı. “Peygamberlere imanımın sarsılmasından korkuyorum” dedi. İman kaybı korkusuyla Sorgulamamak? Samimiyet mi?

İnsanlık Düşünme Sürecinin emekleme evresinde açığa çıkmıştı Peygamberler. Vahyi; gözlem, tefekkür, sorgulama ve çıkarım yapmayı öğretmek, tetiklemek için tebliğ etmişlerdi. Vahiy; aklı verimli, düzeyli kullanmak içindi. Vahyi yüceltip Aklı çizen; dinin amacını mı gerçekleştirdi?

Gönül ehli Evliyanın hikmetleri kalbimize; Fikir sahibi Filozofların çıkarımları aklımıza dokunabilirdi aynı anda. İkisini beraberce değerlendirebilirdik. Ne mümkün? Evliya seven Filozofa, Felsefe bilen Evliyaya düşman kesildi. Uçlarda gezinmek neden bu kadar sevimli?!..

Felsefi Bilgi, akılcı ve maddeciler elinde ideolojik saplantıya; Hikmetli Sezgi, gönül ve kalp diyenler elinde kerametimsi kurguya dönüştü. Felsefeyi ideoloji bataklığına düşürenler barikat; Hikmeti rüya boyutuna kilitleyenler tarikat kurdular. Ve o yüzden iflah olmadı insanlık.

Filozof tespiti; Evliya sezgisi lazımdı bize. Bilgi de sezgi de tartışılmaz ve sorgulanmaz dogmalara dönüşmemeliydi. Bırakınız bilgiyi şahıslar kutsandı ve putlaştı. İnsanca değerlendirmek varken insanüstülük yükleyerek avuttuk nefsimizi. Ve hızla tükettik insanlık melekesini…

Neye şaşıyorum bilir misin? Bilgi kaynaklarının sadece bilgeler olduğu süreçte insanüstülük anlamı yüklenen zatları ve onlara abartılı ilgiyi anlayabiliyorum. Bilgi kaynaklarımız bu kadar çoğalıp zenginleşmişken hala insan putlaştırma sürüyor ya işte buna şaşıyor ve üzülüyorum…

İnanç konularını bir de tersine, çaprazlama ve derinlemesine sorgulamak seni ürkütüyor öyle mi? Bu korkuna -sözde- takva anlamı yükleyerek imanını korumak gibi bir bahaneye sığınıyorsun öyle mi? Sorgulama korkusu taşıyan iman; iman mıdır? Bilgiden korkan inanç sağlam inanç mıdır?

Senin gönlünde nasıldır bilemiyorum ama ben “Arkadaş Peygamber”i çok seviyorum. Arkadaş, garibine mi gitti? Kur’an diyor ona bunu, Kur’an! (Tekvir- 22) Uyan dostum uyan! Her kim olursa olsun insana İnsanüstülük vermeyecek, olaylarda harikuladelik aramayacak kadar uyan! Geç kalma!

Yazılar vardır arada bir tekrar okunası. Kitaplar vardır okunsa da her sene bi daha incelenesi. İşte bu öyle bir yazı. “Arkadaş Peygamber”i daha bir seveceğimiz, kendimize gelmek üzere bizi sarsacak bir yazı: http://www.ihsaneliacik.com/2009/08/12/hanginiz-muhammed/

SENİ BAĞLAMAZ ÖYLE Mİ?

Sadece söylediklerimizden değil söylememiz gerekirken sustuklarımızdan da sorumluyuz. Ve onların da hesabını vereceğiz! Sadece yaptıklarımızdan değil yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdan da sorumluyuz. Ve onların da hesabını vereceğiz!

Hayat karşısındaki kişisel ve insani sorumluluğumuzu “Kader” üzerinden Allah, Takdir, Akış, Oluş, Sistem vb. ne atıyor, kendimiz ve bizim gibi düşünenlere rahatlık, sorumsuzluk çığırı açıyorsak; korkarım ki hesabın en ağırı bize çıkacak, bedelin en acısı bize ödetilecektir.

Göz gördüğünden, Kulak işittiğinden, Dil söylediğinden, Akıl düşünüp ürettiğinden, Kalp sezdiğinden, Gönül hissettiği ve hissettirdiğinden kesinlikle sorumludur. Sorumlu olmak demek; bütün getirileri ve götürülerinden pay almak demektir.

“Nobel” isimli bilgin “Dinamit”i icat ettikten sonra insanlık aleyhine kullanımına üzülmüş, elde ettiği sermayenin ilmi sahalarda “Nobel Barış Ödülü”ne kullanımını vasiyet etmişti. Herkesin açtığı çığırdan ebediyen sorumlu olduğu bilinci taşımasa bunu vasiyet eder miydi?

Varlığın Tek-Bir-Bütün oluşunun farkındalığına eren kimsenin “Beni bağlamaz” diyebileceği hiçbir oluş ve hiçbir açığa çıkış yoktur. O farkındalıktaki insan; söylem ve eylemlerinde genelin halini itibara alarak ölçüyü korur, meydan okumak yerine meydanı okuyarak hareket eder…

Söz söyleyenler, eser yazanlar; sözlerinden ilham alan bazılarının diğer insanları incitmesi, üzmesi veya zarar vermesi karşısında “Canım, onlar beni yanlış anlamış, bu tür yanlış anlamalar beni bağlamaz” diyebilir mi? Dese de bu, onları hesap ve bedelden korur, kurtarır mı?

Her söz, her söylem sadece kelimelerdeki manayı değil yazanın niyetini hatta tüm hayat anlayışı ve enerjisini içinde taşır, okuyana -bilinçli,bilinçsiz- aynıyla aksettirir. Söylemleriniz bazı yanlışlara maske ve dayanak haline gelmişse niyet- hayat anlayışınızı gözden geçiriniz.

Küçükken bize büyükler ne anlatırdı, hatırla: “Dünyadaki her cinayet ve kan dökmeden Kabil pay alır, onun defterine de yazılır. Dünyadaki her barış ve barış gayretinden Habil pay alır, onun defterine de yazılır…” Bu okuyuş el- Hak doğrudur. Öldük, sayfa kapandı? Sen öyle san!

Çocuğunun hal, hareket, söylemi kendine benzedikçe sevinen, bundan haz alan anne- babalar gördüm. Ne kadar da cesurlar maşallah! Ben onlara şaşıyorum. Bir insan, bir ömür, eğrisiyle doğrusuyla sizi yaşayacak sizin gibi! Ve siz onun her halinden pay alacaksınız. Korkmuyor musunuz?!

Söylem ve Eylemlerimizin sorumluluğunu bütünüyle üstlenmek yerine “Kader” adı altında topu Allah’a attık. Buna da “Kulluk Edebi” dedik. Mantıklı açıklamamız şu idi; “Allah’ın iradesi yanında, varlık iddiamız da irademiz de olamaz!” Mantıklı mı? Mantıklı ve Edepli göründü. Oysa?!

“Allah’ın iradesi yanında varlık iddiamız da irademiz de olamaz” cümlesine sığınıp toplum, dünya, çevre ve kendimizde her yaşananı Allah’a yükledik. Bu da Kulluk Edebi oluyor öyle mi? Sevsinler!.. Bilmeyen birileri yer belki de Allah yer mi? Bir daha düşün bunu dostum bir daha!

Sorumluluğu bireye verirsek Allah’ın gücünden çalmış mı olurduk? İradeni kullan, aklın var, dersek Allah’ın iradesinden eksiltmiş mi olurduk? Haşa mı? O halde? Allah’tan eksilme mümkün değilse neydi bizim hassasiyetimiz? Daha hassas kulluk mu? Bu inancın çıktısı öyle mi oldu?

İmalatın kalitesi ürünün kalitesinde bellidir. Çıktılar; girdilerin ruhunu, kalitesini açık eder. Her şeyi Allah’a yükleyen, bunu da benlik olmasın diye yapanların ortaya koyduğu yaşam berrak, temiz, edepli bir yaşam mı? Değilse? O halde geç olmadan sorgulamalı değil mi bu algıyı?

Kusura bakmayın, argo olacak biraz; Kader diyen, Takdir diyen, Allah diyen her haltı yiyip dindar ve mutasavvıf geçinmeye devam edecek; sonra da utanmadan dönüp millete deizm/ateizm tehlikesi var diyecek! Kusura bakmayın; mızrak çuvala sığmıyor! Artık kimse manipülasyon yutmuyor!

Kimsenin kimseye üstün olmadığı bu alemde, yegane üstünlük Takvadır. “Takva” da “Sorumluluk Bilinci”dir. İnsan, doğa, hayvan, toplum ve dünyadan sorumluluk hissidir. Selamete, Huzura erecek olanlar; topu taca -Kader vb- atmadan Sorumluluk Duyanlardır. Onlardan olmak niyazımla…

KİŞİNİN DİNİ ve EMANETİN GERÇEĞİ

İnsanların Dini, Kimlik belgelerinde yazan değildir. İnsanların Dini, doğdukları ülke ve aileden gelen miras alınmış inanç da değildir. İnsanların Dini; onların Yaşam Anlayışlarıdır. Bu gerçeği kabul ederseniz, “Müslümana, dindara yakışır mı bu?” diye kimseye öfke kusmazsınız…

Hayat zahire bakar. Değerlendirme; açığa çıkana göredir. Öyle de olmalıdır. Her insan Yaşam Anlayışına paralel Davranış- Söylemler ortaya koyar. Davranış- Söylem hangi inanç ve anlayışa uyuyorsa kişinin dini odur. Söylenen İnanç, bağlanılan Mabet, savunulan Din sizi yanıltmasın.

Eğer bugün bazılarımız “Önce İnsanım sonra Müslüman” demek durumuna gelmişse, İnsanlık kavramı Müslüman olmanın önüne geçmişse, bunun sorumlusu Müslümanlardır. Müslümanım deyip Müslümanca yaşam ortaya koymayan Müslümanlar. Deizme, Ateizme kapı açan da işte bu çarpıklıktır.

Toplum önüne bir inanç, bir ekol, bir anlayış mensubu olarak çıkmışsanız “Kimse beni sorgulayamaz, ben özgürüm” diyemezsiniz. İnsanlara hangi etiketle görünmüşseniz, onların size onun gereklerini sorma hakkı vardır. Ya etiket, kimlik kuşanmayın ya da kuşanmışsanız gereğini yapın.

İnsanlar bugün çok keskin bir sorgulama noktasına gelmişlerdir: “Dindar ama dine uymayan davranışlar sergileyeni mi yoksa Ateist ama dürüst olanı mı daha insan, daha kaliteli ve daha güvenilir sayalım?” Gelinen bu noktada Müslümanım diyen hepimizin payı vardır ve bu çok üzücüdür.

Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. (Nisâ, 58) İşleri din kardeşinize, ekolünüzden olana, görüşünüze yakın olana, akrabanıza verin denmemiş; “Ehline” denmiştir! Ehli; uzmanı olan, liyakatli olan demektir.

Mekke Fethinde Kabe anahtarları bir müşrikteydi. Resulullah çağırttı. Kabedeki putlar temizlendi. İş bitince anahtarı yine ona verdi. Mekke fethedilmiş, Kabe anahtarını alıp Müslüman vermemiş onda bırakmış! Niye? Ehlidir çünkü. Nisa- 58 in nüzul sebebi de budur. Duy dostum duy!

Kiminle ne iş tutacak olursanız olun, onun hayat anlayışını en kısa yoldan tahlil etmeye bakınız. İnanç ve ibadeti kişi ile Rabbi arasındadır. Bize lazım olan yaşamsal uygulamalardaki tavrıdır. Halini değil de inanç, aidiyet ve etiketini esas alırsanız muhtemelen çok yanarsınız.

Pire için yorgan yakılmaz. Kişi veya kişilerin yanlışı sebebiyle bir camia, bir anlayış, bir din yere çalınmaz. Müslümanın yanlışını İslama fatura etmek, sonra da din aramak pire için yorgan yakmaktır. Bilgi Çağında, Dinimizi kişilerden değil Kaynaklardan öğreniriz. Aman dikkat!

Size verilen en büyük Emanet; Sizsiniz. Varlığınız, Rabbinizin ikram ve nimetidir. İslam; akletme, sorgulama ve tefekkürü öncelemiş, emaneti ehline verin demiştir. Varlığınızı emanet edeceğiniz olgu aklınız, bilginiz ve sorgulama melekenizdir. Kişi, zat, ekol ve gruplar değil…

Beşer; güvenmek, bağlanmak, tutunmak ister. İnsan; güvense de tetkiki, bağlansa da sorgulamayı elden bırakmayan; tutunmadan, yaslanmadan yürüyebilendir. Ayağa kalk dostum! Salât, ayakta ikame ediliyor değil mi? Ayağa kalk Kendin olarak ve Yürü! Hayırlı Yolculuklar dilerim.

KADER DİYEMEZSİN SEN KENDİN ETTİN!

Yürüyemeyecek kadar aciz, ileri atılamayacak kadar korkak, sorumluluk alamayacak kadar ürkek, gayret gösteremeyecek kadar bezgin ve tembel olanlar, derin Kader sohbetlerine daldılar. Diğerleri? Yürüdü gitti onlar. Yürüdükçe açıldı yolları. Kader? Nedense akıllarına hiç gelmedi.

Kaderi konuşan bir topluluğa uğradı Resulullah (sav) Ve onları şöyle uyardı “Sizden öncekilerin helaki bunu tartışmaktan oldu. Bunu tartışmayın!” Şimdiki halimiz de öncekilerden farklı değil Ya Resulallah. Ümmetin her konuyu Takdire atalı sefalet, garabet, dalalet ve felaket eksik olmuyor başımızdan…

Kaderi tartışmak neden helak sebebi? Ağır ve sırlı konu olduğundan? Hiç sanmam. Bunun esas nedeni; her şeyi Kadere bağlayan bilincin tembelliğe, boş vermişliğe ve dolayısıyla sömürüye, kullanılmaya açık olmasıdır! Şekil A? Ortadoğu ve Müslüman ülkeler Başka örnek aramalı mı?

Kolomb, gemilerle ufuk ötesine açılırken müneccimlere “Merkür rotardaysa yola çıkmayalım” demiş…. Tarık b. Ziyad, Endülüse çıkarken “Durun, gökte sert açılar var” deyip askeri dinlendirmiş…. Einstein, çalışırken gezegen konumlarına göre iş saatini ayarlarmış hep…. Mesela yani  :-) 

Sen, gaza bastın da araç gitmedi mi? Sen, demir alıp rota tuttun da deniz, gelemezsin mi dedi? Sen, toprağı tetkik edip sondaj vurdun da su çıkmam mı dedi? “İnsan için sadece çalıştığının karşılığı vardır” (Necm39) İnsan çalışsa da, çalışmasa da kaderindekini alır, diye bir ayet var mıydı?

Bu toprakların cefakar, fedakar ve asil evladı; adam gibi adam, sağlam Müslüman Mehmet Akif Ersoy, bakalım çarpık Kader anlayışımız ve ona bağlı gelişen Tevekkülümüzü nasıl anlatmış?

Mütevekkil

“kadermiş” öyle mi? haşa, bu söz değil doğru; belanı istedin, allah da verdi… doğrusu bu. “çalış” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!

sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, zavallı dini çevirdin onunla maskaraya! bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden, yorulma, öyle ya, mevla ecir-i hâsır iken!

yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini; birer birer oku tekmil edince defterini; bütün o işleri rabbim görür, vazifesidir… yükün hafifledi… sen şimdi doğru kahveye gir!

çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak… hüda vekil-i umurun değil mi? keyfine bak! onun hazine-i in’amı kendi veznendir! havale et ne kadara masrafın olursa… verir!

silahı kullanan allah, hududu bekleyen o; levazımın bitivermiş, değl mi? ekleyen o! çekip kumandası altına ordu ordu melek, senin hesabına küffarı hak-sar edecek!

başın sıkıldı mı, kafi senin o nazlı sesin: “yetiş” de, kendisi gelsin, ya hızr’ı göndersin! evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak; şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

demek ki : her şeyin allah… yanaşman, ırgadın o: çoluk çocuk ona ait: lalan, bacın, dadın o; vekil-i harcın o; kahyan, müdür-i veznen o; alış seninse de, mesul olan verişten o;

denizde cenk olacakmış…. gemin o, kaptanın o; ya ordu lazım imiş… askerin, kumandanın o; köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı o; tabib-i aile, eczacı… hepsi hasılı o.

ya sen nesin? mütevekkil! yutulmaz artık bu! biraz da saygı gerektir… ne saygısızlık bu! huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu hüda; utanmadan da “tevekkül” diyor bu cür’ete, ha?!..

Mehmet Akif Ersoy

***

Kader anlayışıyla Keder perçinleyenler; çilesine hüzün besteleyenler, belasını kutsayanlar bir yanda… Kader anlayışını potansiyel Kudretleri olarak anlayıp durmaksızın yürüyenler diğer yanda… Keder de Kudret de Kaderle aynı kökten. Hangisine uzanırsan o senin… Billahi!..

BULANMADAN, DONMADAN AKMAK

İbrahim (as) Ateşe atılırken dilinden dökülen “Hasbunallahu ve ni’mel Vekiyl” o an, o anın doğallığıyla birdenbire taşmıştı gönlünden, kendiliğinden akmıştı dilinden. Senin böyle özgün duan oldu mu hiç? Ateşe, belaya, yıkıma maruz kaldığın, çarelerin tükendiği bi anında taşan?

Ne kadar yanarsam yanayım, ne kadar daralırsam daralayım benim gönlümden taşan özgün bir duam hiç olmadı. Senin de olduğunu sanmıyorum kardeşim. Neden mi? Biz hazır cümle kalıplarını Dua, hazır kelime kalıplarını Zikir zanneden/ zannettirilen bir sürecin çocuklarıyız da ondan…

Hani bazen yansıtıyorsun sitemini, senelerdir dua ederim, hiçbirisi gerçekleşmiyor neden diye? Büyük sınavlar veren Resul ve Nebilerin, Salih kulların duaları nasıl gerçekleşti peki? İmitasyon takıyla kız istenmez dostum. Gelinler, gerçek ve sırf kendileri için alınanı isterler.

Taklit değil Tahkikti bizden istenen. Öyle bi iman, öyle bi dua ve öyle bi zikirdi yaşanması gereken. Büyükleri, seçilmişleri kopyalamak; onların gönlünden taşanı aynen tekrar etmek taklit değil miydi peki? Sana verilen dua senin duan, sana önerilen zikir senin zikrin midir ki?!

Davet etmekti Dua. Her an, her haliyle bir şeyleri davet ederdi insan bilinçli- bilinçsiz… Zihnin, bilincin ve bilinçaltına hiç eğilmeden ha bire papağan gibi dualar ettin sen. Dilinin davet ettiğiyle Halinin çağırdığı arasında dağlar kadar fark vardı. Ve hiç aşamadın dağları…

Hatırlamaktı Zikir. Bilinmeyen, görülmeyen, tadılmayan hatırlanır mı? Elbette hayır. Bilmiş, görmüş, tatmıştı öz, hatırlanması gereken hakikati. Düşünerek, sorgulayarak hatırlardık unutulanı. Zikri tespihe, hatırlamayı numaratöre indirgediğimiz gün kapandı bize Zikrin Hakikati…

Rağbet edilen gece ile geldi Üç Aylar. Bir fırsatlar sürecidir açılan. İnsan, her an, her haliyle bir şeylere rağbet; bir şeylerden kaçınmada değil mi zaten? Bu gece kendince rağbetler geliştirecek insanlar camilere, tekkelere, sohbetlere, mevlitlere. Biz ne yapsak acaba bu gece?

Rağbet Gecesi; İlgiler, Yönelişler ve Tercihlerin gözden geçirildiği tefekkür vakti. Evet evet, ben öyle yapacağım; bu yaşıma kadar nelere Rağbet ettim? Bunlar bana ne getirdi, ne götürdü? Rağbet edilmesi gerekene sırt dönüp sırt dönülmesi gereken rağbet ettiğim oldu mu? Ha?!..

Rağbetleri Sorgulamak? Az şey midir sence? Neye niçin ilgi gösteriyor; neye niçin devam ediyor; neyden niçin ısrarla kaçınıyorsun? Kaçınmaların ve Rağbetlerini çok abarttın mı yoksa? Şimdiye dek önemsediklerin cidden önemli miydi? Hafife aldıkların gerçekten önemsiz miydi? Yoksa?

Ömürlük rağbetlerini ve kaçındıklarını sorgulasan sonra da şakk diye bir şey fark etsen; hayati planda önemsediklerin önemsiz; önemsiz saydıkların önemli imiş! Bunu fark edince, boşa kürek çekmişim diye yıkılır, yanar mısın? Yoksa iyi ki ölmeden fark ettim diye sevinir misin?

Rağbetlerini sorgulamak, önemli ve önemsiz tercihlerini gözden geçirtecek sana. Bir bilinç devrimi yaşayacaksın. Bunu hafife alma! Sorgulayabiliyorsan lütfen yap. Emin ol, çokları tuttuğum dal elime gelir korkusuyla benimsediği yolu, ilmi, güzergahı sorgulamıyor. Sen yap bunu!

Aydınlananlar, arınanlar, erenler sorgulayarak erdiler hakikatlerine. Ezber bilgi ve kalıp cümle tekrar etmeden sondaj vurdular kendi gönüllerine. Çileli süreçleri göğüslerken bezginlik göstermediler. Yılmadan, azimle, gevşemeden ve ümitle. Varacaklarından emin olarak yürüdüler.

Rağbetlerini sorgulayan aşacak zihin hisarını. Değerlerini gözden geçiren kıracak put hegemonyasını. Özgün duası, orijinal zikri ve kararlı duruşuyla yapacak hepsini. Tıpkı İbrahim misali. Değil mi ki samimisin korkma, senin de duan çıkacak senden ve selamet kılacak ateşini…

Tabiri caizse hükümdar hazineyi açmış, alabildiğiniz kadar alın, doldurabildiğiniz kadar doldurun kaplarınızı demekte Üç Aylar sürecinde… Sorgulayan; kabını genişletir, ufkunu yüceltir en güzeliyle. Ve sorgulayan kaldırıp götürecektir esaslı hazineyi. Haydi mübarek olsun.